KOMİSYON KONUŞMASI

İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle Bakanlık temsilcilerini ve bizi izlemeye devam eden basın mensuplarını da buradan tekraren selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, bugün görüşmekte olduğumuz Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi sıradan bir ceza hukuku düzenlemesi değildir. Bu teklif kırk yılı aşkın süredir ülkemizin en ağır meselelerinden biri olan terör sorununa ilişkin yeni bir hukuki çerçeve kurmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla, bugün burada vereceğimiz karar yalnızca bugünü değil, gelecek yılları, hukuk sistemimizi, toplumsal barışı ve milletimizin adalet duygusunu doğrudan etkileyecektir. Teklif de bu amaçla hazırlanmıştır. Hazırlık aşamasında emeği geçenlere de teşekkür ettiğimizi ifade etmek isterim. Katılırız, katılmayız ama bir emek verilmiş, kim ki bu emeğe katkıda bulunmuşsa başta Komisyon olmak kaydıyla tüm imza sahibi arkadaşları, bilerek imza atanları da burada özellikle tebrik etmek isterim. Bu nedenle, sözlerimin en başında çok açık bir hususu da ifade etmek istiyorum: Bu ülkede terörün sona ermesini istemeyen hiç kimse olmaz; silahların susmasını, annelerin gözyaşlarının dinmesini, gençlerimizin artık toprağa düşmemesini, kırk yılı aşkın süredir güvenlik harcamalarına ayrılan kaynakların üretime, eğitime, teknolojiye ve kalkınmaya yönlendirilmesini istemeyen hiçbir siyasi anlayış olamaz, biz de bunu istiyoruz. Türkiye'nin demokratikleşmesini de istiyoruz, toplumsal barışın güçlenmesini de istiyoruz, yaşanan bu sorunun şiddetin gölgesinden çıkarılarak demokratik siyaset zemininde konuşulmasını da istiyoruz; bu konuda herhangi bir tereddüdümüz yok ancak Sayın Başkan, tam da bu nedenle burada çok daha dikkatli olmak zorundayız çünkü hukuk devletlerinde iyi niyet tek başına yeterli olmayabilir. Toplumsal bir sorunu çözme amacı taşıyan bir düzenleme de hukuk devleti ilkelerini zedeleyebilir. Barışın amacı ne kadar meşru olursa o barışın hangi hukuki yöntemlerle inşa edildiği de en az amacı kadar önemlidir. Kalıcı barış, hukuk askıya alınarak kurulamaz, kalıcı barış ancak hukuk devleti güçlendirilerek kurulabilir; işte, bizim bugün burada yapmaya çalıştığımız tam da budur. Biz süreci değil sürecin hukuki zeminini tartışıyoruz, biz barışı değil barışın hukukunu konuşuyoruz çünkü hukuk devletinin en önemli özelliği, olağan dönemlerde değil en zor dönemlerde kendisini göstermesidir. Devlet, en ağır suçlularla mücadele ederken bile hukuktan ayrılmıyorsa hukuk devletidir, aksi hâlde hukuk yalnızca kolay zamanlarının ilkesi hâline gelir.

Değerli milletvekilleri, önümüzde bulunan teklif incelendiğinde görülmektedir ki düzenleme, soruşturmaların ertelenmesini, kovuşturmaların ertelenmesini, kesinleşmiş mahkumiyetlerin infazının ertelenmesini, belirli hak yoksunluklarının kaldırılmasını ve belirli bir süre sonunda bazı kamu haklarının yeniden kullanılabilmesini öngörmektedir. Teklifin sistematiği yalnızca bir muhakeme tedbiri oluşturmamakta, ceza hukukunda doğurduğu sonuçlar itibarıyla çok daha kapsamlı bir hukuki etki meydana getirmektedir. İşte, bu noktada ilk ve temel anayasal soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Acaba biz gerçekten bir erteleme düzenlemesini mi görüşüyoruz, yoksa adı "erteleme" olan fakat sonuçları itibarıyla af niteliği taşıyan yeni bir hukuki kurum mu oluşturuyoruz? Bu soruya verilecek cevap akademik bir tartışmanın çok çok ötesindedir değerli milletvekilleri, bu sorunun cevabı doğrudan doğruya Anayasa’nın 87'nci maddesiyle ilgilidir. Anayasa’nın 87'nci maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisine genel ve özel af ilan etme yetkisi vermiş ancak bu yetkinin kullanılmasını da üye tam sayısının 5'te 3 çoğunluğuna bağlamıştır; bunun nedeni son derece açıktır çünkü af sıradan bir kanun değildir, af ceza hukukunun en istisnai kurumlarından biridir. Af, toplumun adalet anlayışını doğrudan etkiler, mağdurlarının haklarını doğrudan ilgilendirir, ceza-adalet sistemini yeniden şekillendirir. Bu nedenle, anayasa koyucu böyle önemli bir konuda basit çoğunluğu yeterli görmemiş, geniş bir toplumsal mutabakat aramıştır. Bugün bizim tartışmamız gereken konu da budur; teklifin adı değil doğurduğu hukuki sonuçlardır çünkü hukukta isimler değil sonuçlar önemlidir. Bir düzenlemeye "erteleme" denilmiş olması onun mutlaka erteleme olduğu anlamına gelmez. Nasıl bir verginin adı değiştirilerek vergi olmaktan çıkarılması mümkün değilse, nasıl bir yaptırımın adı değiştirilerek ceza olmaktan çıkarılması mümkün değilse sonuçları itibarıyla af niteliği taşıyan bir düzenlemenin yalnızca ismi değiştirilerek Anayasa’nın 87'nci maddesinin kapsamı dışına çıkarılması da mümkün değildir. İşte bu nedenle teklif daha Komisyon aşamasında çok ciddi bir anayasal değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. O nedenle ben henüz teklifin esasına geçmeden usulen Komisyonun hangi usulle çalışacağına ilişkin bir oylama yapılması gerekliliğini ifade ediyorum çünkü Anayasa’nın 87'nci maddesi son derece açık. Sayın Başkan, Anayasa'nın 87'nci maddesini boşuna anmadık çünkü bugün önümüzde bulunan teklifin en önemli tartışması tam da burada düğümlenmekte. Bir hukuk devletinde kanun koyucu elbette ceza politikasını belirleyebilir, buna hiçbir itirazımız yok; infaz rejimini de değiştirebilir, şartlı salıverilme hükümlerini de yeniden düzenleyebilir, yeni muhakeme kurumları da oluşturabilir; bütün bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama yetkisi içerisindedir. Biz yasamanın bir yetkisinin kısıtlanmasını istemiyoruz ama var olan Anayasa'ya uygun usuli şartların yerine getirilmesini istiyoruz. O yüzden bu yetkinin de bir anayasal sınırı olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. O sınır Anayasa’nın 87'nci maddesinde açıkça ifade edilmiştir ve bu Anayasa’nın açık hükmü olduğu gibi hukuk devletinin de temel ilkelerindendir. Bu teklifin ismine baktığımızda erteleme kavramıyla karşılaşıyoruz fakat hukuk kavramların isimleriyle değil, doğurduğu sonuçlarla ilgilenir. Eğer bir düzenleme soruşturmayı durduruyorsa, kovuşturmayı askıya alıyorsa, kesinleşmiş infazı erteliyorsa, hak yoksunluklarını kaldırıyorsa belirli bir deneme süresi sonunda kamu haklarının yeniden kullanılmasını sağlıyorsa o zaman artık bunun klasik anlamda bir muhakeme tedbiri olduğu söylenemez. Ortaya çıkan hukuki sonuç mutlaka Anayasa’nın 87'nci maddesi bakımından değerlendirilmek zorundadır, bu husus daha önceden hazırlanan değerlendirmelerde de açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Biz burada peşin bir hüküm vermiyoruz, bu mutlaka aftır da demiyoruz ama şunu söylüyoruz: Bu teklif sonuçları itibarıyla af niteliği taşıyıp taşımadığı yönünden ciddi anayasal tartışma doğurmaktadır, böyle bir tartışmanın bulunduğu yerde ise Meclis nasıl olsa Anayasa Mahkemesi karar verir rahatlığı içerisinde hareket edemez. En büyük anayasal denetim makamı önce Gazi Meclistir çünkü Anayasa Mahkemesi daha sonra denetler ama anayasal uygunluğu ilk değerlendirecek olan da hiç şüphesiz yasama organının kendisidir. İşte bu nedenle Komisyonumuzun görevi yalnızca maddeleri onaylamak, oylamak değildir, bu teklifin Anayasa'yla kurduğu ilişkiyi bütün yönleriyle değerlendirmektir. Elbette ki bu kanun teklifinin asıl Komisyon olarak Adalet Komisyonunda görüşülmesi son derece isabetlidir ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlendirmesi de doğrudur ancak tali komisyon olarak bunun Anayasa Komisyonunda da görüşülmesi gerekliliği kanaati bizde hâkimdir.

Değerli milletvekilleri, teklifin ikinci temel problemi ise kanunların genelliği ilkesidir. Anayasa’nın 10'uncu maddesi yalnızca eşitliği düzenlenmez, aynı zamanda kanunların kişilere göre değil, objektif ölçülere göre uygulanmasını da güvence altına alır, hukuk devleti dediğimiz şey tam da budur. Kanun isim söylemez, kanun kişi hedef almaz, kanun örgüt seçmez, kanun genel olur, soyut olur, objektif olur, oysa önümüzdeki teklif fiilen yalnızca PKK, KCK ve bağlantılı yapılara özgü ayrı bir hukuki rejim kurmaktadır; bu kapsam teklif metninde açıkça belirlenmiştir. Şimdi soruyorum: Bu tercih hangi anayasal ölçüte dayanmaktadır? Benzer suç tipleri bakımından neden aynı hukuki rejim öngörülmemektedir? Kanun koyucu elbette kapsam belirleyebilir ancak kapsam belirlerken objektif gerekçesini de ortaya koyup önce bu Komisyonu sonra da Genel Kurulu ikna etmelidir, aksi hâlde aynı hukuki durumda bulunan kişiler arasında farklı infaz rejimleri oluşturulmuş olur. 2018'den bu yana adrese teslim infaz uygulamaları yaptığınız herkesin malumu ama artık bu alışkanlıktan vazgeçin. Gelin, cezada adalet, infazda eşitlik kapsamında bir düzenlemeyi bu Parlamentodan geçirelim çünkü bu cümle bir slogan, siyasi slogan değil değerli milletvekilleri, modern ceza hukukunun temel ilkelerinden biri. Mahkemeler suçun ağırlığına göre ceza verir, infaz sistemi ise mümkün olduğunca objektif kurallara işler çünkü infaz rejimi kişiye göre değişmeye başladığı anda toplumun adalet duygusu zedelenir. Bugün bu teklif vesilesiyle yalnızca bir dosyayı konuşmuyoruz, Türkiye'nin infaz hukukunu konuşuyoruz. Eğer gerçekten yeni bir sayfa açılacaksa bu sayfa kişilere göre değil, ilkelere göre açılmalıdır. Bugün belirli bir örgüt için ayrı bir infaz rejimi oluşturamazsınız, yarın başka bir toplumsal olay için başka bir özel infaz rejimi oluşturmanız istenir, sonra bir başkası gelir, bir başkası daha gelir. Böylece genel infaz hukuku ortadan kalkar, yerine olaylara göre değişen istisna hukukları oluşur. İşte, hukuk devletinin en büyük riski budur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; YENİ YOL Grubu olarak 2/3793 esas sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi üzerinde özellikle Anayasa'mızın 2'nci maddesi, 9'uncu maddesi, 10'uncu maddesi, 20'nci maddesi, 87 ve 138'inci maddeleriyle ciddi bir şekilde bu teklifin çeliştiğini ifade etmek isteriz.

Evet, teklifin yasama yetkisi açısından değerlendirilmesi... Anayasa 87'yi biraz önce ifade ettim, çok açık bir şekilde bunu bir şekliyle şarta bağlı bir genel af olarak değerlendirdiğimiz için Anayasa’nın 87'nci maddesine aykırı bir teklif olduğu hususunu bir kez daha buradan ifade etmek isterim çünkü teklifin 1'inci maddesi incelendiğinde kanunun fiilen uygulanabilir hâle gelmesinin Millî Güvenlik Kurulunun vereceği bir karara ve bu kararın Resmî Gazete'de yayımlanmasına bağlandığı görülmektedir. Soruşturma ve kovuşturmanın ertelenmesi, infazların durdurulması gibi doğrudan bireylerin hak ve özgürlük alanına ilişkin en temel sonuçların ne zaman ve hangi koşullarla doğacağı yasama organı değil, yürütmenin ağırlıklı olduğu bir organ tarafından tayin edilmektedir. Bu düzenleme tekniği, 87'nci maddenin Meclisimize tahsis ettiği kanun koyma yetkisinin özünü yürütmenin takdirine devretmektedir. Aynı endişe teklifin 7'nci maddesinde öngörülen kurul bakımından da daha da belirginleşir. Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında, bakanlardan ve bürokratlardan oluşan bu kurul, sürecin ilerleyişini değerlendirmekte, hak yoksunluklarının kaldırılmasını talep etmekte ve fiilen kanunun uygulama takvimini belirlemektedir. Yasama organının kanunla çizmesi gereken temel çerçeve burada saf bir yürütme organına devredilmiş durumdadır.

Bir diğer Anayasa'ya aykırılık ilkesi hukuk devleti ilkesi açısından değerlendirme. Anayasa’nın 2'nci maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz unsurları arasında kanunların belirli, öngörülebilir ve genel soyut nitelikte olması sayılır. Teklif örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve silahları teslim ettiğinin tespitini ve teyidini tamamen Millî Güvenlik Kurulunun değerlendirmesine bırakmaktadır. Bu tespitin hangi somut ölçütlerle yapılacağı, hangi denetime tabi olacağı ve teyidin nasıl yargısal denetime açılacağı teklifte belirsizdir. Hukuk devletinde bir kişinin cezai sorumluluğunun ne zaman ve hangi koşullarla erteleneceği belirsiz ve denetimsiz bir tespite bağlanamaz, aksi hâl, keyfiliğe kapı aralar ve hukuki güvenlik ilkesini zedeler.

Ayrıca, kurul tarafından dönemsel olarak yapılacak değerlendirmeler sonucunda hak yoksunluklarının kaldırılmasına ilişkin taleplerin hangi somut ölçülere göre yapılacağının belirsizliği de bu düzenlemenin belirlilik şartını karşılayamadığını göstermektedir.

Bir diğer husus, yargı yetkisi ve kuvvetler ayrılığı açısından değerlendirme, Anayasa’nın 9'uncu maddesi. Anayasa’nın 9'uncu maddesi "Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır." demektedir. Teklif, soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi kararını hâkim ve savcılara bırakmakla birlikte, bu kararın ön koşulunu oluşturan örgütün silah bıraktığı tespitini tamamen yürütme organının değerlendirilmesine bağlamaktadır. Yargı merci kendisine sunulan bu ön tespiti esastan sorgulama imkânından yoksun bırakılmakta, âdeta yürütmenin siyasi kararının uygulayıcısı konumuna indirgenmektedir. Bu düzenleme biçimi yargı yetkisinin fiilen yürütmeyle paylaşılması sonucunu doğurmakta ve 9'uncu maddenin öngördüğü yargı bağımsızlığıyla bağdaşmamaktadır.

Bir diğer husus, Anayasa'mızın 10'uncu maddesinde tanımlanan eşitlik ilkesi açısından değerlendirme. Anayasa’nın 10'uncu maddesi kanun önünde eşitliği güvence altına alır ve bu ilke yasa koyucunun benzer durumdaki kişi ve olgulara objektif ve makul bir gerekçe bulunmadıkça farklı muamele yapmasını yasaklar. Teklif yalnızca PKK/KCK terör örgütüyle bağlantılı suçları kapsam içine almakta, aynı ağırlıkta suç işlemiş fakat farklı örgütsel bağlantısı bulunan failleri düzenlemenin dışında bırakmaktadır. Salt örgütsel aidiyet temelinde yapılan bu ayrımın hangi objektif ölçüte dayandığı ortaya konulmadığı sürece düzenleme eşitlik ilkesiyle gerilim içindedir. Ayrıca, aynı fiilin mağdurları da failin örgütsel bağlantısına göre farklı bir adalet süreciyle karşı karşıya kalacaktır. Bu durum mağdur hakları bakımından da bir dengesizlik doğurmaktadır. Devamlı olarak belirttiğim ancak ısrarla uygulamadığınız ve vatandaşımızın mağduriyetine sebebiyet vermemize rağmen, çözüm son derece nettir değerli kanun teklifi sahipleri, bunu kendinizle gayet iyi biliyorsunuz ve vicdanlarınızda da tarttığınızdan kesinlikle eminim. Cezada adalet, infazda eşitliği bir kez daha sizlere hatırlatmak istiyorum. Herkes için adaleti ve hukuku sağlamadığımız sürece mülkün temelinde adaleti sağlayamayacağız ve geride hep mağdur kitleler bırakacağız.

Bir diğer Anayasa'ya aykırılık hususu da özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması açısından değerlendirme Sayın Başkan. Anayasa’nın 20'nci maddesi özel hayatın gizliliğini ve kişisel verilerin korunmasını güvence altına almaktadır. Teklifin 5'inci ve 6'ncı maddeleri erteleme kararlarının bunlara mahsus bir sisteme kaydedileceğini öngörmektedir. Ancak bu sistemin hangi kurum tarafından işletileceği, verilerin ne kadar süreyle saklanacağı, kimlerin erişebileceği, veri güvenliği ve silinme koşulları teklifte düzenlenmemiştir. Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin bu denli önemli hususların temel ilkelerinin kanunla değil, idari uygulamaya bırakılması Anayasa’nın 20'nci maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenlenmesi güvencesiyle bağdaşmamaktadır.

Bir diğer Anayasa'ya aykırılık hususu ise Anayasa madde 38 mahkemelerin bağımsızlığı açısından değerlendirme. Anayasa’nın 138'inci maddesi hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduğunu, hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere emir ve talimat veremeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını hükme bağlamaktadır. Teklifin 7'inci maddesinin (4)'üncü fıkrası uyarınca hak yoksunluklarının ortadan kaldırılması kurul tarafından ilgili mahkemeden veya infaz hâkimliğinden talep edilir hükmüne havidir. Yürütme organının ağırlıklı olduğu bir kurulun belirli kişiler hakkında somut bir hukuki sonucun doğurulmasını yargı merciinden talep etmesi, mahkemenin karar sürecine yürütme eliyle müdahale niteliği taşıma riski barındırmaktadır. Kurulun talebi karşısında mahkemenin ne ölçüde bağımsız bir değerlendirme yapabileceği teklifte güvence altına alınmamıştır. Bu düzenleme biçimi, 138'inci maddenin özünü oluşturan yargıya talimat verilemeyeceği ilkesiyle gerilim yaratmaktadır.

Bir diğer husus da uluslararası hukuk açısından kısa bir değerlendirme. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6'ncı maddesi bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılama hakkını, 13'üncü maddesi ise etkili başvuru hakkını güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadı, yargısal sürecin sonucunu belirleyici nitelikte yürütme organının müdahalelerini mahkemeye erişim hakkının ve silahların eşitliği ilkesinin ihlali olarak değerlendirmektedir. Karşılaştırmalı hukukta, barış süreçleri ve geçiş dönemi adaleti uygulamalarında bu tür düzenlemelerin genellikle bağımsız yargısal veya yarı yargısal mekanizmalarla yürütüldüğü, yürütme organının doğrudan karar sürecine dâhil edilmediği görülmektedir; teklifin bu bakımdan da uluslararası standartların gerisinde kaldığını da ifade etmek isterim.

Anayasa'ya aykırılık açısından sonuç ve talebimiz... Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; grubumuz toplumsal barışın ve kardeşliğin tesisi hedefini desteklemektedir ancak bu hedefe giden yolun hukuk devletini, kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını ve eşitlik ilkesini zedeleyerek inşa edilmesi asla kabul edilemez. Anayasa’nın 2'nci, 9'uncu, 10'uncu, 20'nci, 87'nci ve 137'nci maddeleriyle çelişen bu teklifin komisyonlarda ve Genel Kurulda gerekli hukuki düzeltmeler yapılmadan yasalaşması hâlinde, Anayasa Mahkemesi önünde iptal talebiyle karşılaşması kaçınılmaz görünmektedir. Bu nedenle grubumuz, teklifin bu hâliyle kabul edilmemesini, yargı bağımsızlığını, hukuki belirliliği ve eşitlik ilkesini güvence altına alacak şekilde yeniden düzenlenmesini talep etmektedir.

Bu düşünceyle, tüm Komisyon üyelerimizi ve Sayın Başkan sizi saygıyla selamlıyorum.