KOMİSYON KONUŞMASI

HAKAN ŞEREF OLGUN (Afyonkarahisar) - Sayın Başkan, Komisyonumuzun değerli üyeleri, kıymetli bürokratlarımız; bugün bu salonda sadece bir kanun teklifini değil kırk yılı aşkın bir mücadelenin, 50 binin üzerinde şehidimizin mukaddes hatırasının, binlerce gazimizin kanayan yarasının ve bu devletin hukuk devleti olma vasfının aynı anda tartıya konulduğu bir eşikte bulunuyoruz. Bu masada oturan her bir milletvekili bugün attığı her imzada sıradan bir madde metnini değil şehit yakınlarının onurunu, gazilerimizin alın terini ve otuz yıllık kesintisiz bir mücadelenin mirasını oylamaktadır.

Ben huzurunuzda bir hukukçu olarak ama önce bu milletin bir ferdi olarak bulunuyorum ve tam da bu yüzden, konuşmamı öfkeyle değil Anayasa’nın soğuk ama adil diliyle ortaya koyacağım çünkü bu teklifin karşısında durmak için sloganlara değil hukuka ihtiyacımız var ve hukuk bize fazlasıyla malzeme sunuyor. Bu konuşmada sizi 6 kritik soruyla baş başa bırakacağım. Bu düzenlemenin gerçekte bir af olup olmadığı, sürecin hangi organının yetkisine dayandığı, yargı bağımsızlığının ve savcılık teşkilatının bu süreçte nereye konulduğu, bu Meclisin çok yakın tarihte tanık olduğu bir anayasal ayıpla bu teklifin bir benzerlik taşıyıp taşımadığı, kanun önünde eşitlik ilkesinin akıbetinin ne olacağı ve son olarak da infaz hukukumuzun temel mantığının bu teklifle birlikte ayakta kalıp kalamayacağı.

Sayın Başkan, teklifin gerekçesi bize şunu söylüyor: "Teklif, mahkûmiyet hükümlerini ortadan kaldıran, suçların hukuki niteliğini değiştiren veya ceza sorumluluğu sona erdiren bir düzenleme niteliğinde değildir." Bu cümleyi dikkatle okuyunuz çünkü teklifin bütün savunması bu cümlenin üzerine kuruludur. Teknik olarak bu cümle doğrudur, Türk Ceza Kanunu'nun 65'inci maddesi genel affı şöyle tarif eder: "Genel af halinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar." Bu teklif kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmünü kâğıt üzerinde yok saymıyor, devam eden davaları da hukuken sona erdirmiyor. Evet, teklif Ceza Kanunu'nun 65'inci maddesi anlamında bir af kanunu değildir ama sayın üyeler, ben bir hukukçu olarak biliyorum ki hukukta önemli olan bir kurumun adı değil o kurumun ürettiği sonuçtur. Hukukta ad değil mahiyet esastır. Şimdi, sizi teklifin 5'inci maddesinin (2)'nci fıkrasını okumaya davet ediyorum. Orada ne yazıyor? "Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren beş yıl ya da on yıllık erteleme süresi terör suçu işlenmeden geçirilirse kovuşturma evresindeki dosyalar hakkında düşme kararı verilir." Şimdi de 6'ncı maddenin (4)'üncü fıkrasına bakınız "Aynı süre suç işlenmeksizin geçirilirse verilen ceza infaz edilmiş sayılır." "İnfaz edilmiş sayılır." ifadesinin altını bir kez daha çiziyorum. Bu teklif yasalaşırsa hükümlü cezaevine hiç girmeden, bir gün dahi o cezayı fiilen çekmeden sanki cezasını tam olarak çekmiş gibi kabul edilecektir, kovuşturma evresindeki bir dosya ise dava hiç görülmeden düşecektir. Bunun genel affın ulaştığı sonuçtan farkı nedir? Kamu davası düşüyor, ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkmış sayılıyor. Sonuç aynıdır, farklı olan yalnızca oraya varmak için izlenen hukuki güzergâhtır. Bu düzenlemeye ne ad verilirse verilsin mahiyeti bellidir: Bu cezasızlık örtüsüne bürünmüş bir infaz indirimi yanılsamasıdır. Peki, bu güzergâh farkı neden bu kadar önemlidir? Çünkü Anayasa'mızın 87'nci maddesi çok açık bir hüküm ortaya koyar, genel ve özel af ilanı ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının beşte 3 çoğunluğunun kararıyla mümkündür. Kurucu iradenin bu şartı koymasının bir nedeni vardır: Af toplumun en hassas, kamu vicdanını en fazla ilgilendiren müesseselerden biridir. Bu yüzden sıradan bir siyasi çoğunluğun insafına bırakılmamış, geniş bir mutabakat aranmıştır. 1999 yılında çıkarılan 4616 sayılı Şartla Salıvermeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanunu hatırlayınız. Kamuoyunda "Rahşan affı" olarak bilinen o düzenleme dahi bugün önümüze konulan teklif kadar geniş, kapsamlı ve tek bir örgüte özgülenmiş değildi. Şimdi, bu teklife dönelim, bu teklif "af" kelimesini hiç kullanmadan ama af kurumunun ulaştığı sonuca sıradan bir salt çoğunlukla ve "şarta bağlı erteleme" adı verilen bir teknikle ulaşmaktadır. Ben burada bu Komisyonun huzurunda açık bir hukuki soru soruyorum: Anayasa’nın 87'nci maddesinin aradığı nitelikli çoğunluk şartı farklı bir hukuki teknik kullanılarak dolanabilir mi? Bu sorunun cevabı "Evet, dolanabilir." ise Anayasa’nın 87'nci maddesinin hiçbir anlamı kalmaz. Yarın başka bir kanun koyucu başka bir konuda yine "af" kelimesini kullanmadan aynı sonucu üretebilir. Bugün burada vereceğimiz cevap yalnızca bu teklif için değil gelecekteki bütün benzer düzenlemeler için de bir emsal oluşturacaktır.

Sayın Başkan, bu millet bu filmi daha önce izledi, 2009 yılında Habur Sınır Kapısı'nı hatırlayınız, "eve dönüş" "barış grupları" gibi süslü sözlerle getirilenler adliye kapılarında zafer işaretleriyle, halaylarla karşılandı. Devlet kendi egemenlik onurunu kendi eliyle ayaklar altına aldı. Güvenlik güçlerimiz ve şehit aileleri o görüntüleri gözyaşlarıyla izledi. Peki, sonra ne oldu? Terör bitti mi, örgüt silah mı bıraktı? Hayır, örgüt âdeta zafer kazanmış edasıyla o görüntüleri yıllarca propaganda malzemesi olarak kullandı, meşruiyet kazandı, saflarını tahkim etti ve çok geçmeden hendek barikatlarıyla, patlayan bombalarla şehirlerimizi yeniden kana buladı. O gün "Eve döndü." denilenlerin bir kısmı yıllar sonra yeniden dağa çıkıp bu vatanın evlatlarına silah doğrulttu. Şimdi aynı senaryoyu daha geniş bir kapsamla ama bu kez kapalı kapılar ardında işleyen bir hukuki teknikle tekrarını izleyeceğiz.

Sayın Başkan, bu sürecin en çok kanattığı kamu vicdanı binlerce masum cana kıymış bir terör örgütü elebaşının âdeta bir barış lideri, meşru bir muhatap edasıyla kamuoyuna sunulmasıdır. Devletin ceza verme ve infaz etme yetkisi Anayasa'mızın 9'uncu maddesi uyarınca yalnızca bağımsız mahkemelere aittir. Bu yetki hiçbir surette kesinleşmiş bir mahkumiyetle hükümlü hâline gelmiş bir kişiyle müzakere konusu yapılamaz. Sürecin idaresine doğrudan ya da dolaylı biçimde hükümlü bir kişinin ortak edilmesi yalnızca hukuk devleti ilkesiyle değil, en temel kamu düzeni ve ceza infaz hukuku ilkeleriyle de bağdaşmaz. İmralı'dan gelen mesajların âdeta resmî bir bülten gibi kamuoyuna servis edilmesi devletin egemenlik onuruyla bağdaşmayan bir görüntüdür. Daha da vahimi, sayın üyeler, bu sürecin mimarı olarak sunulan kişi bu süreci cumhuriyetimizin kuruluş mücadelesiyle kıyaslayacak kadar ileri gitmiştir. Hatırlarsınız, daha önce de bu süreci "İkinci Lozan" olarak nitelendirmişti. Kendini bu ülkeyi kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarıyla aynı kefeye koyan bir hadsizlik karşısında bu Meclisin sessiz kalması düşünülemez. Bu topraklar aziz Türk milletinin kendi canından vazgeçmesiyle kuruldu. Kimse bir terör örgütü elebaşının ağzından çıkan bir kıyası cumhuriyetimizin kuruluşuna benzeterek bu şanlı tahliye leke düşüremez. İşte, tam bu noktada da sayın üyeler, bu sürecin savunucularının kamuoyunda başvurduğu bir tarihsel benzetmeyi tarihî gerçeklerle çürütmek istiyorum. Bu süreci meşrulaştırmak isteyenlerden bazı aklıevveller 1928 yılında çıkarılan 1239 sayılı Kanun'u örnek gösteriyor. Şeyh Said İsyanı'nın bastırılmasının ardından çıkarılan bu kanun ile bugünkü teklif arasında bir benzerlik kuruyorlar, oysa tarih tam tersini söylüyor. 1928 tarihli 1239 sayılı Kanun isyanın elebaşı ve uzantılarıyla dolaylı ya da dolaysız hiçbir masaya oturularak çıkarılmadı. O kanuna gelene kadar neler yaşandığına birlikte adım adım bakalım.

2 Mart 1925'te Fethi Bey Hükûmeti istifa etti. Yerine gelen İsmet Bey Hükûmeti 4 Mart 1925'te aldığı kararla Takriri Sükun Kanunu'nu yürürlüğe koydu ve İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Devlet isyan karşısında önce kendi otoritesini kayıtsız şartsız tesis edecek yasal zemini hazırladı. Peki, bu mahkemeler ne yaptı? 28 Haziran 1925 tarihli Şark İstiklal Mahkemesi Kararı'na bakınız. Şeyh Said dâhil 92 kişi yargılandı. Bunlardan Şeyh Said'in de aralarında bulunduğu isyanın müsebbibi 49 kişi hakkında idam kararı verildi, geriye kalanlar ise işledikleri suçlara göre ceza aldılar. Sayın üyeler, altını çiziyorum, isyanın elebaşı masaya oturtulmadı, muhatap alınmadı, barış lideri ilan edilmedi, idam edildi. Bölgede kalıcı huzuru sağlamak için isyancıların elindeki silahlar toplandı. Güvenliği tehdit eden şeyh ve reisler bölgeden uzaklaştırılarak batı vilayetlerine sürgün edildi. Bu karar havada kalmadı, 6 Aralık 1927'de kabul edilen Şarktan Garba Nakledilecek Kişiler Hakkında Kanun'la somut bir hukuki çerçeveye bağlandı ve son olarak bölgede yeni bir isyanın daha çıkmaması için Birinci Umumi Müfettişlik kuruldu, başına İbrahim Tali Öngören atandı. İdari, ekonomik ve sosyal düzenin yeniden tesisi bizzat devletin eliyle, bizzat devletin kararıyla yürütüldü. Sayın üyeler, işte, bütün bunlardan sonra, isyan tamamen bastırıldıktan, isyanın elebaşı idam edildikten, devlet otoritesi kayıtsız şartsız yeniden tesis edildikten sonra 9 Mayıs 1928'de kabul edilip 14 Mayıs 1928'de Resmî Gazete'de yayınlanan 1239 sayılı Kanun yürürlüğe girdi. Görüyorsunuz, bu kanun bir müzakerenin değil mutlak bir devlet otoritesinin sonucuydu. Görüldüğü gibi, Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkmış, henüz kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan genç bir cumhuriyet dahi hiçbir bölücü kalkışmaya asla masaya oturarak, pazarlık ederek yanıt vermedi. Önce devlet otoritesini kayıtsız şartsız yeniden tesis etti, sonra toplumsal barışı tesis etti. Bugün önümüze konulan teklif ise tam tersi bir sırayı izliyor. Örgütle doğrudan ya da heyetler aracılığıyla görüşmeler sürerken örgüt sahadaki varlığını tümüyle sonlandırmadan kanuni güvenceler ve infaz kolaylıkları önce vadediliyor. Kurucu iradenin yaptığını örnek almak isteyenlere buradan sesleniyorum: Önce neyi, hangi sırayla, hangi bedeli ödeyerek yaptığını doğru okumak gerekir. 1239 sayılı Kanun bir müzakere sonucu değil devlet otoritesinin tesisinin sonucuydu.

Şimdi, tekrar teklife, asıl soruna, hukuki boyutuna geleyim çünkü asıl vahim olan, burada teklifin 1, 3 ve 6'ncı maddelerini birlikte okuduğumuzda görürüz ki bu erteleme rejiminin yürürlüğe girmesi tek bir olaya bağlanmıştır: Örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve elindeki silahı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete'de yayımlanması. Şimdi, Anayasa'mızın 118'inci maddesini birlikte okuyalım. Millî Güvenlik Kurulunun görevi nedir? Devletin millî güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanmasına ilişkin aldığı kararları tavsiye niteliğinde Cumhurbaşkanına bildirmektir. Bu çok önemlidir. 2001 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle Millî Güvenlik Kurulu kararlarının bağlayıcı olmadığı, yalnızca tavsiye niteliği taşıdığı açıkça hükme bağlanmıştır. Bu değişiklik tesadüfen yapılmamıştır. Türkiye'nin sivilleşme ve demokratikleşme sürecinin, Avrupa standartlarına uyum sürecinin en kıymetli kazanımlarından biridir. O tarihe kadar Millî Güvenlik Kurulu güçlü bir vesayet kurumu olarak eleştirilmiş, 2001 değişikliğiyle bu kurumun icrai gücü elinden alınmış, yalnızca istişari bir kuruma indirgenmiştir. Şimdi, soruyorum: Anayasa’nın tam da bu tarihsel süreçte bilinçli olarak yalnızca tavsiye kararı almaya yetkili kıldığı bir organın kararı nasıl oluyor da bugün bağımsız savcılıkların ve mahkemelerin yürüttüğü binlerce dosyanın on yıllara varan sürelerle ertelenmesi için bağlayıcı bir ön koşula dönüşebiliyor? Bir tavsiye kararı Resmî Gazete'de yayımlanmakla mı icrai hâle gelmektedir? Sayın üyeler, bu teknik bir ayrıntı değildir; bu, 2001'de bu Meclisin bu ülkenin demokratikleşmesi için verdiği o büyük mücadelenin sessizce arka kapıdan geri alınması anlamına gelebilir. Teklifin 7'nci maddesiyle kurulan kurulun kimlerden oluştuğuna bakalım: Cumhurbaşkanı Yardımcısı Başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri. Sayın üyeler, bu listeye bakınız, tek bir yargı mensubu, tek bir bağımsız üye yoktur. Tepeden tırnağa yürütme organı mensuplarından oluşan bir kurul öngörülüyor. Bu kurula verilen yetkiler nelerdir? Sürecin ilerlemesini izlemek, örgütün tasfiyesini değerlendirmek ve gerekli gördüğünde hak yoksunluklarının tüm sonuçlarıyla kaldırılmasını ilgili hâkimlik veya mahkemeden talep etmek. Anayasa'mızın 138'inci maddesinin ikinci fıkrasını hep birlikte hatırlayalım: "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." Bu teklifte, itiraf ediyorum, doğrudan bir "Emir veriyorum." cümlesi yoktur, nihai kararlar yine hâkim ve mahkemelerce verilmektedir ama sürecin başlangıcı bu yürütme organına bağlanmışsa, sürecin devamı yine bu organın tespit, değerlendirme ve talep yetkisine bağlanmışsa yargısal sürecin gerçekte kim tarafından yönlendirildiğini sormak bu Komisyonun asli görevi değil midir?

Anayasa'mızın 9'uncu maddesi açıktır, yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. Bu ilkenin yalnızca lafzına değil, ruhuna da sadık kalmak zorundayız. Bu tabloyu tamamlayan ve beni bir hukukçu olarak en çok endişeye sevk eden madde ise teklifin 3'üncü maddesinin (3)'üncü fıkrasıdır. Orada ne yazıyor? "Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasından önce işlenmiş olup da sonradan ortaya çıkan suçlar hakkında bu tarihten sonra başlatılacak soruşturmaların yapılması doğrudan Kurulun iznine tabidir." Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160'ıncı maddesini hepimiz biliriz; " Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar." Bu hüküm ceza muhakemesi hukukunun en temel, en dokunulmaz ilkelerinden birini ihtiva eder. Soruşturmanın mecburiliği, savcının resen harekete geçme yükümlülüğü; teklifte ise kanun koyucu savcıya hiçbir takdir alanı bırakmamıştır. Türk hukukunda soruşturmayı bir izin şartına bağlayan düzenlemeler yok değildir. 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun bunun bilinen bir örneğidir ama sayın üyeler, o kanun kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlarla sınırlıdır ve izin mercisi bir idari amirdir. Burada söz konusu olan kasten öldürme dâhil ağır terör suçlardır, izin mercisi ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı Başkanlığındaki tamamen yürütmeden oluşan bir kuruldur.

Soruyorum: Bir cumhuriyet savcısının kasten suç işleyen bir kişi hakkında soruşturma açması yürütme organına mensuplarından oluşan bir kurulun iznine bağlanabilir mi? Bu, savcılık makamının bağımsızlığının fiilen ortadan kaldırması değil midir? Bir de şunu ekleyeyim: Ceza Muhakemesi Kanunu'muzda zaten kamu davasının açılmasının ertelenmesi diye bir kurum vardır, 171'inci maddede düzenlenmiştir ama o kurum üst sınırı üç yıl veya daha az hapis cezası gerektiren suçlarla sınırlıdır, mağdurun zararının giderilmesini şart koşan beş yıllık sabit bir süre öngörür. Teklif ise üst sınırı on beş yıla kadar, hatta müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapse kadar uzanan çok ağır suçlar için beş ila on yıllık bir erteleme öngörmektedir yani mevcut ceza muhakemesi sistematiğimizde hiçbir karşılığı olmayan, tamamen yeni ve emsalsiz bir kurum icat edilmektedir.

Sayın Başkan, şimdi Komisyonun dikkatini Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa tarihinin en tartışmalı, en çok eleştirdiğimiz sayfalarından birine çekmek istiyorum çünkü bu teklifin 10'uncu maddesinin (2)'nci fıkrasını okuduğumda hukukçu hafızam bana yaklaşık kırk beş yıllık bir hikâyeyi hatırlattı. 1982 Anayasası'nın geçici 15'inci maddesini hatırlayınız. O madde ne diyordu? 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının teşekkülüne kadar geçen süre içinde Millî Güvenlik Konseyi üyeleri hakkında bu dönemde aldıkları kararlar ve yaptıkları işlemler nedeniyle cezai, mali veya hukuki hiçbir sorumluluk iddiası ileri sürülemeyeceğini, bu maksatla hiçbir yargı mercisine başvurulamayacağını söylüyordu. Bu kararları veya işlemleri idari içinde yürüten memurlar ve diğer kamu görevlileri için de aynı koruma geçerliydi. Bu, cumhuriyet tarihimizin en açık, en kaba, en utanç verici kendi kendini aklama hükmüydü. Bir yönetim ülkeyi silah zoruyla ele geçirdikten sonra kendi eylemlerini yargı denetiminin tamamen dışına çıkaran bir hükmü bizzat Anayasa’nın kendisine yazdırdı. Otuz yıl boyunca bu ülke hukuk devleti iddiasıyla, bu maddenin taşıdığı çelişkiyle yaşadı.

Şimdi, dikkatinizi tekrar teklifin 10'uncu maddesinin (2)'nci fıkrasına çekiyorum "Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz." ve teklifin madde gerekçesi bu hükmün kime yönelik olduğunu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıklıyor: "...başta Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyeleri olmak üzere tüm görevliler bakımından yasal güvence sağlamaktadır." Sayın Başkan, elbette ölçek farklıdır, elbette bedel farklıdır. Bir Komisyon üyeliğini bir askerî darbeyle bir tutmuyorum, kimse böyle bir iddiada bulunduğumu düşünmesin ama hukuki tekniktir. Bir sürecin içinde yer almış kişiler o sürecin ürettiği bir kanun metniyle kendilerini geriye dönük olarak aklıyor. Geçici 15'inci madde bunu darbeciler için yapmıştı; bu teklifin 10'uncu maddesi ölçeği küçültülmüş biçimde aynı hukuki tekniği bugün bu Mecliste bizim önümüzde tekrar etmektedir ve tıpkı geçici 35'inci maddede olduğu gibi, bu arada da çok temel bir anayasal gerçek göz ardı edilmektedir. Anayasa'mızın 125'inci çok nettir; idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır. Anayasa'mızın 36'ncı maddesi hak arama hürriyetini güvence altına alır. Bu güvenceler hiçbir sıradan kanunla hiçbir yasal güvence sağlamamaktadır "Yasal güvence sağlanmaktadır." cümlesiyle ortadan kaldırılamaz. Bir sorumsuzluk hükmü ancak görevin hukuka uygun ve yetki sınırları içinde ifa edilmesiyle sınırlı olarak anlaşılabilir. Yetki aşımı, keyfîlik veya hukuka aykırılık içeren fiiller hiçbir sorumsuzluk hükmüyle yargı denetiminin dışına çıkarılamaz. Aksi hâlde, şu basit ama kadim hukuk ilkesini de çiğnemiş oluruz: Kimse kendi davasının hâkimi olamaz. Bu ülke otuz yıl süren bir yargılanamazlık ayıbınlar çok yeni, çok yakın bir tarihte kurtuldu. Bugün, burada, küçük ölçekli görünse de aynı hukuki tekniği yeniden üretmemeliyiz.

Sayın Başkan, Anayasa'mızın 10'uncu maddesini hatırlatmak istiyorum: "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir." Aynı maddenin son fıkrası, devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde bu ilkeye uygun hareket etmekle yükümlü olduğunu ortaya koyar. Ben burada soruyorum: Bu topraklarda evladını, eşini, öğretmenini, çobanını bu örgütün kurşunlarına kurban vermiş ailelerin rızası var mı bu düzenlemede? Eren Bülbül'ün, Aybüke Öğretmenimizin, Necmettin Öğretmenimizin, Fırat Çakıroğlu'nun, bu örgüt eliyle şehit düşmüş nice masumun ailesine sorduk mu? Kanun önünde eşitlik dediğimiz o yüce ilke kırk yıldır bu ülkenin bölünmez bütünlüğü için canını feda etmiş bir şehidimizin yetimi ile dağda elinde silahla gezmiş bir teröristi aynı hukuki potada nasıl eşitleyebilir?

Bu teklif yalnızca PKK/KCK terör örgütü ve bağlantılı yapılarla ilgili suçları kapsamaktadır. Aynı ağırlıkta, aynı vahamette suç işlemiş başka örgütlerin mensupları bu teklifin kapsamı dışında bırakılmaktadır. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadı aynı hukuki konudaki kişilere farklı muamelenin ancak objektif ve makul bir nedene dayanması hâlinde eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağını kabul eder. Bu Komisyonun bu teklifi görüşürken bu "makul neden" testini de ciddiyetle satır satır yapması gerekir. Aksi hâlde, bu teklif Anayasa Mahkemesi önünde en kolay çürütülebilecek maddelerden biriyle karşı karşıya kalacaktır.

Dünyanın hiçbir ülkesinde terör örgütleriyle süreçler bu kadar kapalı kapılar ardında, bu kadar denetimsiz yürütülmemiştir. Kolombiya'da FARC'la 2016 yılında yapılan barış anlaşmasını hatırlayınız. Bağımsız bir geçiş dönemi adaleti mekanizmasına, mağdurların bizzat taraf olduğu yargılamalara ve Birleşmiş Milletlerin adım adım doğruladığı bir silahsızlanma sürecine dayanıyordu. Buna rağmen halk ilk referandumda bu anlaşmayı reddetti çünkü mağdur duygusu ihmal edilmişti.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Sayın Olgun, bir saniye...

Arkadaşlar, sistem kendini yeniliyor.

Sayın Olgun, devam edebilirsiniz.

HAKAN ŞEREF OLGUN (Afyonkarahisar) - İspanya'da ETA'nın feshinde ise tek bir teröriste dahi af verilmedi. ETA, koşulsuz ve tek taraflı silah bıraktı, her bir mensubu bağımsız İspanyol yargısı önünde bireysel olarak hesabını verdi. Bize, önümüze getirilen modelde uluslararası standartta doğrulanabilir bir silah bırakma envanteri var mı? Mağdur ailelerin katılımı, rızası var. Bu soruların cevabı sayın üyeler hepimizin malumudur.

Son olarak bir infaz hukuku meselesine değinmek istiyorum. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'da infazın ertelenmesi zaten düzenlenmiştir ama hangi hâllerde? Akıl hastalığı, ağır hastalık, malullük veya kocama gibi bireysel ve tıbbi insani gerekçelerle kanunun 16, 17 ve 18'inci maddelerinde sayılı dar ve istisnai hâllerle sınırlı olarak. Teklif ise tamamen farklı bir mantık kurmakta, örgütün silah bırakması gibi kolektif, siyasi bir gerekçeyle beş ila on yıl gibi uzun sürelerle infazı toptan ve kategorik biçimde ertelenmesini öngörmektedir. Koşullu salıverme sistemimiz cezanın belirli bir kısmının fiilen infaz edilmiş olmasını şart koşar. İyi hâl gözlemine, kademeli bir izleme sürecine dayanır, teklif ise hükümlü hiçbir gün cezaevinde geçirmeden ceza infaz edilmiş sayılır sonucuna varmaktadır. Bu, infaz hukukumuzun temel mantığından yani cezanın fiilen çektirilmesi ilkesinden ciddi bir sapmadır. Unutmayınız, bu vatan uğruna konulu, bacağını, gözünü kaybetmiş gazilerimiz bugün özlük haklarını ararken bu Meclisin önüne terör örgütü mensuplarına infaz kolaylığı sağlayan bir çerçeve yasa getiriliyorsa buradaki adalet terazisinin hangi kefeye kaydını hepimiz görüyoruz. Bu konuşma boyunca size sılagon olarak nitelendirilebilecek tek bir söz dahi söylemedim, sadece teknik maddeleri okuyarak, Anayasa hükümlerini karşılaştırarak, sorular sorarak bir hukuki çözümleme yaptım. Çünkü bu teklifin karşısında durmak için duygusal bir tepkiye ihtiyacımız yok, Anayasa bize zaten yeterli argümanı sunuyor. Ama unutmayın, hukuk vicdandan ayrı bir yerde durmaz.

Bu konuşmadan çıkardığım 6 soruyu bu Komisyonun tutanaklarına geçmesi için tekrar sıralıyorum:

1) Anayasa’nın 87'nci maddesindeki nitelikli çoğunluk şartı farklı bir hukuki teknikle dolanılabilir mi?

2) Anayasa’nın 118'inci maddesinin yalnızca tavsiye karar almaya yetkili kıldığı Millî Güvenlik Kurulunun kararı yargısal bir sürecin bağlayıcı ön koşuluna dönüştürülebilir mi?

3) Savcılığın, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160'ıncı maddesinden doğan resen soruşturma yükümlülüğü yürütme organından oluşan bir kurulun iznine bağlanabilir mi?

4) Bu ülkenin otuz yıl taşıdığı geçici 15'inci madde ayıbından ders çıkarmadan aynı hukuki tekniği tekrar edebilir miyiz?

5) Anayasa’nın 10 maddesindeki eşitlik ilkesi tek bir örgütü mensuplarına tanınan bu imtiyazla bağdaşır mı?

6) İnfaz hukukumuzun cezanın fiilen çektirilmesi temel mantığı bu teklifle birlikte hâlâ ayakta kalabilir mi?

Bu sorulara verecek dürüst yanıtlar bellidir sayın üyeler. Bu Komisyon önüne gelen metni Anayasa Mahkemesi önünde bir iptal davasına konu ocağını bile bile sorumluluk bilinciyle değerlendirmelidir. Meclis, kendi eliyle Anayasa'ya aykırı bir metni yasalaştırıp ardından bu krizi yargının önüne bırakmamalıdır. Biz İYİ Parti olarak şehitlerimizin emanetine, gazilerimizin onuruna, Türk milletinin adalet duygusuna ve bu ülkenin hukuk devleti kimliğine sonuna kadar sahip çıkacağız. Hukuk devletinin, kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının ve kanun önünde eşitliğin her bir maddesini bu Komisyonda tek tek, satır satır savunmaya devam edeceğiz. Bu teklifin bu hâliyle Komisyondan geçmesine kararlılıkla karşı duracağımızı, her bir maddesini tek tek sorgulayacağımızı buradan ilan ediyorum.

Takdir yüce Türk milletinindir diyor, saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN CÜNEYT YÜKSEL - Çok teşekkür ediyorum Sayın Olgun. Uzun ve anlamlı bir konuşma oldu yani otuz beş dakikayı geçti.

HAKAN ŞEREF OLGUN (Afyonkarahisar) - Geçmişteki haklarımı kullanıyorum Başkanım.