| Komisyon Adı | : | (10/4004,4005,4006,4007,4008,4009) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 06 .08.2026 |
MAHMUT TANAL (Şanlıurfa) - Sayın Başkanım, değerli milletvekilleri, kıymetli basın mensupları, kıymetli kamu görevlisi arkadaşlar, hepinizi saygıyla, hürmetle selamlıyorum.
Evet, yani, bugüne kadar bize sunum yapan herkese teşekkür ediyorum. Hakikaten kendi adıma çok yararlandım.
Tabii, burada biz sadece okullarda meydana gelen şiddet olaylarını konuşmuyoruz yani sadece ona odaklanmamak lazım çünkü burada biz Türkiye'nin bir geleceğini konuşuyoruz, bugün burada çocuklarımızın geleceğini konuşuyoruz, eğitim hakkını konuşuyoruz çocuklarımızın ve Anayasa’nın devlete yüklediği sorumlulukları konuşuyoruz. Okulda yaşanan her şiddet olayı yalnızca bir disiplin sorunu değil, bir okul kavgası sorunu da değil, bir güvenlik problemi de değil, bir adli vaka da değil, okul şiddeti hukuk, eğitim, psikoloji, sosyoloji, kriminoloji, çocuk gelişimi ve kamu yönetiminin birlikte ele alınması gereken çok yönlü bir toplumsal meseledir. Bugüne kadar bizimle burada paylaşılan bilimsel eserler ve hocalarımızın anlatımlarında görüldüğü üzere, okul şiddeti sadece ve sadece tek bir neden değil, tek bir nedene bağlanamıyor, tek bir kaynağa bağlayamıyoruz. Şiddetin tek bir faili yoktur, şiddetin tek bir mağduru da yoktur, şiddetin bir tek çözümü de yoktur çünkü okulda gördüğümüz şiddet aslında toplumun aynasıdır. Okul, toplumdan bağımsız değildir, aileden de bağımsız değildir, çevreden de bağımsız değildir, çevre devletten de bağımsız değil. Dolayısıyla, okulda meydana gelen her şiddet olayı aslında toplumun tamamına verilmiş olan bir alarmdır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa'mızın 42'nci maddesi eğitim hakkını güvence altına almaktadır ancak eğitim hakkı sadece ve sadece okula kayıt yaptırma hakkı değildir; güvenli okul hakkıdır, şiddetten uzak eğitim hakkıdır, korkmadan öğrenebilme hakkıdır, psikolojik güvenlik hakkıdır, çocuğun kendisini değerli hissedebildiği eğitim ortamını oluşturma yükümlülüğüdür. Bu nedenle, okul güvenliği yalnızca Millî Eğitim Bakanlığının görevi de değildir. Bu, aynı zamanda, Adalet Bakanlığının, İçişleri Bakanlığının, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının, Sağlık Bakanlığının, Gençlik ve Spor Bakanlığının, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, öğretmenlerin, anne babaların, kısacası, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Değerli arkadaşlar, bugüne kadar bize burada sunum yapan üniversiteler oldu, bakanlıklar oldu ama burada şu tespitler yapıldı aşağı yukarı. Şiddet doğuştan gelen bir kader değildir, şiddet büyük ölçüde öğrenilen bir davranıştır. İnsan, saldırganlığı çoğu zaman yaşayarak öğrenmektir, görerek öğrenmektedir, taklit ederek öğrenmektedir, normalleştirerek öğrenmektedir. İşte, tam bu noktada, sosyal öğrenme kuramı karşımıza çıkar, çocuklar yalnızca kendilerine söyleneni değil, kendilerine gösterilerini de öğrenmektedir. Eğer çocuk evinde şiddet görüyorsa, evinde hakaret duyuyorsa, küfür dinliyorsa, öfkeyle, bağırarak çözüldüğünü görüyorsa, gücü şiddetle ilişkilendiriliyorsa ilerleyen yıllarda bunu olağan bir davranış biçimi olarak da benimseyebilmektedir. Dolayısıyla, çocuk şiddeti doğurmaz, şiddet çocuğu şekillendirir.
Değerli Başkanım, kıymetli milletvekili arkadaşlarım; bugüne kadar yine bizlerle paylaşılan bilgilerde okul şiddetin ilk ve en önemli belirleyicisi olarak gösterilmektedir çünkü çocuk hayata aileden başlar, ilk öğretmeni annesidir, ilk öğretmeni babasıdır, ilk rol modeli ailesidir, ilk hukuk anlayışını aileden öğrenir, ilk adalet duygusunu aileden öğrenir, ilk merhameti de aileden öğrenir, ilk sevgiyi aileden öğrenir, ilk cezayı aileden öğrenir, ilk duygusunu yine aileden öğrenir, ilk öfkeyi de aileden öğrenir. Dolayısıyla, çocuk için aile yalnızca yaşadığı yer değil, aile karakterin inşa edildiği de bir ilkokuldur. Eğer bu ilkokul sevgi üzerine kurulmuşsa çocuk sevgiyi de öğrenmektedir, eğer bu ilkokul korku üzerine kurulmuşsa çocuk korkuyu da öğrendim, eğer bu ilkokul şiddet üzerine kurulmuşsa çocuk şiddeti de öğrenmektedir. İşte, biz de bu bilimsel çalışmaların sonucunda şunu söyleyebiliriz değerli arkadaşlar: Şiddet yalnızca tokat değildir, şiddet yalnızca yumruk değildir, şiddet sadece silah değildir, hakaret değildir, şiddet sadece aşağılama değildir, dışlama değildir; alay etme de bir şiddettir, siber zorbalık da bir şiddettir, tehdit de bir şiddettir, psikolojik baskı da şiddettir, ekonomik baskı da şiddettir, çocuğu sürekli değersiz hissettirmek de şiddettir. İşte, bu nedenle okul şiddeti dediğimiz mesele yalnızca fiziksel saldırılarla sınırlı değildir. Çocuğun ruhunu yaralayan her davranış okul şiddetinin kapsamı içinde değerlendirilmelidir ve bilimsel araştırmalarda şunu gösteriyor: Okulda saldırgan davranış gösteren çocukların önemli bir bölümünde aile içi şiddet, ihmal, duygusal yoksulluk, parçalanmış aile yapısı, alkol, madde bağımlılığı, aile ortamı, ekonomik yoksulluk, ebeveyn ilgisizliği, iletişim eksikliği, çocukların travmaları. Burada şu sonucu çıkarmamalıyız: "Her şiddet gören çocuk ilerde şiddet uygular." Böyle bir genelleme de bilimsel değildir ancak şu söylenebilir: Bu koşullar, şiddet davranışları açısından önemli bir risk faktörünü oluşturabilir. Devletin görevi de tam da bu noktada başlar. Çocuğu suç işledikten sonra cezalandırmak değil, suça sürüklenmesini önlemektir. Çocuk suç işlemez demiyorum ama elbette çocuk da yanlış yapabilir ancak çocuk suç işliyorsa sadece çocuğa bakmak yeterli değildir, çocuğun yaşadığı aileye de bakacağız, mahallesine de bakacağız, okuluna da bakacağız, arkadaş çevresine de bakacağız, ekonomik koşullarına da bakacağız, devletin sunduğu sosyal devlet mekanizmalarına da bakacağız çünkü hiçbir çocuk dünyaya şiddet uygulamak için gelmez. Şiddet, çoğu zaman yaşanarak, görülerek, öğrenilerek gelişen bir davranış biçimidir. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinde ceza kadar önleme politikaları da konuşuluyor çünkü modern ceza hukuku sadece cezalandırmayı değil, suçun ortaya çıkmasını engellemeyi de devletin görevi olarak kabul etmiştir. Biz de artık olay gerçekleştikten sonra konuşan değil, olay yaşanmadan önce tedbir alan bir anlayışı benimsemek zorundayız.
Değerli Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlar; okul, yalnızca ders anlatılan bina değildir, okul bir yaşam alanıdır, okul bir kültürdür, okul bir aidiyet duygusudur, bir çocuğun ikinci evidir. Eğer okul güven vermiyorsa çocuk öğrenemez, eğer okul korku üretiyorsa başarı da düşer, eğer okulda adalet duygusu zedelenmişse şiddet kaçınılmaz hâle gelir. Bu nedenle, okul güvenliği yalnızca kapıya güvenlik görevlisi koyarak da sağlanamaz. Okul güvenliği adaletle sağlanır, sevgiyle sağlanır, iletişimle sağlanır, rehberlikle sağlanır, psikolojik destekle sağlanır, öğretmenin öğrencisine güven vermesiyle sağlanır. Kendisini okulun bir parçası olarak hisseden öğrenciler de saldırgan davranışlar daha düşük görülmektedir. Buna karşılık, kendisini dışlanmış hisseden, "başarısız" damgası yiyen, sürekli aşağılanan, akran zorbalığına maruz kalan, öğretmeniyle sağlıklı ilişki kuramayan öğrencilerin riski de artmaktadır. O hâlde, bizim görevimiz sadece ders anlatan öğretmen yetiştirmek olmamalıdır. Çocuğu anlayan öğretmen yetiştirmektir, empati kurabilen öğretmen yetiştirmektir, krizi yönetebilen öğretmen yetiştirmektir. Biz bunu İstanbul'daki olaydan net gördük yani krizi yöneten öğretmen ile yönetemeyen öğretmenler arasındaki farkı çünkü bazen bir öğretmenin söylediği tek bir cümle çocuğun hayatını değiştirebilir, bazen de kırıcı bir söz, bir çocuğun bütün eğitim hayatını karartabilir.
Değerli arkadaşlar, bugün artık şiddetin şekli de değişmiştir. Eskiden okul bahçesinde yaşanan kavga konuşulurdu, bugün cep telefonun da yaşanan zorbalıklar da konuşuluyor artık, sosyal medyada yapılan aşağılamalar da konuşuluyor, sahte hesaplarla yürütülen linç kampanyaları da konuşuluyor, yapay zekâyla üretilen sahte görüntüler de konuşuluyor, dijital ortamda yayılan tehditler de konuşuluyor. Dolayısıyla, okul saldırılarıyla mücadele ederken yalnızca okul duvarlarıyla olmuyor, o çevreyi korumakla olmuyor, dijital dünyaya da bakmak zorundayız. Bu nedenle, Millî Eğitim Bakanlığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, üniversiteler ortak çalışma yürütmek zorundadır. Dijital vatandaşlık eğitimi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Değerli arkadaşlar, burada dikkat çeken bir başka husus da akran etkisidir. Ergenlik döneminde çocuk ailesinden çok arkadaş grubunun etkisinin altına girebilmektedir. Eğer arkadaş grubu başarıyı teşvik ediyorsa çocuk gelişir ancak şiddeti normalleştiriyorsa çocuk yanlış davranışlara model olabilir, onları yanlış model olarak da alabilir. Bu nedenle, okul yönetimlerinin yalnızca bireysel öğrenciyi değil sınıf iklimine ve grup dinamiklerine göre de odaklanması gerekir yani sınıf ayırımı yapılırken bugüne kadar -içimizde öğretmen arkadaşlarımız var- bu iklimi bizler de yaşıyoruz, veli olarak ne kadar dikkatlidir, bilmiyorum, onu da sizin takdirlerinize bırakıyorum.
Bir başka önemli konu da ekonomik ve sosyal eşitsizliktir. Yoksulluk tek başına suç üretmez ancak yoksulluk umutsuzluğu, dışlanmayı okul terkini, çocuk işçiliğini, madde kullanımını ve sosyal kırılganlığı da artırabilir. Dolayısıyla çocuklara yönelik sosyal politikalar aynı zamanda suç önleme politikalarıdır. Bir çocuğa burs vermek yalnızca ekonomik destek değildir, suçu da önlemektir. Bir çocuğa ücretsiz spor imkânı sağlamak yalnızca sosyal faaliyet değildir şiddeti de önlemektir. Bir çocuğu sanatla buluşturmak yalnızca kültürel etkinlik değildir hayata da bağlamaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin temel ilkesi çocuğun üstün yararıdır. Bu ilke bize şunu söyler: Her kamu politikasından önce çocuk düşünülmelidir, her eğitim politikasından önce çocuk düşünülmelidir, her güvenlik politikasından önce çocuk düşünülmelidir. Çocuk sadece korunacak bir birey değildir hak sahibi olan bir bireydir. Onun güvenli eğitim hakkı vardır, şiddetten uzak büyüme hakkı vardır, psikolojik bütünlüğünün korunmasını isteme hakkı vardır; bu hakları güvence altına almak ise devletin anayasal ve uluslararası yükümlülüğüdür.
Bugün burada yalnızca sorunları konuşmak için biz bir araya gelmedik, bunun için bu Komisyon kurulmadı ancak bu Komisyon, tabii, bu sorunlarla birlikte çözümleri de konuşmak için bir araya geldi; bugüne kadar yapılan tüm çalışmalar, faaliyetler de buna yönelikti. Çözüm, okullara daha fazla rehber öğretmen görevlendirmektir, her okulda psikolojik danışman sayısını artırmaktır, risk altındaki çocukları erken teşhis etmektir, öğretmenlere düzenli kriz yönetimi eğitimini vermektir, velilere aile içi iletişim eğitimlerini sağlamaktır, akran zorbalığına karşı sıfır tolerans politikasını geliştirmektir; sporu, sanatı ve kültürel faaliyetleri eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası hâline getirmektir ve en önemlisi, çocuklarımızı dinlemeyi öğrenmektir çünkü dinlenmeyen çocuk zamanla içine kapanır, anlaşılmadığını hisseden çocuk ise yalnızlaşabilir, işte bu yalnızlık bazen şiddetin sessiz başlangıcı da olabilir.
Değerli Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; şunu da açıkça ifade etmek isterim ki bir okulda meydana gelen her saldırı yalnızca o okulun sorunu değildir, o saldırı eğitim sisteminin de ailenin de toplumun da kamu yönetiminin de sosyal politikaların da ve devletin çocuklara sunduğu koruma mekanizmalarının da birlikte değerlendirmesini gerektiren ciddi bir uyarıdır. Bir çocuk okulda arkadaşına bıçak çekiyorsa, silahla giriyorsa biz sadece o çocuğa, o bıçağa veyahut o silaha bakamayız. O çocuğun yaşadığı hayata bakacağız, o çocuğun gördüğü şiddete bakacağız, o çocuğun yaşadığı yoksulluğa bakacağız, o çocuğun okuluyla kurduğu ilişkiye bakacağız, o çocuğun psikolojik durumuna bakacağız çünkü sonuç hiçbir zaman tek başına ortaya çıkmaz, her sonucun arkasında uzun yıllar ihmal edilmiş olan sebepler ve nedenler vardır.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, bugün dünyada gelişmiş eğitim sistemleri artık şu gerçeği kabul ediyor: Bir çocuğu okuldan uzaklaştırmak bazen problemi çözmez; bu da konuşuldu çünkü bazen okuldan uzaklaştırmak tam tersine çocuğu daha büyük risklerin içine bırakabilir. Elbette disiplin uygulanacaktır ancak disiplin tek başına çözüm değildir, ceza tek başına çözüm değildir. Asıl mesele çocuğu yeniden topluma kazandırabilmektir, asıl mesele çocuğun tekrar güven duymasını sağlamaktır, asıl mesele şiddetin tekrar etmesini önlemektir. İşte, çağdaş hukuk da bunu söylemektedir, çağdaş eğitim de bunu söylemektedir, çağdaş psikoloji de bunu söylemektedir.
Değerli Başkanım, kıymetli milletvekili arkadaşlarım; çocuklarımız yalnızca matematik öğrenmek için okula gitmiyor; hayatı öğrenmek için de okula gidiyor, adaleti öğrenmek için de gidiyor, birlikte yaşamayı öğrenmek için de okula gidiyor, farklılıklara saygı öğrenmek için de gidiyor, empatiyi öğrenmek için de gidiyor, hoşgörüyü öğrenmek için de gidiyor. Eğer okul bunları öğretemiyorsa yalnızca bilgi veren kurum olur oysa eğitim insan yetiştirme sanatıdır. Diploma vermek değil karakter inşa etmektir, vicdan yetiştirmektir, sorumluluk duygusunu kazandırmaktır. Şiddetin en büyük panzehiri adalet duygusudur, şiddetin en büyük panzehiri sevgidir, şiddetin en büyük panzehiri güçlü sosyal devlettir çünkü kendisini değerli hisseden çocuk başkasını değersizleştirme ihtiyacını duymaz. Kendisini güvende hisseden çocuk başkasına korku vermeye çalışmaz. Kendisini dinlemiş hisseden çocuk şiddetle sesini duyurmaya çalışmaz. İşte bu nedenle, okul saldırılarıyla mücadelede en önemli yatırım beton değil çocuğa yapılan yatırımdır. Burada, Millî Eğitim Bakanlığına çağrıda bulunuyoruz: Artık eğitim politikaları yalnızca sınav başarısı üzerinde değerlendirilemez. Bir okulun başarısı kaç öğrencisini üniversiteye kazandırdığı değil kaç öğrencisinin mutlu olduğu, kaç öğrencisinin kendisini güvende hissettiği, kaç öğrencisinin okula severek geldiği, kaç öğrencisinin şiddetten uzak büyüdüğüyle ölçülmelidir çünkü eğitim yalnızca akademik başarı değildir, insani gelişmedir aynı zamanda. Aynı şekilde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına önemli görevler düşmektedir; risk altındaki aileler erken tespit edilmelidir. Aile danışmanlığı yaygınlaştırılmalıdır. Anne ve babalara çocuk gelişimi konusunda sürekli eğitim verilmelidir. Şiddet yalnızca ailelere bırakılmamalıdır çünkü aile güçlenmeden okul da güçlenemez, okul güçlenmeden toplum güçlenemez. Sağlık Bakanlığı açısından çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır. Bugün, birçok okulda psikolojik destek ihtiyacı bulunan çocuklar aylarca randevu beklemektedirler; bu kabul edilemez. Koruyucu ruh sağlığı hizmetleri eğitim sisteminin ayrılmaz parçası hâline getirilmelidir. Şiddeti, yalnızca güvenlik meselesi olarak görmek de doğru değildir; şiddet, aynı zamanda bir eğitim politikası meselesidir, bir sosyal politika meselesidir, bir çocuk hakları meselesidir, insan hakları meselesidir, hukuk devleti meselesidir, bir demokrasi meselesidir çünkü hukuk devletinin görevi yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir, suçun ortaya çıkmasını önlemektir, insan onurunu korumaktır, çocuklarının geleceğini güvence altına almaktır. Anayasa'mızın 2'nci maddesi, Türkiye Cumhuriyeti devletini sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamıştır. Sosyal devlet, çocukları kaderine terk etmeyen devlettir. Hukuk devleti, çocukları korkuyla değil hukukla koruyan devlettir. Demokratik devlet, çocuklarının sesini duyan devlettir. Güçlü devlet okullarında çocukların kendilerini güvende hissettiği devlettir. Bugün burada hazırlanacak olan rapor sadece bir Komisyon raporu olmamalıdır, Türkiye'nin çocuk politikasına yön veren tarihî bir belge olmalıdır. Bu rapor çocukların sesini taşımalıdır, öğretmenlerin tecrübelerini yansıtmalıdır, velilerin kaygılarını içermelidir, bilim insanlarının araştırmalarına dayanmalıdır, uluslararası çocuk hakları standartlarını esas almalıdır ve en önemlisi gelecek nesillerin güvenliğini merkeze almalıdır.
Değerli arkadaşlar, hiçbir çocuk korkarak okula gitmemelidir, hiçbir öğretmen can güvenliği endişesiyle ders anlatmamalıdır, hiçbir veli sabah evden uğurladığı evladını akşam nasıl döneceğini düşünerek kaygı yaşamamalıdır. Bizim hedefimiz, şiddetin konuşulduğu okullar değil bilimin konuşulduğu okullar olmalıdır. Korkunun hâkim olduğu sınıflar değil özgür düşüncenin geliştiği sınıflar olmalıdır. Çatışmanın değil dayanışmanın hâkim olduğu eğitim ortamları oluşturmalıyız.
Sözlerime Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün şu veciz sözüyle son vermek istiyorum: "Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek topluluk hâlinde yaşatır ya da esaret ve sefalete terk eder." çocuklarımızı korkuyla değil umutla büyütmek zorundayız. Şiddeti konuşan değil şiddeti önleyen bir Türkiye'yi birlikte inşa etmek zorundayız çünkü çocuklarımızın güvenliği yalnızca bugünün değil cumhuriyetimizin yarınlarının da en büyük teminatıdır.
Çok uzattım, hepinizden ayrı ayrı özür diliyorum, saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.