KOMİSYON KONUŞMASI

HAKAN ŞEREF OLGUN (Afyonkarahisar) - Sayın Başkanım, Değerli Komisyon üyeleri; AK PARTİ "Hak, hukuk, adalet." diyerek iktidara geldi, bugün ise Avrupa Parlamentosunun Türkiye Raporu'nda Türkiye'deki yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü tartışmaları nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanının adı doğrudan yaptırım çağrılarıyla birlikte anılıyor. Bu durum, Türkiye açısından ağır bir itibar kaybıdır. İktidarın yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumak yerine uluslararası kamuoyunda siyasallaşmış bir yapı algısını güçlendirmesi, ülkemizin hukuk devleti karnesine, demokratik itibarına ve yatırımcı güvenine ciddi zarar veriyor. Bakınız, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir Adalet Bakanının adı Avrupa Parlamentosu raporunda doğrudan yaptırım çağrısıyla birlikte geçiyor. Bu tabloyu yaratan muhalefet değil, liyakati, kurumsal teamülleri ve yargı bağımsızlığını ortadan kaldıran siyasi anlayıştır. Hâl böyle olunca bir milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi olarak şahsımın cezaevi görüşmemin engellenmesini geçtim, Parlamentoda grubu bulunan İYİ Partinin Genel Başkanının cezaevi ziyaretinin engellenmesine de diyecek bir şey bulamıyorum. Normal şartlarda kıdem olarak Ankara Cumhuriyet Savcısı atanamayacak kişi Adalet Bakan Yardımcısı olursa hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor. Tıpkı "Ben de bir şeyler yapayım ki belki istediğim makamı kaparım." anlayışıyla, bir fotoğraf nedeniyle hakkımda fezleke düzenlenmesine şaşırmadım gibi atamalarda kural bırakmadınız, liyakat bırakmadınız. Hele ki son adli ve idari yargı yaz kararnamesi evlere şenlik, sonra da Türkiye'nin yargı sistemi uluslararası platformlarda tartışma konusu hâline geliyor. Ülkeye gelen dış sermayenin yüzde 82'si Avrupa'dan geliyor, sonra Avrupa Gümrük Birliği Anlaşması'nı yenilemiyor. Siz hukuktan kopmaya devam ettikçe ekonominin düzelmesini daha çok beklersiniz.

Bugün görüşmekte olduğumuz (2/3737) esas numaralı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ne gelecek olursak. Bu kanun teklifi sıradan bir teknik düzenleme değildir. Teklif, icra hukukundan ceza muhakemesine, idari yargıdan hukuk yargılamasına kadar yargı sisteminin temel unsurlarına müdahale eden bir paket niteliğindedir. Teklifin genel gerekçesinde yargının hızlandırılması, iş yükünün azaltılması ve Anayasa Mahkemesi kararları sonrasında ortaya çıkan boşlukların giderilmesinin amaçlandığı belirtilmekte ise de hukuk devletlerinde amaç yalnızca hızlı karar vermek değildir. Hukukun temel amacı adil karar vermektir. Adaletin gecikmesi nasıl bir sorunsa güvencelerden arındırılmış bir sürat anlayışı da aynı derecede tehlikelidir. Bu teklifin temel sorunu da burada ortaya çıkmaktadır. Teklifin birçok maddesinde usul ekonomisi ile temel hak ve özgürlükler arasında korunması gereken denge bozulmuştur. Dosya sayılarını azaltmak amacıyla vatandaşın hak arama özgürlüğü daraltılmakta, kanun yolu güvenceleri sınırlandırılmakta ve bazı durumlarda hukuk devleti ilkesinin özü zedelenmektedir.

Öncelikle, idare aleyhine verilen ilamların icrasına ilişkin düzenlemeye değinmek istiyorum. Mahkemeyi kazanmış bir vatandaşın hakkını tahsil edebilmek için yeniden idarenin kapısını çalmak zorunda bırakılması kabul edilemez. Mahkeme kararları hukuk devletinin en güçlü güvencelerindendir. Mahkeme kararının uygulanmasını geciktiren her düzenleme vatandaşın adalete olan güvenini zedeler. İdari yargıda tek hâkim uygulamasının genişletilmesi de ciddi sakıncalar taşımaktadır. Kamu görevlilerinin özlük hakları, öğrencilerin eğitim hakları, disiplin cezaları ve bireylerin devlet karşısındaki konumu gibi uyuşmazlıklar yalnızca parasal değer üzerinden değerlendirilemez. Heyet hâlinde yargılanan, farklı hukuki değerlendirmelerin ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir güvencedir. Bu güvenceyi zayıflatmak yargının niteliğini olumsuz etkileyebilir.

Teklifte kişisel verilerin korunması bakımından da ciddi sorunlar bulunmaktadır. Genetik verilerin yirmi yıl, dijital verilerin ise on beş yıl saklanması öngörülmektedir. Anayasa’nın 20'nci maddesi kişisel verilerin korunmasını temel hak olarak kabul etmektedir. Kaldı ki teklifin 15'inci maddesinde bilgisayar verilerinin adli emanete konulacağına dair bir düzenleme mevcut. Peki, bu ülkede adli emanet delillerin korunduğu yer mi, yoksa çalındığı yer mi? Ülke genelinde adli emanet depolarından altın, para, mücevher çalındığına dair haberlerin üstüne bir de şunu hatırlatayım: Adana Adliyesinde görevli bir hâkim, pandemi döneminde nöbetçiyken adli emanetten metamfetamin almış, üstelik bir cumhuriyet başsavcı vekili ve iki hâkimle birlikte uyuşturucuyu kullanarak adliye içinde parti düzenlemiştir. Yani bu tabloya göre sizin adli emanete koydurduğunuz delili muhafaza etme ihtimaliniz sıfır. Siz daha adli emanetteki uyuşturucuyu koruyamıyorsunuz, şimdi kalkıp bilgisayar verilerinin güvende olduğunu mu söyleyeceksiniz? Bu düzenleme kâğıt üzerinde ne kadar iyi görünürse görünsün uygulamada karşılığı olmayacaktır. Çünkü sorun kanuni eksiklik değil, kurumsal çürümedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarında da kişisel verilerin saklanmasının ancak zorunlu, ölçülü ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması hâlinde mümkün olabileceği vurgulanmaktadır. Bu kadar uzun saklama süreleri bakımından yeterli gerekçe ortaya konulmamıştır. Özellikle, genetik veriler kişinin yalnızca bugünkü değil, gelecekteki biyolojik özelliklerini de ortaya koyabilecek hassas verilerdir. Veri güvenliğine ilişkin güvenceler güçlendirilmeden böylesine uzun süreli saklama rejimlerinin kabul edilmesi doğru değildir.

Değerli Komisyon üyeleri, teklifin en problemli hükümlerinden biri Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308'inci maddesinde yapılan değişikliktir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz süresi, sanık aleyhine bir aydan üç aya çıkarılmaktadır. Ayrıca, katılan veya suçtan zarar görenlere de bu konuda istem hakkı tanınmaktadır. CMK 308 olağanüstü bir kanun yoludur. Olağanüstü kanun yollarının temel özelliği istisnai olmalarıdır ancak teklif olağanüstü kanun yolunu olağan hâle getirmektedir. Kesinleşmiş veya kesinleşmeye yaklaşmış kararların daha uzun süre tartışmalı kalmasına neden olacak bu yaklaşım hukuki güvenlik ilkesini zedeleyecektir. Bir hukuk devletinde bireyler kararların hangi noktada kesinleşeceğini bilmek zorundadır. Hukuki güvenlik ilkesi bunu gerektirir. Üç aya çıkarılan süre ve genişletilen başvuru imkânı yargısal istikrarı zayıflatacaktır.

Teklifin en çok tartışılması gereken düzenlemelerinden biri de Hukuk Muhakemeleri Kanunu 107'nci maddesinin tamamen yürürlükten kaldırılmasıdır. Belirsiz alacak davası kurumu yıllardır özellikle işçilik alacaklarında, destekten yoksun kalma tazminatlarında, trafik kazalarında ve hesaplama gerektiren uyuşmazlıklarda vatandaş lehine önemli bir güvence oluşturmuştur. Birçok durumda davacının alacağının tam miktarını dava açarken bilmesi mümkün değildir. Sorunlar varsa bunlar uygulamayla veya madde üzerinde yapılacak revizyonlarla giderilebilir ancak kurumu tamamen ortadan kaldırmak hak arama özgürlüğü açısından ciddi riskler doğurmaktadır. Anayasa’nın 36'ncı maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü yalnızca mahkemeye başvurabilme hakkı değildir, kişinin hakkını etkili biçimde ileri sürebilmesini de kapsar. Belirsiz alacak davasının kaldırılması özellikle ekonomik olarak daha zayıf durumda bulunan vatandaşların yargıya erişimini zorlaştıracaktır. Kısmi davaya ilişkin getirilen yeni sistemin aynı konumu sağlayacağı yönündeki değerlendirmeler de yeterince ikna edici değildir çünkü birçok uyuşmazlıkta alacağın gerçek miktarı ancak bilirkişi incelemesi sonrasında ortaya çıkmaktadır. Bir defalık talep artırımı her zaman yeterli olmayacaktır.

Değerli Komisyon üyeleri, teklifin en ciddi anayasal sorunlardan biri HMK'nin 371'inci maddesinde yapılan değişikliktir. Düzenlemeye göre ilk derece mahkemesinin yalnızca görevsiz veya yetkisiz olduğu gerekçesiyle bozma kararı verilemeyecektir. Bu hüküm ilk bakışta usul ekonomisini sağlamaya yönelik gibi görünmektedir ancak hukuk tekniği bakımından son derece sakıncalıdır çünkü görev konuları Türk hukukunda kamu düzenine ilişkindir. Bu husus Yargıtay içtihatlarında istikrarlı biçimde kabul edilmektedir. Görev kuralları tarafların iradesine bırakılmış hükümler değildir. Mahkeme görevli olup olmadığını yargılamanın her aşamasında resen gözetmek zorundadır. Görev kurallarının kamu düzenine ilişkin olmasının nedeni, yargılama yetkisinin doğru mahkeme tarafından kullanılmasını sağlamaktır. Bir mahkemenin görevli olmadan karar vermesi yalnızca usul hatası değildir, aynı zamanda kanuni hâkim ilkesinin ihlali anlamına gelir. Anayasa’nın 37'nci maddesi hiç kimsenin kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamayacağını açıkça hükme bağlamaktadır. Eğer görevli olmayan bir mahkeme uyuşmazlığı karara bağlıyorsa burada doğrudan doğruya anayasal güvence ihlali söz konusudur. Bu nedenle, görev hususunun Yargıtay denetimden çıkarılması kabul edilemez. Kamu düzenine ilişkin bir konuda temyiz denetiminin sınırlandırılması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Usul ekonomisi adına kamu düzenine ilişkin denetimden vazgeçilemez. Eğer görevli olmayan mahkemenin verdiği karar sırf dosya sayısını azaltmak amacıyla konulacaksa bu yaklaşım hukuka aykırılığı meşrulaştırmak anlamına gelir. Hukuk devletinde amaç yalnızca dosyaları kapatmak değildir, amaç hukuka uygun karar vermektir. Bu nedenle, Hukuk Muhakemeleri Kanunu 371'de öngörülen düzenleme yeniden değerlendirilmelidir.

Teklifin Türk Borçlar Kanunu 55'e ilişkin düzenlemesi de ayrıca sorunludur. Destekten yoksun kalma ve çalışma gücü kaybı tazminatlarında faiz başlangıcının değiştirilmesi mağdur aleyhine sonuçlar doğurabilecektir. Türkiye'de yargılamaların yıllarca sürdüğü dikkate alındığında zarar gören kişinin uğradığı ekonomik kaybın tam olarak giderilmesi gerekir. Tam tazmin ilkesi bunu gerektirir, aksi hâlde, zarar gören kişi 2'nci kez mağdur edilmiş olacaktır.

Sonuç olarak, bu teklif içerisinde olumlu hükümler bulunmakla birlikte, özellikle Hukuk Muhakemeleri Kanunu 107, 371; Ceza Muhakemesi Kanunu 308; kişisel verilen uzun süre saklanmasına ilişkin hükümler ve idari yargıda tek hâkim uygulamasının genişletilmesi ciddi anayasal ve hukuki tartışmalar içermektedir. Yargının etkinliği önemlidir ancak etkinliği adına hukuk devleti ilkelerinden vazgeçilmemelidir. Adaletin ölçüsü hız değil, hukuka uygunluktur. Bu nedenle, teklifin hak arama özgürlüğünü daraltan, kanun yolu güvencelerini zayıflatan ve kamu düzenine ilişkin denetimi sınırlandıran hükümlerinin yeniden değerlendirilmesi ile kamuoyunda "IBAN mağdurları" olarak bilinen ve Türk Ceza Kanunu 158'inci maddesini ilgilendiren durumla ilgili bir düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Son olarak, içinde bulunduğumuz yüzyılı adalet yüzyılı ilan eden değerli Nurettin Alan Vekilimin kıymetli buluşu için kutluyor, hepinize saygılar sunuyorum.

Teşekkürler.