| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 24 .06.2026 |
İSMAİL ATAKAN ÜNVER (Karaman) - Sayın Başkan, ben de hazırunu saygıyla selamlıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi hukuk, adalet, yargı söz konusu olduğu zaman süslü cümleler kurmayı beceriyor ama içeriye geldiğimiz zaman bu süslü cümlelerin anlamını gerçekleştirecek bir siyasi tavrı gösteremiyor ya da gösterdiği tavır bu süslü cümlelerle anlatılan hukuksal nitelemelerin uzağında kalıyor. Türkiye Yüzyılı, adaletin yüzyılı, hukukun üstünlüğünü esas alan gecikmeyen ve öngörülebilir bir adalet sistemi, yargılamaların makul sürede tamamlanması gibi aslında herkesin ilk baktığı zaman çıplak olarak değerlendirdiğinde eleştirmeyeceği kavramlar ama uygulamaya baktığımız zaman gereği yerine getirilmeyen kavramlar.
"Adalet yüzyılı" diyorsunuz ama az önce sayın vekillerim de ifade etti, on beş aydır iddianamesi yazılmamış tutuklular var. Tedbir olan tutukluluğun cezaya dönüştürüldüğü, etkin pişmanlık adı altında kişilerin iftiraya zorlandığı bir baskı aracı olarak kullanıldığı bir yargı pratiğinde adaletten bahsetmek mümkün değil; böyle adalet olmaz. Maalesef, son zamanlarda özellikle görüyoruz ki bu sadece bir yargı pratiği olmaktan öte, yargının bir sistematiği hâline dönüşmüş durumda. Kişileri bir şekilde gözaltına alıp, sonra tutuklayıp hiçbir gerekçe bile yazmadan... Burada işte hep anlatılır iktidar temsilcileri tarafından, "Tutuklamaya gerekçe yazma zorunluluğunu getirdik, gerekçesiz tutuklama olmaz. Şu süreyi geçemez, şöyle olamaz, böyle olamaz." diye, "Bu düzenlemeleri yaptık." diye söylenir ama işin uygulamasına gelindiğinde gerekçesiz tutuklamalarla insanlar özgürlüklerinden alıkonulup cezaevlerinde aylarca, belki yıllarca nasıl bir suçlamayla muhatap olacaklarını beklemek durumunda bırakılıyorlar.
Mesela, çok çarpıcı örneklerden biri... Bu arada tutuklamanın ne kadar adaletsiz uygulandığı noktasında birkaç çarpıcı örneği veya çok bilinen örneği paylaşmak isterim. Mesela, BirGün gazetesi muhabiri İsmail Arı, duruşmasında, çıkarıldığı ilk duruşmasında -biz de oradaydık- çıplak aramaya tabi tutulduğunu, tutulmak istendiğini ifade etti savunmasında; bu, işin bir boyutu. İkinci boyutu şu: Ankara'da ikamet eden, işi, yeri, ikameti belli olan bir gazeteci bir bayram günü Tokat'ta eşinin ailesine bayram ziyaretine gittiğinde eşinin, ailesinin yanından gözaltına alınıp Ankara'ya getiriliyor, Ankara'da tutuklanıyor ve bu kişi ilk duruşmasında tahliye oluyor. Şimdi, buna hukuk diyemeyiz, adalet hiç diyemeyiz. Yanı sıra, bir başka örnek, herkes çokça konuştu. İstanbul Büyükşehir, İBB duruşması davalarında mahkeme önünde savunmasını yapan Fatoş Pınar Türker'in çıplak arama beyanını hepimiz ibretle okuduk. Bu muameleyi yapanlar, göz yumanlar, inkâr edenler hangi hukuktan, hangi adaletten bahsedebilir? Az önce Süleyman Bülbül Vekilim de ifade etti. Bakırköy Başsavcılığı bir yalanlamayla bu işin böyle olmadığını anlattı ama yalanlarken yalan söyledi ve ne yaptığını da böylelikle anlatmış oldu. Şimdi, bu Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının yalanlama yazısında ne yaptığını itiraf ettiği yazısından bir bölümü okuyacağım. "Tutuklunun kuruma kabulü sırasında yapılan işlemler, Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik'in 34'üncü maddesi hükümleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda üst ve eşya araması yapılmıştır. Saat 18.01'de başlayan arama işlemi 18.02'de tamamlanmış..." falan. Sonuç olarak "Fatoş Pınar Türker'in Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda çıplak aramaya tabi tutulduğu ya da tutuklulara mahsus yaşam alanları dışında tutulduğu yönündeki iddialar tamamen asılsızdır. Kuruma kabul üst araması ve yerleştirme işlemleri mevzuata uygun şekilde gerçekleştirilmiştir." diyor. İşaret ettiği Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik'in 34'üncü maddesini açtığımız zaman aslında Fatoş Pınar Türker'in anlattıklarının bu yönetmelikte var olduğunu görüyoruz. 34'üncü madde, ikinci fıkra "Hükümlünün..." "Hükümlünün" diyor bakınız, "tutuklu" demiyor, hükümlünün. "Hükümlünün üzerinde kuruma sokulması veya bulundurulması yasak madde veya eşya bulunduğuna dair makul ve ciddi emarelerin varlığı ve kurum en üst amirinin gerekli görmesi hâlinde, çıplak olarak veya beden çukurlarında aşağıda belirtilen usullere göre arama yapılabilir." Aramanın, çıplak aramanın nasıl yapılacağını tarif ediyor. Sonra "Çıplak olarak arama mümkün olan en kısa sürede bitirilir." Hani video yayımladılar ya; altmış beş saniyede mi oldu, yetmiş saniyede mi oldu, ne oldu diye. Zaten bu yönetmeliğin, bu yersiz uygulanan yönetmeliğin bir hükmü: "En kısa sürede bitireceksiniz." diyor yani Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı "İddialar asılsızdır." diyor; dönüyor, bu yönetmelik hükmünü, aslında hükümlülere uygulanması gereken yönetmelik hükmünü dayanak göstererek çıplak arama yaptığını itiraf ediyor. Bununla ilgili Adalet Bakanlığının bir işlevi var mı? Ne zaman yapacaksınız? Yanı sıra, bu çıplak aramanın tutuklanan veya cezaevine tutuklama sebebiyle getirilen hemen hemen herkese, herkese demeyelim ama birçok kişiye uygulanmaya çalışıldığına dair ciddi iddialar var. Bu uygulamanın yapılmasının amacı kişiler cezaevine girerken onurlarının kırılmasıdır ve dirençlerinin düşürülmesine yöneliktir. Bu iş, hukuk devletinde, o sizin bahsettiğiniz "adalet yüzyılı" denilen hukuk devletinde, hukukun üstünlüğünün söz konusu olduğu bir devlette mümkün değildir, yapılamaz. Yine, aynı şekilde, Fatoş Pınar Türker ifadelerinin devamında avukatı olmadan, kamera bağlantısıyla bir savcı tarafından sorgulandığını sonra da çocuklarıyla tehdit edildiğini ifade ediyor. İşte, "Sen bekâr bir kadınsın, çocukların var. Sen burada kalınca çocuklarını da devlet kurumları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı alır." diyerek direncini kırmak üzere yasak sorgu yöntemlerinden birini uyguluyor. Adalet yüzyılı bu mu? Nerede bahsediyoruz hukukun üstünlüğünden? Yani bunların hepsi münferit birkaç olay olsa desek ki "Ya, işte, o savcı öyle yapmış." Aslında, görevin kötüye kullanılması, görevin gereğinin yerine getirilmemesi olarak değerlendirilebilir ama bu maalesef son dönemde yaygınlaşmış bir uygulamadır. Adaletin, yargı mekanizmasının bugün Türkiye'de sistematik bir durumu yasak sorgu yöntemlerinin uygulanmasıdır.
Şimdi, bir başka şey, mesela, Antalya'da yürütülmesi gereken ama İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle yürütülen bir soruşturmada şüpheliye ait telefon kayıtlarındaki görüntüler basına servis ediliyor veya internete servis ediliyor. Bu görüntü kimde? Ya poliste ya savcıda. Bu görüntüyü kim, nasıl, niye servis ediyor? Az önce bahsettiğim tutuklu olan şüpheliler üzerinde etkin pişmanlık adı altında iftiraya zorlamak için servis ediliyor. Şimdi, bunlar yokmuş gibi yargı paketi gelmiş "30 madde, adalet yüzyılı, hukukun üstünlüğü, makul sürede yargılanma..." Hepsi hikâye arkadaşlar, affedersiniz ama hepsi hikâye. İşin özünde bunlar yok. İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturmasında Ekrem İmamoğlu'na yönelik iddianame dokuz ay sonra yazıldı, bir yıl sonra duruşmalar başladı. Ya, sen 16 milyonluk bir şehrin belediye başkanını tutukluyorsun, sonra iddianamesini dokuz ay sonra yazıyorsun, bir yıl sonra mahkeme önüne çıkarıyorsun. Böyle adalet olur mu arkadaşlar ya? Siz eğer bu soruşturmayı yaptıysanız, tutuklama kararı verdiyseniz elinizde ciddi deliller olması lazım. Ciddi deliller varsa bir hafta sonra, bilemediniz iki hafta sonra, hadi bir ay sonra iddianameyi yazıp şüphelileri yargı önüne çıkarmanız lazım. Bunların olmadığı yerde ne makul sürede yargılanma hakkının daha etkinleştirilmesinden bahsedilebilir ne hukukun üstünlüğünden ne de adalet yüzyılından bahsedilebilir. Bu olsa olsa ancak adaletsizlik yüzyılı olur. Az önce bahsettiğim gözaltına alınan kişilerin dijital materyallerinde veya üzerlerinde elde edilen mahrem bilgiler, mahrem görüntüler, bunlar kişilerin namusuna emanet değildir arkadaşlar. Bunlar devletin namusuna emanettir. Devleti de siz yönetiyorsunuz. Bu devletin namusuna emanet olan bilgilere sahip çıkacaksınız, çıkmayanlar hakkında gereğini yapacaksınız. Yapmıyorsanız, bize burada adalet yüzyılı anlatmayacaksınız. Az önce kişilerin namusuna emanet değildir, bu bilgileri devletin namusu gibi koruyacaksınız dedik ama kozmik odayı bile koruyamayan bir iktidardan bahsediyoruz. Bunların ortaya saçılması herhâlde bu iktidar söz konusu olduğu zaman normal gibi geliyor sizlere de.
Son toplantımızdan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesine ilişkin soruşturmanın, yargılamanın duruşmaları başladı. Memlekette Adalet Bakanı değişti. Ana muhalefet partisinin yönetimi yargı eliyle değiştirildi. Ben önceki toplantılarımızdan birinde İBB iddianamesinden bir cümle okumuş ve bunu yazanın hukukçu olamayacağını ifade etmiştim. O cümle şöyleydi: "Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu CHP'yi ele geçirmek, Cumhurbaşkanı adayı olmak için desteklediği Özgür Özel'in Genel Başkan seçilmesini sağladı." Ya, bu cümle bir yargı mensubunun bir iddianameye yazabileceği bir cümle mi? Tekrar söylüyorum: Bu cümleyi oraya koyan hukukçu olamaz. Bu soruşturmanın başındaki kişi başsavcıyken Türkiye Başsavcısı gibi yetki kullanıyordu yani her soruşturmayı kendi başsavcılığı bünyesinde, her konuyu kendi başsavcılığı bünyesinde soruşturmaya konu ediyor, oradan Türkiye'nin dört bir yanına gözaltı kararı, arkasından tutuklama talepleriyle soruşturmaları yönetiyordu. Şimdi, bu kişi Adalet Başsavcısı oldu, dosya takip ediyor, delil inceliyor, dosya karıştırıyor, çıkıyor, yargı kararları hakkında televizyonda, kameralarda, yargı kararlarından beş dakika sonra, on dakika sonra yorum yapıyor, savunma yapıyor. Bakan gibi değil, hâlâ savcı gibi davranıyor ama savcılık nosyonuyla Adalet Bakanlığı yapılamaz arkadaşlar, Adalet Bakanlığı başka bir nosyon ister.
Bugün Türkiye'de bürokratik yargısal vesayet kurulmuş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan 30 Nisan 2025'te bir konuşmasında -herkes şahittir, hatırlar- "Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP'li telef olup gidecek?" şeklinde bir açıklama yaptı. Hayırdır, Türkiye'de serbest seçimler kalktı da bizim mi haberimiz olmadı? Erdoğan yine 25 Kasım 2025'te "Bu ülke yargı ülkesidir." diye bir açıklamada bulundu Mecliste grup toplantısından sonra gazetecilerin, televizyoncuların uzattığı mikrofonlara. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanının yargı ülkesi ile hukuk devleti arasındaki farkı bilemediğini veya bilmeyeceğini kimse söyleyemez herhâlde ama burada bir bilinçaltının dışavurumu söz konusu. Niye öyle? Tavukçulara yargı kayyum atıyor, LPG'cilere kayyum atıyor, olmadı, ana muhalefet partisine kayyum atıyor yani ne dedik?
CUMHUR UZUN (Muğla) - Kayyumokrasi.
İSMAİL ATAKAN ÜNVER (Karaman) - Kayyumokrasi, bürokratik yargısal vesayet var, "Ülke yargı ülkesi." diyenlerin kurduğu bir bürokratik yargısal vesayet var. Korkuyorum ki dün her şeyi FETÖ'ye havale etmişti siyasi iktidar, taşeron olarak FETÖ'yü kullanmıştı, en sonunda da "Aldatıldık, Allah affetsin." diyerek işin içinden sıyrılmıştı. Bugün yaşananlar da o günleri hatırlatıyor aslında ve bu o minvalde ilerliyor. "Biz olayın dışındayız." denilmesi de belki o "Allah affetsin." noktasına biraz daha yaklaştığımızı gösteriyor. Yine "Aldatıldık, Allah affetsin." sözlerini hep beraber duyabiliriz.
Şimdi, burada aslında Türkiye'de demokrasimiz en büyük krizlerinden birini yaşıyor. Elbette geçmişte darbeler oldu, darbelerin yarattığı antidemokratik ortamda seçimlerin yapılması veya sağlıklı, serbest seçimlerin yapılması bir dönem mümkün olmadı ama süreç içerisinde darbenin yarattığı, darbecilerin yarattığı, o serbest seçimlerin yapılmadığı, yapılamadığı dönemler halkın ferasetiyle, milletin ferasetiyle bir dönem sonra, bir müddet sonra aşıldı ancak bugün demokrasimiz en büyük krizlerinden birini yaşıyor. Bu serbest seçimlerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisine yönelik mutlak butlan davasını izleyen olaylardaki aslında temel çelişki Cumhuriyet Halk Partisinin içindeki bir çelişki, bir mücadele olmaktan öteye bir anlam taşıyor. Temel çelişki, demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşamak isteyenler ile baskıcı tahakkümcü bir otoriter rejim kurmak isteyenler arasındadır aslında. Halkın desteğini kazanmaktan, rıza üretmekten vazgeçmiş, bu yolda artık umudu kalmayan iktidar ve bileşenlerinin ancak muhalefetin yok edildiği, otoriter rejim kurarak iktidarda kalabileceğini düşünüyor olması bugünleri getirmiştir maalesef. Mutlak butlan kararıyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının demokrasi, hukuk devleti, insan haklarının hoyratça ayaklar altına alındığı bir rejime doğru yürüyüşü yeni bir aşamaya girmiştir. Bu dönemde artık muhalefet partileri olmayacak ya da olsa bile bu partiler iktidarın kabul ettiği partiler ya da bu partilerde kabul ettiği yöneticiler olacak. Muhalefet partilerinin seçim kazanma umutları bulunmayacak, varsa da yok edilecek. Türkiye'de bu anlamda şimdiye kadar görülmemiş bir otoriterlik dönemine girilmiştir. Hepimiz konuşuyoruz, hukuk devletinden, eski dönem alışkanlıklarımızdan, insan hakları gibi kavramlardan bahsediyoruz ama bu dönemde maalesef bunların hiçbir geçerliliği yok. Adalet ve Kalkınma Partisi bunların hepsini maalesef ki yok etti. Türkiye, belki de cumhuriyetin -az önce de ifade ettim- en derin krizlerinden birini yaşıyor. Ana muhalefet partisi fiilen kapatılmıştır. Bir seçim yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa bunun serbest, adil bir seçim olup olmayacağı maalesef belli değildir. Mutlak butlan bağımsız bir yargı kararı değildir, bir saray projesidir. Neden saray projesidir diyorum? Belki birçok arkadaşımız buna itiraz edecektir çünkü karar açıklandıktan kısa bir süre sonra Adalet Bakanı kameralar karşısına çıkıp kameralar önünde bu kararı savundu, o yüzden saray projesidir diyorum. Bıraksa, "yargı kararı" diyerek arkasında durmasa başka bir şey belki o zaman konuşulma ihtimali olurdu.
Türkiye'de kurulmakta olan bu rejimin en önemli özelliklerinden biri de vicdansızlığıdır. Bu anlamda, Türkiye'de -az önce söylediğim gibi- iktidara yapılan vicdanlı olma çağrısının da bir anlamı yoktur. Otoriter rejimler sadece muhalefetin ve halkın itiraz etmediği ve itaat ettiği bir yönetim kurmaz, aynı zamanda insanın değersiz olduğu bir yönetim inşa eder. Temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesi yanında, halkın temel ihtiyaçlarının; barınma, gıda, eğitim gibi ihtiyaçlarının görmezden gelindiği bir yönetim inşa eder, yoksa 20 bin lira verilerek emeklilere "Bir ay geçinin." denilebilir mi? Bu vicdansızlığın bir tezahürüdür. Yoksulluk sınırı altında bir maaşla memura yaşa denilebilir mi? Asgari ücret yoksulluk, açlık sınırının altında bırakılabilir mi? Meclis kapısında hak arayan mülakat mağduru özel eğitim kurumu çalışanı öğretmenler yerlerde sürünebilir mi? Ters kelepçeyle gözaltına alınabilir mi? Bu inşa edilen rejimin vatandaşın temel hak ve özgürlüklerine ve ihtiyaçlarına kayıtsızlığının göstergesidir. Otoriter rejimlerde insanın değeri olmadığından insanları kötü ve insanlık dışı muameleye tabi tutmak bir suç olarak görülmez. Suç -dikkat buyurun- rejime karşı gelmek, demokratik yollardan iktidarı ele geçirmeye çalışmaktadır. Az önce de ifade ettiğim İBB iddianamesinde yazılan, neymiş? "Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı aday olmak istiyormuş, ondan sonra suç örgütü kurmuş, CHP'yi ele geçirmiş, yolsuzluk yapmış falan filan." Şimdi AKP iktidarına boyun eğmeyen ve seçimleri kazanma olasılığı yüksek, seçilmiş bir yönetim yerine yargı kararıyla ana muhalefet partisinin yönetimine müdahale ediliyor. Bu, Türkiye'nin demokrasisizleştirilmesinde yargının oynadığı rolü bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Şimdi, bu butlan kararının neden olamayacağından da kısaca bahsetmek isterim çünkü az önce de ifade ettiğim gibi, Türkiye'nin en önemli demokrasi krizlerinden birini yaşıyoruz. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36'ncı Hukuk Dairesinin verdiği mutlak butlan kararında birinci sorun görevsizlik sorunudur yani Siyasi Partiler Kanunu'nun 21'inci maddesi siyasi partilerin kongreleri dâhil bütün seçimlerinin yargı gözetimi altında yapılacağını söyler, Anayasa’nın 79'uncu maddesi de bunu YSK'ye görev olarak verir ancak mevcut durumda Siyasi Partiler Kanunu'nun 121'inci maddesinde yer alan Siyasi Partiler Kanunu'nda hüküm bulunmayan hâllerde siyasi partiler hakkında Türk Medeni Kanunu ile Dernekler Kanunu'nun ilgili hükümleri kıyasen uygulanacağına dair hükümden faydalanılmıştır. Bu hükümden hareketle Türk Medeni Kanunu'nun 83'üncü maddesindeki "Dernek genel kurulların iptaline ilişkin genel kurul kararlarını yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlar saklıdır." hükmüne dayanılmakta ve hukuk mahkemeleri görevli sayılmaktadır ancak mahkemenin kendisini görevli sayarak bu kararı vermesi baştan yanlıştır çünkü Türk Medeni Kanunu'nun siyasi partiler için uygulayabileceği bir an için mümkün olsa dahi kıyasen uygulama Siyasi Partiler Kanunu'nda hüküm yoksa mümkün olacaktır ancak Siyasi Partiler Kanunu'nda 21'inci madde şunu söyler: Seçimin nasıl yapılacağını ilan ve itiraz sürelerini düzenler. Kongreye itiraz Siyasi Partiler Kanunu'nda düzenlenmiş, üstelik bu itiraz, seçim uyuşmazlıkları ivedi çözülmesi gereken uyuşmazlıkların olduğu için iki günle sınırlanmıştır. Kesinleşmemiş delillere dayanarak mutlak butlan kararı verilmiştir kararda. Hukuk mahkemesinin dayandığı ceza davası hâlâ derdest olup duruşma tarihi bellidir. Mahkeme ise sanki mahkûmiyet kesinleşmiş gibi iddianame içeriğini mutlak butlan gerekçesi olarak kullanmıştır. Bu masumiyet karinesiyle ve ceza ve hukuk mahkemelerin bağımsız değerlendirme zorunluluğuyla doğrudan çelişir. Ayrıca, burada "suç" diye atfedilen eylemler, iddialar Siyasi Partiler Kanunu'nun 112'nci maddesindeki suçu da karşılamamaktadır. Burada tarif edilen suç aslında delegelere menfaat temin etme değil, oy pusulası düzenlenmesi, sonuç tutanağının düzenlenmesi, oylamaya hile karıştırılması, sayıma hile karıştırılması gibi eylemleri kapsar. Bu karardan sonraki tüm kurultayların toplu iptali ise hukuken savunulamaz çünkü kurultayın iptali kurultay üyelerinin varlığını etkilemez, delegeler var olmaya devam eder ve kurultay çağrısı yapabilir ve bu çağrı defalarca, ilgili bahsedilen kurultaydan sonra üç defa daha yapılmış, iki defa daha yapılmış, olağanüstü kurultay toplanmış, onun üzerine olağan kurultay da yapılmış ve varsa böyle bir sakatlık bu olağanüstü ve olağan kurultaylarla giderilmiştir.
Tedbir kararı bir başka kabul edilemeyecek karardır. Tedbir, niteliği itibarıyla hüküm sonuçlarını doğuracak şekilde olamaz ve uyuşmazlığı çözebilecek nitelikte esasa ilişkin tedbir kararı verilemez. Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 391'de düzenlenen ihtiyati tedbir kararı uyuşmazlığa ilişkindir ama uyuşmazlığı ve davayı esastan çözecek nitelikte peşin hüküm doğuran tedbir kararı verilemez. Hâlbuki bu ihtiyati tedbir kararıyla peşin hüküm yasağı ihlal edilmiş ve tedbirin uyuşmazlığı değil, davanın esasının yerine geçecek davanın esası hâline geldiği bir yapı kurgulanmıştır. Amaç yirmi iki yıl sonra 2'nciliğe düşen iktidar partisinin karşısında ana muhalefet partisinin pasivize etmektir. Bütün bu çerçeve, hukuken seçim yargısının alanını daraltan ve seçim uyuşmazlıklarını hukuk mahkemelerinin karar verebileceği bir siyasi partiler ve seçim rejimi inşa edildiğini göstermektedir. Bu ise seçme ve seçilme hakkı güvenceleri bakımından çok ciddi ihlallerin olabilmesine zemin hazırlayabilir. Mesela, bu, hukukun temel prensiplerinden birisi olan seçim yargısı açısından ve genel hükümler açısından kesin hüküm dokunulmazlığını ihlal etmektedir. Türkiye'de bir seçim hukuku ve seçim yargısı bu kararla, bu kararın Yargıtayda da geçerlilik kazanmasıyla maalesef kalmayacaktır. Adli yargı eğer seçim işlerine karışırsa Türkiye'de hiçbir seçim sonuçlanamaz, kesinleşemez. Ana muhalefet partisinin yönetiminin asliye hukuk mahkemeleri tarafından belirlendiği bir sistem demokrasi değildir, hukuk devleti değildir. Bu ucube sistem maalesef tek adam rejimiyle belli düzeydeki bürokratların seçimlerle değişeceği öngörüldüğünden bugün kamuda hatta yargıda siyasetçiden daha siyasetçi bürokratlar, kamu görevlileri var. Şimdi, Adalet ve Kalkınma Partisinin sözcüleri, siyasiler açıklama yapıyorlar "Biz bu kararın ne içindeyiz ne dışındayız. Biz bu karara karışmıyoruz, yargının verdiği bir karar." diyorlar ama aslında öyle olmadığını kendileri de biliyorlar. Yargının verdiği bu karar Türkiye Cumhuriyeti hazinesinin milyarlarca dolar rezervine mal olmuştur. Az önce bahsettiğim emeklinin, işçinin, çiftçinin, memurun, esnafın hak ettiği bir yaşam sürmesine harcanması gereken para birkaç günlük veya işte, son bir yıldır, bir buçuk yıldır yaşanan krizlerle paradan para kazananlara, finans şirketlerine aktarılmasına sebep olmuştur. Bunun en büyük sıkıntısını da siyasetçi arkadaşlarımız çekmektedir, milletvekili arkadaşlarımız çekmektedir. İktidar partisi mensupları sahaya çıktıkları zaman, bürokrasinin yaptığı, yargı bürokrasinin yaptığı bu kararlarla maalesef, ne iktidarlarını ne kararlarını savunamayacak hâle düşmüşlerdir. O yüzden, muhalefet olarak biz sıkıntı çekiyoruz yargının bu uygulamalarından ama eminim ki iktidar partisi mensup siyasiler de çekiyor. Şimdi, davul siyasetçinin sırtında, tokmak bürokrasinin elinde. İktidara gelirken aslında Adalet ve Kalkınma Partisi bürokratik vesayetle mücadele edeceğini, bürokratik vesayeti ortadan kaldıracağını söyleyerek gelmişti. Bugün gelinen noktada bürokrasi siyasete de hâkim olmuştur, yargıya da hâkim olmuştur, bürokrasi her şeye hâkim olmuştur ve çektiğimiz sıkıntıların sebebinde de bürokratik vesayet sisteminin yeniden kurulması rol oynamaktadır ama "Suç bürokrasinin." deyip de burada Adalet ve Kalkınma Partisini veya siyasi otoriteyi, siyasileri temize çıkmak için bunu söylemiyorum, onların bu işe müdahale etmesi gerektiğini ifade etmek için söylüyorum. Bürokratik vesayet bugün Türkiye'de kurulmuştur ve her şeye müdahale etmektedir; tavukçusuna, LPG'cisine, gösteri yapan eylemcisine, herkese müdahale etmektedir. Siyasi iktidar buna "Dur!" demelidir, düşüncesini değiştirmeli, bürokratik siyasetin, siyasetin bürokrasi eliyle şekillendirilmesinin kendilerine fayda etmeyeceğini görmeli, müdahale etmelidir diyorum.
Teşekkür ediyorum.