KOMİSYON KONUŞMASI

İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Sayın Başkan, teşekkür ediyorum.

Komisyonumuzun değerli üyeleri, Adalet Bakanlığının ve bağlı kurumların kıymetli temsilcileri, Değerli Noterler Birliği Başkanımız; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, Noterler Birliği Başkanımıza da hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum seçimlerinin.

Değerli milletvekilleri, bugün önümüzde yine bir yargı paketi var. Adı büyük, gerekçesi tanıdık, iddiası ise aynı: Yargılamalar hızlanacak, dosyalar azalacak, mahkemeler rahatlayacak, vatandaşın adalete erişimi kolaylaşacak. Elbette yargının etkin işlemesi önemlidir, elbette makul sürede yargılanma, usul ekonomisi ve dosya yükünün azaltılması hukuk devletinin göz ardı edemeyeceği başlıklardır lakin adalet yalnızca dosya kapatmak değildir sayın milletvekilleri. Mahkemelerin iş yükünü azaltmak, tek başına vatandaşın adalete eriştiği anlamına da gelmez ve gelmiyor. Bugün Türkiye'nin temel meselesi sadece mahkemelerin yoğunluğu değildir, asıl mesele vatandaşın yargıya olan güveninin her geçen gün biraz daha aşınmasıdır. İnsanlar artık mahkemelerin ne kadar hızlı çalıştığından önce adil çalışıp çalışmadığını sorguluyor. Kararların hukuka göre mi yoksa siyasi ve idari tercihlere göre mi şekillendiği tartışılıyor. Anayasa Mahkemesi kararlarının dahi uygulanmadığı bir iklimde hukuk devletinin geleceğine dair derin bir kaygı duyuluyor. Yargıya güvenmeyenlerin oranı bir yıl içinde yüzde 62,4'ten yüzde 71,6'ya yükseldiği, mahkemelere güvenin yüzde 41'den yüzde 34,1'e gerilediği "Mahkemelik olursam haksızlığa uğrarım." diyenlerin oranının yüzde 75'lerin üzerine çıktığı bir ülkede mesele, artık yalnızca takvim meselesi değildir arkadaşlar. Burada karşımızda açık bir güven ve meşruiyet sorunu vardır. Vatandaş mahkeme kapısında beklemekten elbette şikâyetçidir ama asıl korkusu beklemek değildir; asıl korkusu haksızlığa uğramaktır, güçlü ile zayıfın aynı kapıdan girip aynı muameleyi görmemesidir, mahkemenin bağımsızlığına inanamayacak hâle gelmesidir. Mahkemeye güvenmeyen bir toplumda yargılama hızlansa ne olur hızlanmasa ne olur? Güvenilmeyen kararın hızlı verilmesi adaleti büyütmez, haksızlığı çabuklaştırır. Vatandaşın beklediği şey, hızlı işlenen bir dosya numarası değil kararına güvenilen, önünde herkesin eşitlendiği, siyasetin gölgesinden çıkarılmış bir yargı düzeni. Ne yazık ki önümüzdeki teklif bu büyük ihtiyaca cevap veren bir metin değildir. Aylarca konuşulan ve on ikinci yargı paketi olarak vatandaşı beklentiye sokan kanun teklifi üzülerek ifade ediyorum ki dağın fare doğurması gibi bir teklifle huzura gelmiştir. Bu teklif bazı Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zorunlu sonucu olarak hazırlanmış düzenlemelerle yargı pratiğinde idareyi, hazineyi ve güçlü tarafları rahatlatan bazı teknik hükümlerin bir araya getirildiği parçalı bir metindir. Elbette noterlerle ilgili yapılan düzenlemeleri olumlu buluyoruz çünkü olayın paydaşları dinlendikten sonra onlar için uygun görülen bir kısım düzenlemelerin teklif metninde yer almış olması kıymetlidir ve değerlidir ama açık söylemek gerekirse on ikinci yargı paketi toplumun adalet beklentisini karşılayan bir reform değildir, eksiklikleri kapatmaya çalışan ama asıl yarayı tedavi etmeyen bir yamalı bohça misalidir.

Sayın Başkan, tam da bu noktada Komisyonumuzun dikkatine somut bir belgeyi sunmak isterim. Bugün Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreterliği tarafından hâkim ve savcılara bir yazı göndermiştir ve bu yazıda 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirilecek NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi sebebiyle Ankara'nın belirli ilçelerinde ve bu ilçelerde yer alan adli birimlerde görev yapan hâkim ve savcıların 6-12 Temmuz 2026 haftasında idari izinli sayılmalarının uygun görüldüğü belirtiliyor; bu, kendine güvenmeyen bir toplumun, kendine güvenmeyen bir devletin ancak yapabileceği bir iştir. Bu ülkenin hâkim ve savcılarının, adalet bekleyen milyonlarca vatandaşın beklentisi bir tarafta dururken sadece NATO'daki paydaşlarımıza şirin görünmek adına eğer siz yargı hizmetlerini aksatıyor ve duraksatıyorsanız burada getirdiğiniz teklifin hiçbir anlamı kalmıyor. Yargıyı bir şekliyle sisteme sokmak, yargılama sürelerini kısaltmak noktasındaki niyetinizin samimi bir niyet olmadığının en önemli göstergelerinden biri bu. Elbette uluslararası bir zirvenin güvenliği önemlidir, devletin diplomatik sorumlulukları da vardır, buna kimsenin itirazı olamaz ancak burada hukuk devleti bakımından görülmesi gereken ciddi bir çelişki vardır. Bir yandan önümüze "yargının etkin ve verimli işlemesi" başlıklı bir teklif getiriliyor; diğer yandan, yürütmenin protokol ve güvenlik takvimi sebebiyle Ankara'da yargının işleyişini doğrudan ilgilendiren bir idari izin planlaması yapılıyor. Buna Anadolu deyimiyle "Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!" denir arkadaşlar. Tam altı gün ya! Böyle bir uygulama kendine güvenmeyen bir toplumun ve devletin yapabileceği bir iştir oysa biz hem toplumumuza güveniyoruz hem de devletimize güveniyoruz. Bu aşağılık kompleksi size nereden geliyor? NATO ülkeleri Türkiye'ye gelecek diye olağanüstü hâl şartlarını ihtiva edecek düzenlemeler yapmak hangi aklın ürünü? Vatandaşa gelince "İş yükü var." deniliyor, temyiz hakkı daraltılırken "verimlilik" deniliyor, alacağını kazanan vatandaşa "Bir ay daha bekle." denilirken idareye "Mali külfet doğmasın." deniliyor ama yürütmenin takvimi söz konusu olduğunda yargının işleyişi buna göre yeniden düzenlenebiliyor. İşte bizim itirazımız tam da bu anlayışadır. Yargının etkinliği vatandaştan fedakârlık istenerek sağlanmaz. Yargının verimliliği ise hak arama yolları budanarak kurulamaz değerli milletvekilleri. Yargının etkinliği yürütmenin rahatlığına göre değil vatandaşın adalete erişimine göre ölçülür.

Değerli üyeler, bu teklifin önemli bir kısmı Anayasa Mahkemesinin iptal kararları üzerine hazırlanmıştır. Bu noktada yapılan işin bir bölümünü "reform" diye anlatmak da doğru değildir. Her Anayasa Mahkemesi iptali sonrasında yapılan buradaki düzenlemede "mış" gibi yapıyorsunuz diyoruz; evet, burada da yine "mış" gibi yapıyorsunuz, işin kenarından dolanmak suretiyle sadece Anayasa Mahkemesinin size vermiş olduğu süreler içerisinde bu düzenlemeleri gerçekleştiriyorsunuz oysa sorunların tam çözümü noktasında ciddi ve somut bir adım atmıyorsunuz. Anayasa Mahkemesi bir eksiklik tespit etmiş ise kanun koyucu da bu eksikliği gidermek zorunda. Bazı maddelerde iktidar hukuk devleti adına gönüllü bir reform iradesi ortaya koyduğu için değil anayasal zorunluluktan dolayı hareket ettiği bu teklifle bir kez daha görülüyor. O hâlde, bu teklif, Anayasa’nın işaret ettiği hak ihlallerini gerçekten gideriyor mu yoksa yalnızca kanun tekniği bakımından boşluk doldurup hakkın özünü yine eksik mi bırakıyor? Ben teklifin bütününe baktığımda ikinci ihtimalin daha kuvvetli olduğunu üzülerek ifade ediyorum ki görüyorum çünkü metin hak arama hürriyetini genişletmek yerine bazı alanlarda daraltıyor. Vatandaşın devlete karşı kazandığı alacağı tahsil etmesini kolaylaştırmak yerine geciktiriyor. İş kazası mağdurunun, işçinin, küçük alacaklının parasını enflasyon karşısında korumak yerine faiz başlangıç tarihi ileriye çekilerek kaybı yine mağdura yüklüyor. Hazineye ve güçlü tarafa sağlanan kolaylıklar vatandaşın hakkından daha önde tutuluyor.

Hukukta teknik görünen her düzenlemenin arkasında siyasi ve ahlaki bir tercih vardır. Temyiz yolunu kapatırsanız vatandaşın son denetim imkânını da ortadan kaldırırsınız. Tek hâkimle görülecek davalarının kapsamını genişletmeniz elbette bir ihtiyaçtan kaynaklanabilir, bunu da makul görüyoruz ancak heyet güvencesini zayıflattığınız bir ortamda aynı zamanda temyizi da ortadan kaldırırsanız o zaman hak arama yollarını kesmiş olursunuz, denetim faaliyetlerini maalesef sınırlamış olursunuz. Mahkeme kararını kazanan vatandaşa "Bir ay daha bekle." derseniz adaleti geciktirirsiniz, faizi karar tarihine çekerseniz mağdurunun alacağını eritir, hazineyi icra ihalelerinde teminattan muaf tutarsanız devlete vatandaş karşısında ayrıcalık tanırsınız. Bunların her biri ayrı ayrı teknik madde gibi görülebilir ama ortaya yan yana koyduğumuzda terazi çoğu yerde vatandaş lehine değil devletin ve güçlü tarafın lehine ayarlanmıştır Örneğin, idare aleyhine para alacağı davasını kazanan vatandaşın alacağını tahsil edebilmesi için önce idareye başvurması ve bir ay beklemesi öngörülüyor. Benzer şekilde, idari yargıda tek hâkimle görülecek davaların kapsamının genişletilmesi ve bazı uyuşmazlıklarda üst derece yargı denetiminin daraltılması da hak arama hürriyeti bakımından ciddi biçimde değerlendirilmelidir. Yargının iş yükünü azaltma ihtiyacı anlaşılabilir ancak bunun yolu vatandaşın idare karşısındaki güvencelerini zayıflatmak olamaz. Karar sayısını artırmak adına hem heyet güvencesini azaltıp hem de aynı pakette temyiz denetimini daraltamazsınız, bunun hak arama hürriyeti açısından bedeli ağır olur. Özellikle sınır dışı etme ve uluslararası koruma davaları bakımından bu mesele çok daha hassastır. Bu davalar sıradan idari uyuşmazlıklar değil, bu davalar doğrudan yaşam hakkıyla, işkence yasağıyla ve geri göndermeme ilkesiyle ilgilidir.

Nurettin Alan Bey dün bu konuyla alakalı bize bir izahta bulundu, bu yönüyle Komisyon Başkanımızı gerçekten tebrik ediyorum, bu toplantılar öncesinde paydaşlarla bizi yan yana getiriyor, teklif sahipleriyle bizi yan yana getiriyor, bu kanunlardaki genel gerekçe ve özel gerekçeler arkadaşlarımız tarafından bizlere paylaştırılıyor. Benim dün gördüğüm hadisede de uzunca süreden bu yana ilk imza sahiplerinin kanun metnine bu kadar hâkim olduğu bir toplantıyı dün icra ettik. Gerçekten her iki imza sahibi arkadaşımıza da teşekkür ediyorum

NURETTİN ALAN (İstanbul) - Sağ olun.

İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Ama Nurettin Bey, bugün beni Doğu Türkistan Uygur Heyeti ziyaret etti ve orada bir anne özellikle bu sınır dışı etme ve uluslararası koruma davaları bakımından yaşadıkları mağduriyeti ifade etti, "Türkiye Cumhuriyeti Doğu Türkistanlılar için, Uygurlular için ikinci vatandır, vatan; buraya biz 'vatan' diye geliyoruz ama geri gönderme ve sınır dışı etme hadiselerinde yaklaşık 35 arkadaşımızın mağdur edildiğini ifade etmek istiyoruz, biz onların hukukunun korunmasını istiyoruz." dedi. Şimdi, iktidar milletvekilleri olarak size, işte, burada tek hakimle verilecek kararın hiçbir temyiz imkânı olmaması sebebiyle çok büyük mağduriyetlere sebep olacağının bir örneğini ifade etmek açısından dile getiriyorum. Bakın, işkence var içinde, kötü muamele var, bir soykırım var; bunların hepsini kabul ediyoruz, bunlara ilişkin verilecek tek hâkim kararı temyiz de edilemediğinden kesinleştiği için büyük mağduriyetler yaşayabilirler. O yüzden bir kez daha bu hususu gözden geçirmenizi, en azından işkence yasağı ve geri göndermeme ilkesinde bir kısım düzenlemelerin bu hususlar da dikkate alınarak yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Şimdi, yanlış verilmiş bir sınır dışı kararı bir insanı işkenceye, kötü muameleye, hatta ölüme gönderebilir. Böyle ağır sonuç doğurabilecek bir alanda üst derece denetimini kaldırmak iş yükünü azaltma gerekçesiyle açıklanamaz çünkü burada bir insan hakkı ihlali var, bir hayat hakkı ihlali var. Burada azaltılan yalnızca mahkemelerin dosya sayısı değil, insan hayatına ilişkin yargısal güvencedir; bu hususun yeniden gözden geçirilmesini istiyorum.

Değerli üyeler, teklifin bir başka önemli yönü de faiz düzenlemelerinde ortaya çıkıyor. Farklı başlıklar altında aynı sonuç doğmakta, faizin başlangıcı geç tarihe çekilmekte, ödenecek tutar küçülmekte, kayıp ise alacaklıya, işçiye ve iş kazası mağduruna yüklenmektedir. Kanuni faiz düzenlemesinde Anayasa Mahkemesinin tespit ettiği sorun paranın değer kaybının telafi edilmemesiydi, bunun da sorumlusu kanun ve mevzuat değil iş bilmez iktidarınız, bu ülkede enflasyonu patlatan, tek haneli rakamlardan enflasyonu kalıcı hâlde çift haneli rakamlara çıkaran da akıldan, bilimden yoksun ekonomi politikalarınız. O yüzden mahkeme kanun koyucuya açıkça "Alacaklının parasının değer kaybını telafi edecek bir mekanizma kur." dedi fakat getirilen formül enflasyon karşısında alacaklının kaybını tam olarak karşılamaktan uzak. Orta vadeli programınızdaki, Merkez Bankasının öngörülerindeki, bütçede ifade ettiğiniz verilerin hepsini iki ay geçmeden yeniden revize ediyorsunuz. Kendi önünüzü göremediğiniz bir yönetim anlayışında Anayasa Mahkemesinin sizi son derece net uyarmasına rağmen yine burada formül olarak enflasyon karşısında alacaklının kaybını tam olarak koruyamadığınız açık şekilde ortaya çıkıyor. Enflasyonu yakalayamayan bir faiz kâğıt üzerinde koruma sağlar gibi görünür, uygulamada alacaklının hakkını eksik bırakır.

Çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma tazminatlarında getirilen düzenleme ise daha hassas. İş kazası mağdurlarının, sakat kalan işçilerin, hayatını kaybeden bir kişinin geride bıraktığı eşinin ve çocuklarının tazminatında faiz başlangıcını karar tarihine çektiğinizde dava ile karar arasında geçen yılların yükünü mağdura yüklersiniz. Gerekçede bunun tazminat yükünü ağırlaştırmamak için yapıldığı ifade ediliyor. Peki, bu tazminatları çoğu zaman kim ödüyor? Hiç şüpheniz olmasın ki sigorta şirketleri ödüyor arkadaşlar. O zaman bu düzenlemede kazanan, sigorta şirketleri; kaybeden, iş kazası mağduru, destekten yoksun kalan eş ve çocuklardır. Belirsiz alacak davasının kaldırılması ve yerine kısmi davada bir defalık talep artırımı getirilmesi de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Zaman aşımı bakımından bazı korumalar getirilmesi elbette olumludur fakat faiz meselesi açık bırakıldığında işçi ve mağdur yine dava tarihi ile bilirkişi raporu arasındaki dönemin faizinden mahrum kalma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Usul ekonomisi adına yapılan düzenlemeler maddi adaleti zedelememelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu paketin asıl büyük eksikliği ise toplumun doğrudan adalet beklediği alanlarda suskun kalınmasıdır. Bugün cezaevleri kapasitenin çok üzerinde bir yük taşımaktadır. Cezaevlerindeki doluluk artık yalnızca idari bir sorun değil aynı zamanda bir insan hakları sorunudur -bunun altını çok kalın çiziyoruz- çünkü cezaevlerinden öyle feryatlar yükseliyor ki bizim 309 bin olan kapasitemizde şu an itibarıyla 420 binin üzerinde tutuklu ve hükümlünün kaldığı hepimizin malumu, hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla, cezaevindeki tutuklu ve hükümlünün devlete emanet olduğunu, bu milletin emaneti olduğunu unutmamamız lazım. Onların insan onuruna yakışır bir şekilde orada infazının ve ıslahının sağlanması gerekiyor. Bu konuda da Bakanlığın acilen bir adım atması gerekliliğini ifade etmek istiyoruz ancak bu teklifte cezaevindeki yapısal sorunları çözecek, infaz sistemindeki adaletsizlikleri giderecek kapsamlı bir yaklaşım bulunmamaktadır. Şimdi, bu konudaki talepler niçin yükseliyor? Bu iktidar ağızlarının kamuoyunda yapmış olduğu açıklamalar nedeniyle yükseliyor.

Değerli milletvekilleri, hepinizin malumu, biz ramazanda Hâkimevi'nde Sayın Bakanın Adalet Komisyonu üyelerine Komisyon Başkanımızla birlikte vermiş olduğu iftar sofrasında bir kısım düzenlemelerin yapılacağını bizzat Sayın Bakanın ağzından duyduk ve geçtiğimiz hafta içerisinde Komisyon Başkanımız da bir kısım gelişmelerin olma ihtimalini ifade etti ama şunun hakkını teslim edelim: Bu konuda en son ve en az konuşan kişi Komisyon Başkanımız Sayın Cüneyt Yüksel Bey çünkü öyle şeyler oluyor ki öyle fısıltı gazeteleri... Sosyal medyaya bakarsanız IBAN mağduruydu, TCK 158'di, infazla alakalı düzenlemelerdi; biz, bunları gelişigüzel gazeteci dahi olmayan, sosyal medyada sadece beklenti içerisinde olan insanların duygularını sömüren insanların sosyal medya paylaşımından mı duymamız lazım, bu konuda daha hassas davranılması gerekmez mi? Çünkü infaz hukuku bakımından, cezaevindeki tutuklu ve hükümlüler açısından en ufak bir beklenti onları onarılmaz ve telafisi imkânsız zararlar doğurabilecek beklentilere sokuyor ve bugün itibarıyla Adalet Bakanlığının çalışması, değerli milletvekillerimizin teklif ettiği hususta dağ fare doğurdu açıklamasının yegâne sebebi bu söylentilerdir. Yoksa burada da hakkıyla yapılması gereken düzenlemeler var ama vatandaşın beklentileri farklı. Kamuoyunda konuşulan konulara ilişkin Komisyondan, Türkiye Büyük Millet Meclisinden beklentiler var. Toplumun uzun süredir dile getirdiği cezada adalet, infazla eşitlik talebi yine görmezden gelinmiştir. Kulakları çınlasın, Fethi Uzun... Fethi Şimşek ağabeyimiz... Yine karıştırdık.

CUMHUR UZUN (Muğla) - Feti Yıldız.

İDRİS ŞAHİN (Ankara) - Feti Yıldız ağabeyimiz özellikle infazla alakalı... Fethi Şimşek, eski Ankara Başsavcımız, onunla karıştırdık, hakkını helal etsin. Bu konuda infazda bir kısım adımlar bekleyen vatandaşlarımızın sözüne itibar ettiği isimlerden biri olması sebebiyle Feti Yıldız'ı ayrı seviyoruz. On birinci yargı paketinde ve öncesinde kamuoyuna yansıyan açıklamalarının, yine, Bakanlığın ilgili isimlerinin, geçmiş bakanın ve bugünkü Bakanımızın söylemiş olduğu sözlerle beklentiye dönüşen bir kısım taleplerin bu teklif metninin içerisinde yer alması gerekiyordu. O yüzden "İnfaz kanunumuz yamalı bohçaya dönmüştür." ibaresi iktidar ve muhalefetin ortaklaşa kullandığı bir deyimdir dolayısıyla bu infaz yasasında köklü bir değişim yapmak; a'dan z'ye, sil baştan, yeniden bir infaz yasası yazmak 28'inci Dönemin onur meselesi olmuştur, görevidir, bunu mutlaka gerçekleştirmeliyiz. Bu konuda atılacak her türlü adıma, iktidar tarafından gelecek her türlü adıma biz YENİ YOL Grubu olarak destek vereceğimizi de buradan bir kez daha ifade etmek isterim.

"Cezada adalet, infazda eşitlik talebi görmezden gelinmiştir." derken benzer durumda olan kişilerin farklı infaz rejimlerine tabi tutulması, vatandaşın adalet duygusunu zedelemeye devam etmektedir. Özellikle 31 Temmuz Covid yasası mağdurları "Biz Anayasa’nın eşitlik ilkesi gereğince, bu Parlamentonun çıkarmış olduğu, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı tutum ve davranışı sonucunda mağdur edildik. Biz anayasal hakkımızı istiyoruz." diyorlar. Onların bu talebi geç de olsa mutlaka bu Parlamento tarafından düzeltilip yerine getirilmeli. Hukuk devletinde ceza kadar infazın da adil olması gerekir. Cezanın amacı intikam değil, adalettir. İnfazın amacı da belirsizlik içinde insanları ve ailelerini yıpratmak değil, hukuki öngörülebilirlik sağlamaktır.

Hasta tutuklu ve yükümlüler konusunda da ciddi bir eksiklik söz konusudur. Yaşam hakkını ve insan onurunu ilgilendiren meselelerde daha bağımsız, daha şeffaf, daha güvenilir bir değerlendirme sistemin kurulması gerekirken mevcut sorunlar olduğu gibi bırakılmaktadır. Adli Tıp Kurumunun atama kriterinde yapılan teknik düzenlemeler kurumun yapısal bağımsızlığına ilişkin tartışmaları ortadan kaldırmamaktadır. Cezaevinde kalamayacak durumda olan, ağır hasta insanların dosyalarında kamu vicdanını rahatlatacak, insan onuruna uygun, bağımsız bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Bir hukuk devletinin ölçüsü en güçlüye değil, en güçsüz durumdaki insana nasıl davrandığıyla ölçülür.

Bu ülkede yıllardır tartışılan KHK mağduriyetleri var, makul sürenin çok ötesine geçen yargılamalar var, uzun tutukluluk uygulamaları var, adil yargılanamadığı için ağırlaştırılmış müebbet alan kursiyer teğmenler var. Yüksek mahkeme kararlarının uygulanıp uygulanmayacağının dahi tartışma konusu hâline geldiği bir hukuk krizi var arkadaşlar, bunu görmemiz lazım. Bunun çözüm mercisi de hiç şüphesiz ki Parlamentodur. Milletin gözü de Adalet Komisyonunda ve Türkiye Büyük Millet Meclisindedir. Milletin bu haklı taleplerini cevaplandırması gereken, çözüm üretmesi gereken hiç şüphesiz ki bu Komisyon ve Parlamentonun ta kendisidir ancak Anayasa Mahkemesinin kararlarının bağlayıcılığı, Anayasa’nın açık hükmü olmasına rağmen bu kararların dahi uygulanmaması konusunda sessiz kalan bir siyasi iktidarın hukuk devleti konusunda topluma güven vermesi mümkün değil arkadaşlar. Hukuk devletinde mahkemeler arasında keyfî bir hiyerarşi değil, anayasal düzen içerisinde görev paylaşımı vardır. Eğer yüksek mahkeme kararları beğenilmediği için uygulanmazsa bunun bedelini yalnızca hukuk sistemi değil, bütün toplum öder ve hep birlikte şu an itibarıyla ödüyoruz arkadaşlar fakat bu pakette hukuk devletinin bu temel sorununa ilişkin ciddi bir adım maalesef göremiyoruz.

Değerli üyeler, bir başka önemli eksiklik ise dijital çağın suçlarına karşı gösterilen yetersizliktir. Bugün binlerce vatandaş sosyal medya üzerinden sahte yatırım vaatleriyle, kripto para dolandırıcılıklarıyla, sahte ilanlarla ve kiralık IBAN sistemleriyle mağdur edilmekte, organize suç yapıları teknoloji sayesinde her geçen gün daha karmaşık yöntemler geliştirmektedir. Bir yanda tüm birikimini kaybeden vatandaşlar var, diğer yanda birkaç bin lira karşılığında banka hesabını kullandırdığı için ağır ceza tehdidiyle karşı karşıya kalan vatandaşlarımız var. Şimdi, burada özellikle bir açıklamayı ifade etmek isterim: Sayın Abdullah Güler, hukukçuluğuyla, kişiliğiyle tanıdığımız, AK PARTİ'nin Grup Başkanı; üzülerek ifade edeyim ki bugün basına yansıyan bir açıklamasında "'IBAN mağduru' diye bir şey yok kardeşim, nereden çıkartıyorsunuz?" diyor. Değerli arkadaşlar, bizler bir yargılama yapılmadan, bir kesin hükme varılmadan IBAN mağduru olup olmadığına, kişilerin, hesabı kullanılan vatandaşların bunun kararını biz veremeyiz. "Ben mağdurum." diyor, "Ben kandırıldım." diyor, "Gerçek anlamda bu suçun faili değilim." diyor. Oysa kendi tanımına göre, bu şekilde IBAN'ı kullanılanların tamamının suça iştirak eden şerikler olduğunu ifade ediyor. Oysa bu konuda Bakanlığın ve geçmiş dönemde AK PARTİ'den ve diğer partilerden de iktidar ortaklarının IBAN mağdurlarının ve TCK 158 kapsamında bir düzenlemenin yapılacağı kamuoyuyla paylaşılmış durumda. Biz tabii ki burada uzlaşma sınırlarının genişletilmesi gerektiğine inanıyoruz 158'de, siz farklı bakabilirsiniz ama dün haklı olarak Komisyon Sözcümüz benim bir değerlendirmemde -bilirkişilik müessesesiyle alakalı- "Sayın Vekilim, tamamını toptan bir çuvala sokmanız doğru olmaz." dedi. Elhak, doğru söyledi çünkü genelini ifade eden bir konuşmayı yapmak bir hukukçuya yakışmaz. Orada gördüğümüz olumsuzlukları ifade ederken bir kriter koymamız, bir barem koymamız lazım ama iktidar sahiplerinin de tüm IBAN mağdurlarının hepsini suç işleyen şerikler olarak göstermesi de son derece yanlış olmuştur. Bu Bakan ile Grup Başkanının arasında bir görüş farklılığını ortaya koyan bir açıklamadır. O yüzden, asıl suç organizasyonlarını ortaya çıkartacak kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç duyulurken Türk Ceza Kanunu'nun özellikle nitelikli dolandırıcılık hükümlerinin günümüz dijital suç gerçekliğine uygun şekilde yeniden ele alınması gerekirken bu pakette buna dair ciddi bir düzenleme bulunmamaktadır. Meclis Genel Kurulundan geçmeden çünkü beklentiye siz soktunuz, bunun gereğini de siz yapmak zorundasınız iktidar ortakları. O nedenle, Parlamento komisyon çalışmaları sonrasında Genel Kurulda bu teklif yasalaşmadan Türk Ceza Kanunu'nun 158'inci maddesiyle alakalı makul bir çözümü getirmek zorundasınız. Vicdanlar bunu başka türlü kabul etmez, bu yargı paketini ne reform olarak görür ne de ihtiyacı gideren bir paket olarak. Biz size bu konuda muhalefette YENİ YOL Grubu olarak açık kapı bırakıyoruz, getireceğiniz düzenlemenin makul olması şartıyla, vatandaşların gerçekten mağduriyetini giderecek boyutta olması hâlinde Genel Kurul aşamasında da olsa destek olacağımızı ve bu düzenlemeye katkı sağlayacağımızı ifade etmek istiyorum. Yani suç değişmiş, yöntemler değişmiş, teknoloji değişmiş fakat iktidarın ceza politikası burada dolandırıcılık suçu itibarıyla değişmemiştir. Devlet, vatandaşını aldatmamalıdır. Sayın Adalet Bakanının ve Komisyon Başkanımızın IBAN mağdurlarına ilişkin düzenlemenin on ikinci yargı paketinde yer alacağı yönündeki açıklamalarını kamuoyu duymuştur. Bu insanlar beklediler, aileler bekledi, dosyası olanlar bekledi, haksız yere sanık sandalyesine oturtulduğunu düşünenler bekledi; "Bu defa çözülecek." denildiği için bekledi. Peki, sonuç ne? Yine yok. Yine milletin aklıyla dalga geçen bir iktidar var. Evet, devlet söz verip sonra susamaz arkadaşlar. Bakan konuşup sonra kanun teklifinde o başlığı unutamaz. Komisyon Başkanı beklenti oluşturup sonra vatandaşın önüne boş sayfa çıkaramaz. Vatandaşın devlete güveni tam da böyle aşılır.

Aynı şey infaz düzenlemeleri bakımından da geçerlidir. Cezaevinde bulunanlar ve yakınları her yargı paketinde umutlandırılıyor. "Bu defa bir düzenleme gelecek." deniliyor. Sonra teklif geliyor, yine yok. Olmayanları sayalım: 31 Temmuz Covid mağdurlarının anayasal eşitlik talebine ilişkin yapılmasını istedikleri düzenleme yok. Çek yasası mağdurlarının ekonomik suça ekonomik ceza yönündeki taleplerini karşılayacak teklif bu teklifin içerisinde yok. Burada sınırsız nafakaya ilişkin Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karar sonrasında Parlamentonun yapması gereken düzenlemeye dair en ufak bir teklif yok. KHK'liler sosyal ölüme terk edilmiş, yine unutulmuş. Adil yargılanamayanlar yine yok. İdari gözlem kurulu kararları maalesef yok. Şartlı salıvermenin geri alınmasına ilişkin taleplerde yapılması istenilen düzenlemeler bu kanun teklifi içerisinde yine yok. O yüzden, biz burada, özellikle şunu ifade edelim ki infaza ilişkin düzenlemelerin özellikle cezaevinde bulunanlar ve yakınları tarafından nasıl karşılanacağını iyi düşünerek hareket edelim. Aynı şey infaz düzenlemeleri bakımından da bir öncesinde ifade ettiğim gibi olmadı, insanlar cezaevi kapısında, aileler telefon başında, anneler evlatlarından haber beklerken her defasında yeni bir beklenti oluşturup sonra onları yüzüstü bırakmak doğru değildir. Biz cezasızlık düzeni kuralım demiyoruz, bizim söylediğimiz çok açık, aynı durumda olanlara farklı muamele yapılmasın, hasta mahpuslar için insan onuruna uygun bir değerlendirme yapılsın, cezaevleri kapasite krizinden çıkartılsın, tutukluluk istisna olmaktan çıkıp cezaya dönüşmesin, insanlar belirsizlik içinde oyalanmasın.

Bu teklif bunlara da sadra şifa olamamıştır diyorum. Yine, sözümün sonunda, özellikle kanun teklifinin hazırlanmasında emeği geçen Bakanlık yetkililerine, birinci ve ikinci imza sahiplerine, emeği geçen Bakanlık ve ilgili kurumların yetkili kurullarına çok çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca -biraz önce de ifade ettim- bir gelenek hâline gelen bilgilendirme toplantıları için de Sayın Başkana ayrıca teşekkür ettiğimi ifade ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.