KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜRRAHİM DUSAK (Şanlıurfa) - Başkanım, bu süreç için, bu program için teşekkür ediyoruz. Güzel bir çalışma, çok güzel bir şekilde de dokümante edilmiş, sunulmuş. Bizlere de çok güzel bir sunum yaptınız, teşekkür ediyoruz.

Ben birkaç başlığı kısa kısa, belki bir iki fikir alışverişi şeklinde dile getirmek isterim. Bizim öncelikli üzerinde durmamız gereken, eksikliğini her zaman hissettiğimiz, Cumhurbaşkanımızın da bunu hep vurguladığı hatta "Aile Yılı" "Aile On Yılı" şeklinde vurguladığı aile yapısını güçlendirmek gerektiğini, aile yapısındaki eksikliklerin bu şekilde çocukların yaşamındaki her aşamada karşımıza çıktığını görüyoruz, hissediyoruz.

Anne-baba katılımından bahsettiniz. Anne-baba katılımı önemli, birlikte olması etkili, birisi ağırlık taşıdığı zaman çocuk o yöne doğru yönleniyor, eksik olan kısmını bu şekilde tamamlamaya, kapatmaya yönlenmiş oluyor. Birisi olduğunda daha sakin, daha kucaklayıcı, diğerinde daha sert, daha haşin, daha zorba eğilimli bir yapı ortaya çıkmış oluyor. O açıdan aile yapısını güçlendirerek ilk eğitimi aldığı birimi güçlendirmemiz lazım. Burada temel saygı, sevgi, değerler eğitimini alırsa daha ileriki zamanda daha rahat olacak, daha objektif, karşının durumunu daha hissederek, kendisi üzerinde düşünerek ona göre hareket etmiş olacaktır.

Bir rehberlik kurumu var, rehberlik kurumundan ben çok bir şey anlamadım desem şimdi haksızlık olacak, çok kıymetli rehberlik hocalarımız da var; çok yetersiz kalıyorlar, çok yani orada ne yaptıklarını ben çözmüş değilim, ne yapıyorlar, onları anlamış değilim. Bu konu üzerinden sizlerin de vurguları oldu, arkadaşlar da bu konuda söylediler. Bu rehberliği biraz daha ayakları yere basan, ne yaptığı belli olan, yaptıklarını anlatacak, belli bir programı, bir uygulaması olan bir kuruma dönüştürmek lazım çünkü buraya çok iş düşüyor; çocukları yönlendirmek, bir araya getirmek, çocukların bir arada yaşaması gibi. Çocuk evde, ailesinde ailenin patronu bir çocuk iken bir anda 20 kişilik bir sınıfa giriyor, oradaki rolü nedir, oradaki durumu nedir? İşte, farklı rollere girmeden önce bu rehberliğin bence burada çok önemli görevi var, çocuğa biraz rehberlik etmesi lazım yani anlamını yerine getirmesi gerekir diye düşünüyorum.

Değerler eğitimi çok kıymetli, çok önemli. Bizim, maalesef... Biraz siyasi olacak ama 28 Şubattan bize kalan çok önemli bir miras mı diyelim, kalıntı mı diyelim, din, diyanet ne varsa biz hepsini sıyırdık, attık kenara, bir şey kalmadı. Dinle ilgili bir şeyden bahsedildiği zaman hemen insanlar, kurumlar ayağa kalkıyor. Siz sevgiyi, saygıyı buradan öğreniyorsunuz, bu değerler eğitimini eksik bıraktığınız zaman hoşgörü de kalmıyor, sevgi, saygı kalmıyor, büyüklerine saygı kalmıyor, yaşıtların kendi akranlarına karşı bir hissedebilirliği -nasıl derler- toleransı kalmıyor, kendi başına kaba tabiriyle -kusurumuza bakmayın- serseri mayın gibi dolaşan çocuklar çıkıyor karşımıza. Din eğitimine, değerler eğitimine ağırlık vermeliyiz, mümkünse erken yaştan başlatmalıyız. Bence 1'inci sınıftan hatta okul öncesinden başlatmamız lazım. Diyanetin 4-6 yaş uygulaması çok verimli, onu biraz daha güçlendirip okul süresince de bunu devam ettirmemiz lazım diye öneride bulunmak istiyorum.

İlkokul ve ortaokul düzeyi için çalışma yapılmış, bu, lisede de devam ediyor hatta lisede belki daha fazla var. İlkokulda, ortaokulda temel güzel atılırsa lisede de olmayacaktır, düzelecektir hatta üniversitede de.

Cezalandırmadan kısaca bahsetmek istiyorum. Cezalandırma ilkokulda kalmamış, cezalandırmalar yok, okulda, sınıfta kalma yok. Öğretmenine karşı ne laf yaparsa ne söz söylerse söylesin, çocuğa karşı en ufak bir söz söylenemiyor, direkt mahkemelik oluyor, direkt şikâyet konusu oluyor. Yani, orada çocuk da olsa eğer bir işi yapıyorsa bunun cezasının olacağını bilmesi lazım; tabii, makul ölçüde. Hani kalkıp işte olmayacak cezaları uygulamak şeklinde değil de bu olayın yanlış olduğunu, bunun bir karşılığı olduğunu, belli zamanda okuldan uzaklaştırma mı olur ya da belli bir eğitimi alması zorunluluğu mu olur, belli bir şekilde uyarmak gerekiyor o çocuğu. Yaptığı işin yanlış olduğunu, öğretmenine ya da arkadaşlarına karşı yapması gereken sorumluluklar olduğunu bir şekilde hatırlatmak lazım.

Anne-babanın eğitime katılması gerekiyor. Biraz önce bahsettiğim gibi, ikisinin birlikte katılması lazım yani birisi ağırlık kazanırsa çocuğun huyu suyu da bir tarafa doğru yönlenmiş oluyor, o da bazı sorunları meydana getirmiş oluyor. Ben okullarda şöyle bir şey önermek istiyorum: Okullarımız sadece saat sekizde başlayıp üçte biten, dörtte biten kurumlar değil; daha yaşam içinden, daha devamlılığı olan kurumlar hâline çevirmemiz lazım. Ben okulları örnek yerinde olursa eğer, bir külliye gibi şekillendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Yanında kütüphanesi olması lazım, oyun alanlarının olması lazım, ailesiyle, ebeveynleriyle birlikte vakit geçireceği sosyal alanların, sosyal donatıların olması lazım. İcabında cami ya da belli alanların olması gerekiyor çünkü Avrupa'da, Amerika'da, biliyorsunuzdur, görmüşsünüzdür, kiliseler çok canlı, kiliseler çocuğun ilk eğitimini neredeyse tamamen üstleniyorlar, bırakmıyorlar, ilerleyen hayat, zaman sürecinde bunları hep, tekrar destekliyorlar. Çocuk, aile, değişik programlar yapıp bunları güçlendiriyorlar, güçlendirmeye çalışıyorlar, iletişimlerini arttırıyorlar. Bu açıdan çok önemli, okullarımızı canlı, yaşayan kurumlar hâlinde, süreklilik kazanan, 7/24, yerine göre, durumuna göre belli konferanslar olur, konferans salonları yanlarında olabilir, güçlendirmek, belli sinemalar, tiyatrolarla desteklenebilir alanlar hâline getirmemiz lazım. Yoksa, saat sekizde kapıyı açıp, saat üçte, dörtte kapıyı kapattığımız, ne hocasıyla ne müdürüyle ne müdür yardımcısıyla... Şimdi nasıl bir yapılanma var? Çok ayrıntıya girmeden, kimsenin irtibat kuramadığı bir yapı hâlinde bırakmamak ve bunu şekillendirmek, güçlendirmek, yaşamın içine almak durumundayız, bunu özellikle vurgulamak istiyorum.

Teşekkür ediyorum.