KOMİSYON KONUŞMASI

SEVİLAY ÇELENK (Diyarbakır) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Ben de bütün üyeleri saygıyla selamlıyorum.

Epey bir süre, üç-dört saat geçti, sistematize ettiğimiz düşünceler de dağıldı, biraz dağınık bir konuşma olacak ama kaçınılmaz olarak böyle oluyor çünkü önümüze gelen her konu aslında uzun uzun tartışmayı gerektiren bir boyuta da sahip.

Baktığımızda, şimdi ben de tıpkı Yüksel Hocam gibi tekrara düşmek istemiyorum ama belli şeyleri de bu kanun teklifi görüşülürken gündem yapmak zorundayız çünkü bu Komisyon zaten iki yıldır toplanmış. Ben her ne kadar Eğitim Komisyonunun üyesi olmasam da hep bir gözüm bu Komisyonun üzerindedir, toplantı yaptığında gelmeye çalışırım çünkü ben de yirmi beş yıla yakın bir eğitimcilik hayatı Ankara Üniversitesinde olan bir akademisyenim, bende Yüksel Hoca gibi Barış imzacısı olarak ihraç edilmiş bir akademisyendim ve sözlerimi de tabii bu çerçevede değerlendirmeniz gerektiğini de ifade etmek isterim.

Bakıyoruz, önümüze gelen işte af, güvenlik soruşturması, vakıf üniversitelerinin kadro planlaması, işte, intihal mevzusu... Aslında her biri gerçekten çok geniş çerçeveleri işaret eden ama hepsi bir siyasal aklın arkasında olduğu mevzular. Her ne kadar böyle teknik görünüyorsa da teknik konulardan ibaret değil. Önceki konuşmacılardan biri böyle hep konuşurken "YÖK'ümüz, eksiklikler görmüş, önümüze gelmiş." biçiminde ifade etti, bu sanki teknik bir şey gibi. Benim için ne YÖK, YÖK'ümüz ne de bunlar teknik meseleler açıkçası. YÖK, maalesef, hiçbir zaman akademisyenin YÖK'ü olmadı. Ben de 90'larda araştırma görevlisi olarak üniversite akademik hayatına başladım ve AKP iktidarları döneminde -artık 25'inci yılına girdi- bütün süreçlere tanıklık ettim ve maalesef ileriye gitme anlamında üniversiter bir eğitime kazandırılan çok az şey oldu. Hatta "Çok az şey oldu." derken böyle bir şeyler de hatırlamaya çalışıyorum ve göremiyorum. Biz bütün kazanımları kaybettik. Bölümlerin demokratik işleyişlerini kaybettik, iyi üniversiteleri kaybettik, iyi bölümleri kaybettik, iyi akademisyenleri kaybettik. Tabii, kendimizi de "ihraç" diye tanımlayıp "iyi akademisyen" dediğimizde bir sıkıntı var gibi geliyor ama insan kendi değerini bilmezse kimseninkini bilmez. Ben barış imzacılarının -ekseriyeti sosyal bilinci olan 400'ü aşkın ihraç barış akademisyeni var- bu ülkenin yüz akı akademisyenleri olduğunu biliyorum ve o sorun çözülmeden orada dururken biz burada YÖK Yasası konuşurken ben hicap duyuyorum açıkçası. Bunun gibi KHK'lilerle gerçekleşen sadece barış imzacıları değil, diğer KHK'lilerde de son derece adil olmayan uygulamalar olduğunu biliyoruz. Bir adil yargılanma sürecinin olmadığını, soruşturma sürecinin olmadığını biliyoruz ve binlerce başka öğretim elemanı var. Kapatılan okul var vesaire. Bütün bunlar yokmuş gibi biz oturup burada işte af... Afta da diyelim ki -tırnak içinde- terörle bir irtibatı olanın yararlanmaması, önceki dönemlerde yararlananların yararlanmaması. Şimdi, bizim karşımızda üniversiteyi bu kadar ciddi biçimde tahrip etmiş bir iktidar, bir siyaset aklı varken biz buraya gelen bu af meselesindeki bu değerlendirmeye nasıl güveneceğiz, kimin yararlanıp yararlanmayacağı değerlendirmesine? Vakıf üniversitelerinin kadro planlaması YÖK'e bırakılıyor. Biz bu YÖK'e nasıl güveneceğiz? Bu YÖK ihraçlarda bir koordinasyon birimi olarak görev yapmış, bir saniye tereddüt etmemiş. "Ya, bu yılların hocaları haklarında bir idari, bir adli soruşturma yok bugüne kadar, hiçbir şey yok. Biz bunları nasıl böyle 'terörist' diye derdest edip bir gecede ihraç ettiririz?" dememiş bir YÖK var karşımızda. Kendi akademisyenine hiçbir şekilde sahip çıkmamış bir YÖK var. Şimdi kadro planlamasını da oraya verelim, daha da merkezîleşsin. Yani YÖK'ün bir darbe kurumu olduğunu AKP iktidarları ilk yıllarında bizden çok söylediler ve bunun bir biçimde aşılacağı söylendi. Oysaki bugün 80'lerin bile çok gerisinde bir YÖK yapısı var karşımızda. Üniversiteler de bu anlamda feci biçimde tahrip edilmiş durumda.

Şimdi, biz sizinle konuşurken mesela şu örnek 80'lerden sonra bile olmadı, 80 darbesi sonrası "1402'lik" diye bir şey biliyoruz değil mi, hepimizin aklında var. 1402'likler tüm ünvan alanlarından 70 kişidir sadece. Onların içinde üniversite üyelerinin sayısı iyice sınırlıdır. Bir gecede 400 yetişmiş üniversite hocasını ihraç etmiş bir anlayış var karşımızda. Artık o 10'uncu yılına girdi. Orada kangren olmuş bir durum var ama bugün, daha birkaç gün önce bir NATO Zirvesi bahanesiyle Ankara Üniversitesinden bir Doçent Emel Memiş gözaltına alındı, tutuklandı, Emel Memiş, hâlâ cezaevinde. Rüyanızda görseniz inanmazsanız bir gün Emel Memiş'in tutuklanacağına. Bunu 80'li yıllarda bile yapmazlardı. Neden böyle bir şey söylüyorum? Çok kıymetli bir akademisyendir, arkadaşımdır Emel Memiş. Sosyal bilimcileri şöyle düşünmek gerekir: Nasıl sağlıkçıların, sağlık alanında akademisyen olanların pratik alanı hastanelerse, mühendislerin diyelim ki fabrikalar, işletmelerse; bizim açımızdan, sosyal bilimciler açısından da çalışma alanı toplumdur. Toplumdan kopuk üniversite kampüsünde bir fanusta yaşar gibi araştırma da yapamazsınız, akademisyenlik de yapamazsınız. Bunu yaparken kimimiz daha az, kimimiz daha çok... İktisatçıysak yoksullarla ilgileniriz, işçilerle ilgileniriz; kadın çalışmaları alanındaysak cinsiyet eşitliği meselesiyle ilgileniriz; benim gibi iletişim bilimleri alanındaysanız medya sosyolojisiyle ilgilenirsiniz, medyayla ilgilenirsiniz ve onunla ilişkili yazıp çizersiniz ve bu kurumları da tanımanız gerekir, toplumun bu kesimlerini de tanımanız gerekir. Dolayısıyla biz istesek de istemesek de faaliyetleri politik bir şeye tekabül eden bilim insanlarıyız, başka türlü sosyal bilimcilik olmaz. Bunun için de kimilerimiz giderek aynı zamanda -ki bu da bir politik sorumluluktur- bir hak savunuculuğuyla da birleştirir akademisyenliği ama Emel Memiş'e baktığımızda cinsiyet eşitliği alanında çalışan, gerçekten kendi alanında son derece başarılı biri. Ama sokak teması, hiç böyle bir tutuklanmaya... Hiç kimse bunu hak etmiyor, yanlış anlaşılmak istemem, hiçbir veri yok, zaten yöneltilen bir şey yok arkadaşımıza ve Emel Memiş cezaevinde. Bu utanç da bu iktidara yetsin, onu bir sembol olarak seçiyorum yoksa diğerlerinin kabahati vardı da onun yok anlamında demiyorum ama rüyasında görse sabah beşte evine gelineceğine imkân vermezdi.

Bugün bizim grup toplantımızda Arel Üniversitesinin 2 öğretim üyesi vardı, Profesör Feryal Saygılıgil ve Nur Tuğçe Biga. 2'si de bu hafta işlerinden edildiler. Bu hafta, bu NATO zirvesiydi, dış politika gündemiydi, iç politikada CHP üzerindeki inanılmaz bu yargı darbesinden sonra takip eden süreçte başlarına gelenlerle birlikte bütün diğer konular sümen altı oldu ve vakıf üniversitelerden 150 kişi işten çıkarıldı. Çoğunluğu İstanbul'dan olmak üzere Beykent'te, Arel Üniversitesinde, Atlas Üniversitesinde, Bilgi Üniversitesinde. Bilgiyi üç gün kapatıp açtınız. Şimdi, bunlar normal bir dünyada, normal demokratik bir üniversite anlayışına sahip kişilere anlatabileceğiniz şeyler değil. Bu böyleyken önümüze bir YÖK Kanunu Teklifi geliyor. Ben hangi ciddiyetle vakıf üniversitelerinin liyakatini, kapanıp kapanmama meselesini YÖK'ün takdirine bırakalım diyebilirim?

İntihal meselesi, hangi intihal? Fakültelerde öğrenci bırakmamışsınız, hoca bırakmamışsınız, nitelikli bütün hocaları... Gerçekten böyle yani bunu abartmıyorum. Sonuçta bizler ihraç edildik, birçoğumuz gittik, ben kendi adıma bir sene Sorbonne'a gittim, bir yüksek lisans programında bana öğrenci teslim ettiler, kimse öğrencisini size teslim etmez, CV'ne bakıyorlar; kimsin, nesin, ne yapmışsın? Bir yıl orada çalıştım. Bir dayanışma çerçevesinde oldu ama bir dayanışma çerçevesinde "Gelin yapın." demezler ve bizim arkadaşlarımızın pek çoğu çok nitelikli üniversitelere gidip bir şekilde öğrenciyle buluştular ve en ufak bir eksiklikle dönmediler, öyle bir hissiyat oluşmadı çünkü iyi hocalardı. Şimdi, bütün bunlar burada duruyor; siz, bizim karşımıza bunu getiriyorsunuz.

Üniversite... Üniversite kelimesinin kökenine bakalım burada mehabet filana bakacağımız yerde. "Universitas"tan geliyor ve bu, aslında binaları, yapıları işaret eden bir şey değil. Doğuşu itibarıyla, 8'inci, 9'uncu yüzyılda Fas'ta, Bağdat'ta, 11'inci yüzyılda Avrupa'da ilk örneklerini, modern örneklerini gördüğümüz bu yapı "universitas" aslında öğretim üyesi ve öğrencisiyle bir akademik topluluğu ifade eder, akademik topluluk yani başka bir şey değil ve bir zihin meselesini aslında işaret eder, bir zihin eğitimini, bir meslek eğitimini değil. Aslında AKP iktidarları bunun hep çok farkında oldu, üniversitelerin bir zihin yetiştirme meselesi olduğunu. O yüzden de AKP'nin iktidar hegemonyası savaşının cepheleri olarak görüldü. Tıpkı medya gibi üniversiteye de savaş açıldı. Biz bu savaşı yaşıyoruz, böyle süslemeye püslemeye gerek yok. Bu savaş giderek daha vahim bir karakter kazanıyor. Eskiler haksız yere, AYM kararıyla görevine dönmesi gerekenler son derece hukuksuz, hukuk dışına savrulmuş bir iktidar nedeniyle dönemiyorken yeniler de birkaç ayda 150 kişi birden tasfiye ediliyor. Burada diğer söylenenler bana o kadar abes geliyor ki, işte, araştırma görevlisi kadrosu yok. Ben, üniversitede ana bilim dalı başkanlığı da yaptım, dekan yardımcılığı da yaptım, idarecilik de yaptım ve mütemadiyen araştırma görevlisi kadrosu istedik. O kadroları öyle daralttınız ki yani beş yılda bir araştırma görevlisi alamadık ve bunun için feveran ettik. Şimdi, sanki yirmi beş yıldır başkası yönetti, iktidar ortağınız karşımıza gelip diyor ki: "Piramit üste doğru genişliyor, altta kimse yok." Yok ve bunu bile isteye yaptınız. Araştırma görevliliğini güvencesizleştirdiniz, bugün de bunu sürdürüyorsunuz ve bütün bunlar hiç yokmuş gibi gelip burada, bu Komisyonun saygınlığını, vesaireyi gündeme getiriyorsunuz. Bu Komisyon, kendini iki yıl hiçbir şekilde aktif hâle getirmeden, kendi saygınlığına en büyük darbeyi kendisi vurmuş. Getirdiği zaman da, toplandığı zaman da -biraz önce değerli konuşmacı söyledi- 400'e yakın kanun teklifinin bir tanesi gözden geçirilip bir ortaklaştıralım denmemiş. Yasama organı bünyesindeki bir Komisyonun saygınlığı kendi işini ciddiye almasıyla olur. "Sadece çoğunluk bizde, biz geçiririz, 400 tane teklifin yüzüne bile bakmayız." dediğiniz zaman bir uzlaşı, bir müzakere bilincine sahip olmadığınız zaman buna bir saygı da olmuyor.

Ben bu ilk değerlendirmeyi bu çerçevede yapmak isterim.

Teşekkürler.