| Komisyon Adı | : | MİLLİ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 14 .07.2026 |
KAYIHAN PALA (Bursa) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Ben geneli üzerinde konuşmaya başlamadan önce Sayın Nazım Maviş'in konuşmasına ilişkin birkaç şey söylemek isterim. Öncelikle, Sayın Özçağdaş'la ilgili söylediğiniz şeyler konusunda herhangi bir yorumda bulunmayacağım, kendisinin yanıt vereceği şeyler ancak kategorik bir değerlendirme yaptınız, özellikle rektörler ve geçmiş dönem rektörlerle ilgili; bunlara katılmadığımı söylemek isterim. Şöyle bir örnek verdiniz: "Bir rektör rektörlüğü bittikten sonra Cumhuriyet Halk Partisinden milletvekili aday adayı olmak istedi." dediniz; bunda bir sakınca yok, Saadettin Hocam da rektördü, şimdi aramızda, Milletvekili. Burada kritik olan şey, rektörlük bittikten sonra siyasete atılmak değil, siyasette milletvekilliği yaptıktan sonra bir üniversiteye rektör olarak atanmak ve bunun tekil bir örnekle sınırlı olmaması. Dolayısıyla, sanıyorum, siz, kendi partinizde milletvekili olduktan sonra rektör yapılmasına ilişkin herhangi bir şekilde bir itiraza sahip değilsiniz; oysa biz buna itiraz ediyoruz ve sizin partinizle sınırlı olmamak üzere. Siyaseten bir yerde görev yapmış birisinin siyaset sonrası gidip üniversitede çalışması gayet doğal, yönetici pozisyonuna gelecekse de bunun seçimle olması gerekir, bir atama kararıyla değil. Üstelik, burada, siz değerlendirme yaparken pek çok şeye atıfta bulundunuz ama örneğin -bir örnek olsun diye söylüyorum, bununla sınırlı değil- Şırnak Üniversitesi Rektörüyle ilgili söylenenler üzerinden herhangi bir değerlendirme yapma ihtiyacı hissetmediniz. Oysa orada çok ciddi bir problem alanı var. Aynı şekilde, rektörlük seçimleri için de bunu söylemek mümkün. Bu konuları çok uzatmak istemem ama bir gün mümkün olur da Komisyonunuz, örneğin "Üniversiteler nasıl yönetilsin?" konusunda bir tartışma açacak olursa seve seve neden rektörlerin seçimle işbaşına gelmesi gerektiğine ilişkin bir çerçeveyi birlikte tartışabiliriz.
Bu konuyu çok uzatmayacağım, son olarak şunu söyleyeceğim: Çoğunlukçuluk ve çoğulculukla ilgili bir cümle kurdunuz. Bakın, burada gerçekten, çoğulcu demokrasiye inanıp inanmadığınız bu Komisyon toplantısı sonrasında buraya gelen kanun teklifinin metni ile o teklifteki değişiklikler arasındaki farkla ortaya çıkacak. Örneğin, 1'inci maddeye ilişkin bizim itirazımızın sizin iktidarınızdaki bazı milletvekilleri ve bazı başka milletvekilleri tarafından -isim vermeyeyim şimdi- benimsendiğini, kendi ağızlarından burada söylendiğini duyuyoruz. Eğer biz söyledik diye kabul etmeyecek olursanız bu çoğulculuk kavramını dışlamak olur ama gerçekten, bizim sözümüz üzerine "Ya, burada bir sorun var." diye düşünecek olup ve bunu -illa bizim önergelerimiz olması gerekmez, orada bir duyarlık olduğunu anlıyorum- yurttaşın ya da bizim yurttaşımız olmasa bile, bizim hastanemizde hizmet sunan yabancı uyruklu meslektaşlarımız lehine düzeltecek olursanız işte, o zaman çoğulcu demokrasi konusunda söylediğiniz sözün hayatta bir karşılığının olduğunu görmemiz mümkün olacak. Bu konuyu burada kapatayım uzatmamak için çünkü çok yoruldu insanlar, uzun bir konuşma bölümü oldu.
Sayın Başkan, ben, öncelikle kanun teklifinin geneli üzerinde konuşurken her bir madde de ayrı ayrı değerlendirileceği için, geneli, kanun teklifinde bulunmayanlar üzerine kurgulamak isterim. İlk olarak şunu söyleyeyim: Sayın YÖK Başkanımız da burada, bakın, üniversite sayısını hepimiz biliyoruz, 208 üniversite ama zannediyorum herkesin üzerinde uzlaştığı bir şey var: Bu 208 üniversitenin ve buradaki fakültelerin bazılarında, hatta bir yoruma göre birçoğunda öğrenciler iyi yetiştirilemiyor. Sayın YÖK Başkanımız, hatırlarsanız, Sağlık Komisyonuna geldiniz ve orada, tıp eğitimiyle ilgili bir sunum yaptınız. Siz o sunumu yaptıktan sonra muhalefet vekilleri olarak biz dedik ki: Biz de sunum yapsak bunun benzeri bir sunum yapardık çünkü sorunlarda ortaklaştığımızı görüyoruz. Bazı tıp fakültelerinde iyi öğrenci yetiştirilemediği iddiamızı destekleyen bir sunumdu, üstünden epey bir zaman geçti fakat ne bugüne kadar Sağlık Komisyonuna da gelen herhangi bir kanun teklifinde ne de bu kanun teklifinde öğrencilerin iyi yetiştirilmesine dönük bir düzenleme var; aslında, ben bunu görmeyi çok isterdim, maalesef yok.
İkinci olarak, söylemem gereken şey şu: Yalnızca tıp fakültelerinden söz etmiyorum, bu 208 üniversiteden bazıları köklü üniversiteler ve gerçekten, hemen hemen pek çok öğrencinin orada okumak istediği, pek çok öğretim üyesinin de orada çalışmak istediği üniversitelerdi. Örneğin, Boğaziçi. Bakın, şimdi, Boğaziçi Üniversitesinin zaman içerisinde uluslararası endekslerdeki gerilemesine ilişkin bir örnek üzerinden, bu gerileme yaşayan üniversitelerdeki gerilemenin nasıl durdurulabileceğine ilişkin herhangi bir çözüm maalesef, bu kanun teklifi içerisinde yok. Oysa yükseköğrenimde ciddi problemler var. Hızlıca, başka neler yok, buna geçelim.
Biliyorsunuz, dört gün önce Cumhuriyet gazetesinden Gazeteci Gülnur Saydam bir haber yayımladı. Habere göre, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tek kullanımlık malzemeler -cerrahi malzemelerden söz ediyorum- altı yıl boyunca hastalar üzerinde defalarca kullanılmış ve yeni göreve getirilen rektör de bunu kabul ediyor ve "Soruşturma açtık." diyor. Şimdi, bakın, hasta güvenliğini bu kadar ciddi tehdit eden bir olay altı yıl boyunca tekrar ederken bu nasıl gündeme gelmemiş olabilir ve bu kanun teklifinde bunlar bir daha yaşanmasın diye herhangi bir düzenleme yok. Üstelik, burada adını vermem uygun olmaz ama pek çok tıp fakültesindeki meslektaşımızın da bildiği gibi bu örnek tekil bir üniversiteyle de sınırlı değil. Dolayısıyla, bunun çözümü için -Sayın Sağlık Bakan Yardımcımız ve Genel Müdürler de burada- hem YÖK'ün hem de Sağlık Bakanlığının ortak bir tutum alarak hasta güvenliğini tehdit edecek böyle bir uygulamanın bir daha meydana gelmemesi için yapılması gerekenleri de bu teklife koymasını ben beklerdim doğrusu.
Burada Saadettin Hocama da bir atıfta bulunacağım, kendisi uzun zaman rektörlük yaptı ve bir tıp hocamız. Biliyorsunuz, üniversite hastaneleri çok ciddi kaynak sorunu yaşıyor, bütün üniversite hastaneleri. Biz bunu özellikle Plan ve Bütçede yıllık bütçeler yapılırken tekrar konuşmaya çalışıyoruz, Genel Kurul da yine, öyle. Bu kanun teklifinde üniversite hastanelerine kaynak sağlamakla ilgili bir çerçeve de maalesef yok. Dolayısıyla, Sayın YÖK Başkanının kendi talebiyle Sağlık Komisyonunda yaptığı konuşmadaki vurgusuna atıfla söylüyorum, kendisi de kabul ettiği için. Üniversite hastanelerini desteklemezsek bu gözde ve güzide kurumlar giderek, zaman içerisinde etkilerini kaybediyorlar, buna seyirci kalınmaması gerektiğini bir kez daha vurgulamak isterim.
Ayrıca, bazı milletvekilleri dile getirdi ama mutlaka dile getirmem gerekir. Öğretim elemanları, asistanından profesörüne kadar çok düşük özlük haklarına sahip. Bu koşullarda insanlar üniversitede kalmak istemiyorlar. Oysa bilim üretimi, daha önce bir meslektaşımızın söylediği gibi, yalnızca bugünün değil, bundan yirmi yıl sonrasında, otuz yıl sonrasında Türkiye'nin nereye gideceğini belirleyen önemli kavramlardan biri. Bilim ve sanat değer verilmediği yerde kalmaz; bu, evrensel kural. Dolayısıyla, öğretim elemanlarının refahını artıracak herhangi bir düzenlemenin de bu kanun teklifinde olmaması kabul edilemez.
Bir başka önemli sorun şu: Vakıf üniversitelerinde akademik kıyım var. 1 Ocak 2024 ile 8 Temmuz 2026 arasında en az 446 akademisyen işten çıkarıldı. Bu, maalesef, adı vakıf olmakla birlikte, onların özel üniversiteymiş gibi davrandığını çok net ortaya koyuyor. Oysa üniversiteler ticarethane değildir, akademisyenler de gider kalemi değildir. Vakıf üniversitesinde çalışan öğretim elemanlarının en başta iş güvencesini, buna ek olarak gelir güvencesini sağlayacak bir düzenleme de bu teklifte maalesef yok.
Çok önemli bir konudan söz edeceğim, Sağlık Bakan Yardımcımızın da bildiğini düşünüyorum, Sayın YÖK Başkanımız da biliyor. Bakın, vakıf üniversitelerinin bazılarında tıp fakültesini, TUS'u kazanarak oraya giden meslektaşlarımız bir türlü uygulamaya başlayamadılar, bir türlü ihtisasa başlayamadılar. Bir örnek vereyim: Hacettepe mezunu bir arkadaşımız İstanbul'da bir vakıf üniversitesinin bir branşını kazanıp oraya gittiğinde -ne öğretim üyesi var ne de klinik var- on bir ay boyunca evde oturup ayda 60 bin liralık asistan maaşını alarak bekledi ve bu durumda olan tek başına o değil, bize ulaşan bilgilere göre en az 33 asistan var. Ben YÖK Başkanlığına sordum, Sayın YÖK Başkanı bana bir yanıt verdiniz "Bizim sorumluluğumuzda değil." dediniz. Bu, Sağlık Bakanlığının sorumluluğunda. Şimdi, yükseköğrenimi ilgilendiren böyle bir konunun YÖK'ün sorumluluğunda olmaması kabul edilebilir mi, soruyorum size. Ben kabul etmiyorum. Burada Sağlık Bakanlığı ile YÖK'ün ortak sorumluluk alması gerekir çünkü o sınava giren meslektaşımız o kuralların geçerli olduğunu zannederek o bölümü yazıyor. Gittiğinde orada herhangi bir öğretim üyesinin bulunmamasını, hatta kliniğinin bulunmamasını kendisinin bilmesi mümkün değil. Bu anlattıklarım size kolay inanılır şeyler gibi gelmeyebilir ama Sağlık Bakanlığında kayıtları var. Hangi üniversitede, hangi asistanın göreve başlayamadığını sizde buradan görebilirsiniz. Dolayısıyla, vakıf üniversitelerini ve hatta vakıf üniversitelerinin tıp fakültelerini bu kavramlar üzerinden mutlaka değerlendirmek gerekir. YÖK'ün burada bir sorumluluk üstlenmesi kaçınılmazdır ama buna ilişkin bir düzenleme de bu kanun teklifinde yok.
Çok önemli bir sorun, vakıf üniversite ücretleri uçmuş durumda. YÖK tarafından yapılan düzenlemeye göre vakıf üniversite ücretlerinin TÜFE artışının üzerinde olmaması gerekir. Ben size bir rakam vereyim: Son üç yılda, 2023 yılının Haziranı ile 2026 yılının Haziranı arasında vakıf üniversite ücretleri yüzde 683 artış göstermiştir. Resmî rakamlar, TÜİK rakamları, benim rakamlarım değil. Şimdi, bu kadar ciddi bir düzenleme söz konusu olduğunda, YÖK de "TÜFE dışında herhangi bir düzenleme yapamazsınız." dediği hâlde bu nasıl gerçekleşmiş? Üstelik Anayasa’nın 130'uncu maddesine ve 2547 sayılı YÖK Kanununun ek 2'nci maddesine göre vakıf yükseköğretim kurumları kazanç amacına yönelik kurulamazlar. Oysa hepsi bir sermaye birikimi ve kâr maksimizasyonu aracı biçimine dönüşmüşler. Bunların bu hâlde ücretleri bu kadar uçulmalarının önüne geçecek bir düzenlemeyi de burada göremiyoruz. Üstelik, gençleri kamunun vermesi gereken eğitime ulaşabilmek için özel üniversitelere zorunlu bırakan koşulları ortadan kaldırmaya dönük herhangi bir düzenlemeyi de bu kanun teklifinde maalesef göremiyoruz.
Daha önce söz edildi, ben de bir kez söz edeyim: Cumhurbaşkanı kararıyla üniversite kapatılıyor, üç gün sonra yeniden açılıyor. Bu aç-kapa mekanizmasını önleyecek bir düzenleme de maalesef bu kanun teklifinde yok.
Bakın, yatay geçişte bir değişiklik yapıldı. Eskiden bir fakülteye yatay geçiş sırasında öğrencinin sınava girdiği yıl yatay geçiş yapmak istediği yerdeki en düşük puanı alma kuralı vardı, bu kuralı ortadan kaldırıldı. Sonuç ne oldu? Sonuç: En düşük puanla tıp fakültesini kazanan, en yüksek puanla örneğin İngilizce, Hacettepe Tıp gibi bir kuruma girebilecek bir mekanizma üretildi. Hatta kayıtlara geçsin diye söylüyorum, bir hukuki sonuçla da anlatayım size, bir hukuki sonuçla da ortaya konduğu gibi: Tıp fakültesini kazanmadan bir biyoloji bölümü üzerinden yurt dışından gelip Türkiye'de tıp fakültesini bitiren bir örnek bile var, YÖK Başkanımız da zaten bu örneği biliyordur. Dolayısıyla, bunu bir an önce ortadan kaldırmak lazım çünkü bu Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi üniversite sınavına girenler arasında daha çok eşitsiz bir yaklaşımı maalesef gündeme getiriyor.
Bakın, atanmayan öğretmenlerle ilgili konuşulurken pek çok değerlendirme yapıldı ama burada şu eksikliğini de altını çizelim: Maalesef, emek gücü süreci bir bütünlüklü süreç olarak ele alınmıyor. Yani bir planlama, ona bağlı bir yetiştirme ve ona bağlı bir istihdam herhangi bir şekilde ortaya konmuş değil. Elbette her üniversiteyi bitirenin istihdam edileceği bir model üzerinden bir tartışma yürütmüyorum ama eğer atanmayan öğretmen sayısı 1 milyonu geçmiş gibi bir rakamla karşımızda duruyorsa burada makro bir sorunun varlığının da altını çizmek gerek.
Son olarak şunu söyleyeyim: Doçentlik sınavlarındaki kolokyumun kaldırılmış olması bu ülkede akademik ortama yapılan en büyük sıkıntılardan bir tanesidir. Artık doçentlik şöyle bir şey: Sizin herhangi bir şey yapmanıza gerekli olmadan -burada akademisyen çok insan var, ne demek istediğimi anlıyorlar- yalnızca yayınlarınızı jüriye göndererek -ki o yayınlara ilişkin dergilerle ilgili de eleştirel bir konuşmayı iktidar milletvekilleri yaptılar, ben de doğru buluyorum- kişileri önce doçent, kısa bir süre sonra da profesör yapan bir mekanizma var. Bakın, bu doçentlik ve profesörlük unvanlarının maalesef, tırnak içinde söylüyorum, hak ettiği değerlerin altına düşürülmesi girişimidir. Siz Sayın YÖK Başkanım, buna katıldığınızı ve burada yeni bir düzenleme yapacağınızı bizim Komisyonumuzda dile getirmiştiniz ama bu Komisyonda dile getirdikten sonra herhangi bir değişiklik henüz yapılmış değil. Eğer biz üniversiteleri gerçekten bilim yapılan ve ülkenin geleceği için çok önemli kurumlar olarak görüyorsak bu kanun teklifinde olmayan ama yüksek öğrenimi ilgilendiren bütün alanlara ilişkin ortak bir mutabakatla günümüzün ihtiyaçlarını karşılayan ve kamu yararı gözeten düzenlemeler mutlaka yapılmalıdır.
Teşekkür ederim Sayın Başkan.