KOMİSYON KONUŞMASI

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şimdiden arkadaşlarımıza da sabır diliyorum, biraz uzun olabilir sorularım.

Her 2 hocamıza da ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Galip Hocam, sosyoduygusal gelişim ve önleyici yaklaşımlar konusunda çok güzel öneriler de getirdi, çok da önemli bir konu olduğuna inandığım için... Ama size daha çok PDR konusu üzerinden sorularım olacak. Hocamın da daha önce "Eskişehir'den Kahramanmaraş'a" diye bir makalesini okudum, bugün anlattıkları da bu çerçevedeydi zaten.

Sorularım kafamda da hazır, notlarım da var. Şimdi, Galip Hocam, Türkiye'de rehberlik servisleri bugün koruyucu, önleyici bir sistem gibi mi çalışıyor, yoksa kriz çıktığında müdahale eden bir yapı hâline mi geldi; onu sorayım. Bunun temel nedeni personel eksikliği mi, mevzuat mı, yoksa okul kültürü mü? Ben soruları sorayım beklemeden, hepsine belki cevap vermeyebilirsiniz ama en azından yazılı olarak o sorulara cevap almak isteriz.

Yine, bir psikolojik danışmanın çok sayıda öğrenciyle irtibatlı olması, onlara bakması, dinlemesi sağlıklı bir erken risk takibini imkânsız hâle getirir mi? Dünyadaki ideal öğrenci ve uzman PDR oranı nedir, bizde şu andaki durumu nedir, biliyor musunuz? Okullarda rehber öğretmenlerin asli işi psikolojik danışmanlık mı oldu, yoksa bürokratik görevler mi ağır basıyor?

Yine, şiddete eğilimli çocukların en kritik ortak özelliği nedir; öfke mi, yalnızlık mı, değersizlik mi? Sizden önce de 4 hocamızı dinledik, gerçekten hepsi birbirinden değerli sunumlar yaptı. Yine, Nilüfer Hanım'ın bir sunumunda; görünmez öğrenci profiline benzer şekilde, okuldan psikolojik olarak kopan öğrenciyi PDR uzmanı hangi davranışlardan anlayabilir? Akran zorbalığı yaşayan çocuklarda ilerleyen dönemde saldırganlaşma veya radikalleşme riski ne kadar büyüktür?

Yine, pozitif ebeveynlik eğitimi sizce devlet politikası hâline gelmeli mi? Biliyorsunuz, pozitif ebeveynlik ceza ve korku yerine karşılıklı saygıya dayalı, sağlıklı bir iletişimi ifade eder. Özellikle riskli bölgelerde zorunlu olarak ebeveyn eğitimleri uygulanmalı mı? Aile desteği ve ebeveyn katılımı üzerine çalışmalarınız var, biliyorum; Türkiye'de ailelerin okul rehberlik sürecine katılımı neden zayıf kalıyor sizce? Çocukların duygularını ifade etmeyi öğrenememesi ileride şiddet davranışlarına dönüşebilir mi?

Evet, PDR uzmanlarının dijital radikalleşme -hocanın da ifade ettiği gibi- ve siber zorbalık konusunda ayrıca eğitilmesi gerekir mi? Okul aidiyetini güçlendiren en önemli psikolojik unsur sizce nedir; öğretmen ilişkisi mi, akran ilişkisi mi, başarı hissi mi?

Yine, Türkiye Büyük Millet Meclisi bugün okul şiddetini azaltmak için yalnızca bir yasal düzenleme yapacak olsa öncelik hangi alan olmalı Hocam?

BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Şenol Hanım, o kadar soruyu ne kadar aklında tutarak cevap versinler?

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Notlarım var.

BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Verecek misiniz onları?

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Evet. Kayıtlara geçiyor Hocam.

Her okula tam zamanlı psikolojik danışman zorunluluğu getirilmeli mi? RAM'ların yani rehberlik araştırma merkezlerinin mevcut yapısı okul şiddeti ve psikososyal riskleri izlemekte yeterli mi? Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde ulusal bir psikososyal risk izleme sistemi kurulmalı mı?

Bunlar Galip Hocamaydı, esas uzun sorular Hilmi Hocaya. Yani sıkılmadınız inşallah.

Evet, Hilmi Hocam, size sorayım.

BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Hocaları düşündüğüm için şey yapıyorum.

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Yok, bunlar bizim raporumuz için önemli olduğuna inandığım sorular.

BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Çok doğru. Yazılı olarak da verelim hocalarımıza.

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Onu da söyledim baştan Sayın Başkan.

Evet, Hocam, sizce bugün Türkiye'deki çocuklar, gençler ideolojik olarak mı radikalleşiyor, yoksa anlamsız, yalnızlık, dışlanmışlık ve öfke üzerinden mi sürükleniyor? Gençlerin kendilerini değersiz hissetmesinde toplumdaki kutuplaştırıcı dilin etkisi var mı? Bugün siyasette, medyada ve sosyal medyada kullanılan kutuplaştırıcı dilin bu gençler üzerindeki etkisini neden yeterince tartışamıyoruz?

Yine, bu saldırılarda gerçekten yeni bir ideoloji mi var, yoksa dijital çağın yeniden paketlenmiş yabancılaşma ve psikopatoloji sorunları mı var? Manifestoların birbirine referans vermesi üzerinden küresel bir ağ tespiti yapıyorsunuz, yaptınız bugün. Peki, bu atıflar gerçek örgütsel bağı mı gösteriyor, yoksa internet çağında taklit kültürünün doğal sonucunu mu; akademik olarak bunu nasıl ayırıyorsunuz?

Bir makalenizde şiddetin ideoloji değil amaç hâline geldiğini söylüyorsunuz ancak aynı zamanda nihilist hızlandırmacılığın sistem karşıtı ideolojik bir meta yapı olduğunu savunuyorsunuz. Şiddet amaçsa bu yapıyı ideolojik olarak tanımlamak teorik bir çelişki olmuyor mu? Yine, makalenizde, Discord, Telegram, Roblox, TikTok, Minecraft gibi alanların radikalleşme zemini olabileceğini söylüyorsunuz. Peki, devletin çocukları koruma refleksi ile dijital özgürlükler arasında çizgiyi nereden çekeceğiz? Şimdi, Minecraft'ı mesela benim torunum da oynuyor, sizin çocuklarınız ve torunlarınız da oynuyordur eminim. Şimdi, Türkiye'de gençleri radikalleştiren en büyük unsur nedir; aile zayıflığı mı, sosyal medya mı, yalnızlık mı, şiddet kültürü mü? Bu olayları bireysel psikolojik sorun olarak mı görüyorsunuz, yoksa küresel dijital ağların etkisi daha mı belirleyici? Eğer bu saldırganlar gerçekten küresel nihilist ağların ürünü ise o zaman yalnızca polisiye tedbirlerle değil, eğitim sistemi, aile yapısı, dijital ekonomi ve sosyal medya algoritmalarıyla da mücadele edilmesi gerekmiyor mu?

Okullarda rehberlik servisleri ve psikolojik danışmanlık sistemi sizce bu yeni tehdide karşı yeterli mi? Öğretmenler ve okul idarecileri böyle bir risk taşıyan öğrenciyi nasıl fark edecekler?

Türkiye'de kolluk kuvvetleri ve istihbarat birimleri bu yeni nesil dijital radikalleşmeye karşı yeterince hazırlıklı mı? Sizce mevcut mevzuat bu tür örgütsüz ama dijital bağlantılı şiddet tehdidini önlemekte yeterli mi? Dijital platformların sorumluluğu sizce nerede başlamalı, özellikle çocukların korunması konusunda hangi adımlar atılmalı?

Siz sınır ötesi dijital ağlardan bahsettiniz biraz önce, Türkiye'de bu ağlarla mücadelede teknik ve insan kaynağı açısından yeterli kapasite var mı? Sizce Türkiye'de önümüzdeki dönemde okul güvenliği konusunda hangi somut tedbirler alınmalı? Çünkü bizim raporumuza da yansıyacak bunlar.

Kahramanmaraş'ta, Siverek'te ve diğer yerlerde fail çocukların ortak özelliklerine baktığımızda aile yapısı farklı; dijital yalnızlık mı, okul dışlanması mı, yoksa algoritmalar daha mı belirleyici? Bunları da değerlendirmek lazım. Sosyal medya şirketlerinin algoritmalarının çocukları daha sert içeriklere sürüklediğini düşünüyor musunuz, eğer düşünüyorsanız Türkiye'de bunun denetimi neden yapılamıyor? Biraz önce bahsettiniz aslında bazı konularda, siber istihbarattan bahsettiniz.

Notlarım olduğu için böyle arka arkaya soruyorum Sayın Başkan, kusura bakmayın.

Yeni nesil çetelerin çocuklara yedek aile sunduğunu o makalenizde okumuştum. Bu durumda bugün Türkiye'de en büyük eksiklik güvenlik politikası mı, aile politikası mı, yoksa gençlik politikası mı? Sizce mevcut eğitim sistemi çocukların aidiyet ihtiyacını karşılayabiliyor mu? Okullar artık çocukları koruyan alanlar mı, yoksa yalnızlaştıran yapılar hâline mi geldiler? Biraz önce Galip Hocayı da dinlediğimizde, sosyal bakımdan bakıldığında, sosyopsikolojilerinin düzgün işlemediğini de ortaya koydu. Evet, 12-16 yaş grubunun özellikle hedef hâline gelmiş bulunduğunu görüyoruz. Bu yaş grubunda devletin erken uyarı sistemi var mı? Okul, aile, rehberlik servisi ve emniyet arasında çalışan ortak bir mekanizma olmalı mı, var mı? Olmalı mı diye soruyorum.

Evet, radikalleşmenin artık ideolojik olmaktan çok duygusal aidiyet üzerinden yürüdüğünü düşünüyor musunuz? Gençler bir fikir için değil görünür olmak için mi şiddete yöneliyor? Çocukların oyun platformlarında çevrim içi istismar yöntemiyle suç ağlarına çekildiği ifade ediliyor. Türkiye'de güvenlik birimleri oyun platformlarını gerçekten takip edebiliyor mu, yoksa burada büyük bir kör alan mı var? Bugün çocukları en çok radikalleştiren unsur ideoloji mi, dijital yalnızlık mı, ergenlik krizi mi, sosyal dışlanma mı? Bunlar üzerinde durmamız gerekir.

Cezaevlerinin rehabilitasyon üretmediğini ve suçla yeniden temas riskini artırdığını ifade ediyorsunuz yine o makalenizde. Çocuk suçlular açısından mevcut sistem yeni suç ağları mı üretiyor? Sizce Türkiye bugün yeni nesil şiddet sorununu hâlâ asayiş problemi olarak mı görüyor? Oysa bu artık sosyolojik ve dijital bir güvenlik meselesi değil mi?

En son sorumu soruyorum: Bir çocuk radikalleşmeye başladığında ilk kırılma anı nedir, aileler ve öğretmenler hangi davranışları alarm kabul etmeli? Ailelere bugün özellikle vermek istediğiniz en önemli uyarı nedir? Son olarak, sizce bu mesele sadece güvenlik meselesi mi yoksa aynı zamanda eğitim, aile ve toplum meselesi mi diyorum, çok teşekkür ediyorum.

Çok uzun oldu, kusura bakmayın ama ben, Hilmi Hocanın makalesini okuduğum için ona göre notlarım vardı. BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Hocalarımdan şunu istirham ediyorum: Tabii, bütün bunların hepsinin not alınıp cevaplandırılması şu anda mümkün olmayabilir ama bize daha sonrasında yazılı olarak verirseniz biz onları da değerlendiririz. Öncelikle onu söyleyeyim ama şu anda Galip Hocam, öncelikle sizin cevap vermeniz gereken noktalarla ilgili size söz hakkı veriyorum.

Buyurun.

GAZİ ÜNİVERSİTESİ GAZİ EĞİTİM FAKÜLTESİ REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK ANA BİLİM DALI ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. GALİP YÜKSEL - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Şenol Hoca çok derinlikli sorular sordu, belli ki bu konulara biraz ilgi duyuyor, araştırmış. Ben yazdığım soruların bir kısmını cevaplandıracağım, diğerlerini soruları aldığım zaman ayrıntılandırabilirim.

Şimdi, okullarda öğrenci ve psikolojik danışman oranı literatürde genellikle 250'ye 1 gibi düşünülüyor. Bizde de bir Millî Eğitim Bakanımız "Biz 100 öğrenciye 1 psikolojik danışman atayacağız." dedi ama ertesi gün de görevden ayrıldı bildiğim kadarıyla ve bu gerçek olmadı. İdeali, 250 öğrenciye 1 psikolojik danışman atanması. Bunun dışında, Türkiye'deki oranı bilmiyorum açık konuşmak gerekirse yani en son kaç öğrenciye 1 psikolojik danışmanın düştüğü konusunda bir oran yok ama bunu netten kolaylıkla öğrenmemiz mümkün.

Şimdi, rehberlik servisleri ya da rehberlik hizmetleri belli bir anlayışı gerektiriyor. Öncelikle okul yönetiminin ve ilçe, il, merkez ve taşra teşkilatındaki yöneticilerin bu olaya inanması lazım; bu önemli. Şimdi, buna inanmadıkları zaman rehberlik servisleri, okulun en kuytu noktasında, öğrencinin ulaşmakta zorluk çekeceği bir konuma konumlandırılıyor. Dolayısıyla da oraya sadece sorunu olan öğrenciler başvurur gibi bir algı var. Oysa böyle düşünmemek lazım yani okulun işleyen, canlı bir noktasında olması gerekiyor. Okul yönetiminin de orada çalışan kişilerin okulun CEO'su gibi olduğunu düşünmesi lazım yani onlarla iş birliği yapması lazım; ortak sorunları inceleyip değerlendirmesi, uygun müdahaleleri geliştirmesi gerekiyor. Bu anlamda yani rehberlik servisi ile öğretmen arasındaki ilişkide okul müdürü bence aracı bir değişken. Okul müdürü ne kadar buna inanıyor ise öğretmenler de etkileniyor bundan ancak okul müdürü inanmıyorsa öğretmen de inanmıyor. O zaman, bir kenarda, sadece sınav sonucunda, tercih esnasında öğrencinin bu servise gitmesi gerekiyor, onun dışında uğraşmıyor.

Bir diğer konu... Şimdi, Hilmi Hocamız şiddet ve diğer konularla ilgili çarpıcı örnekler verdi fakat olayın bir başka yönü var. Mesela, Türkiye'de akran şiddeti Kıta Avrupası'ndan ve bizim gibi ülkelerden 2 kat fazla, böyle bir süreç de var yani okullarda hani bildiğimiz akran şiddeti -ki çocuğu olanlar bilirler bunu- biraz daha fazla. Hani burada başka güçler yerine biraz kendi doğamıza, kendi habitatımıza bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi, ebeveynlik, aile desteği... Evet, aile katılımı önemli yani ailenin ev temelli ya da okul temelli katılımını sağlamak mümkün. Burada da yine okul yöneticileri aktör olarak görev yapabilirler. Size bir oran vereyim: OECD ülkeleri arasında devletin her 1 çocuğun eğitimi için ayırdığı bütçede Türkiye sonlarda bir yerde ama bireysel, ailelerin ayırdığı bütçede Türkiye 1'inci yani anne-babalar çocuklarının eğitim alması için varını yoğunu veriyor -tırnak içinde- saçını süpürge ediyor. Yani uygun koşullar sağlanır ise velilerle iletişim kurmak mümkün; velileri gerek okula davet etmek gerek evde yapılacak etkinliklerde işin içerisine dâhil etmek... Ki bu olaylarda, biliyorsunuz, anne problemi kabul etmiyor; muhtemelen, bana göre annenin de sorunu var, burada annenin de incelenmesi lazım, o ailenin de incelenmesi gerekiyor. Mesleğim gereği bazen mahkemelerden raporlar geliyor; öyle raporlar ki ortada kalıyorsun; bakıyorsun, aile hasta yani aile hasta olduğu için üretilen çocuk da o sürecin bir devamı olabiliyor. Bu anlamda, ailelere yönelik hizmetlerde okuldaki psikolojik danışman ve okul yönetiminin birlikte hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bunun dışında "okula aidiyet" dedi hocamız, çok güzel bir soru. Demin söyledim, iki-iki buçuk yıldan bu yana bir araştırma yapıyoruz 4 arkadaşla "Okula ve eğitime öğrencilerimiz inanıyorlar mı?" konusunda. Nitel ve nicel 2 yayınımızı yurt dışına gönderdik, bir yıldan bu yana hakemlerde, bekliyoruz. Orada şunu gördük ki artık Türkiye'de eğitim bir dikey hareketlilik aracı olarak görülmüyor. Ben ilkokula, 1'inci sınıfa başladığım zaman önemli bir insan olurum diye okula gitmiştim ve heyecanlanırdım okula giderken, hep böyleydi Türkiye'de fakat son zamanlarda eğitime yönelik inanç zayıfladı. Ben inanmadığım zaman o dinin ibadetlerini yapıyor muyum? Kişi yapmıyor değil mi? O zaman, biz çocuğu okula zorunlu getiriyoruz, çocuk akademik etkinliklere dâhil olmuyor. Oysa okulun, çocuğun keyifle geleceği, sosyal etkinliklerin yapıldığı, gezilerin yapıldığı bir ortam hâline getirilmesi gerekiyor. Biz, çocuğu yuvarlama, karalama sınavlarına odakladık; performans odaklı bir anlayış, oysa yetkinlik odaklı bir bakış açımız olması lazım. Okul örgütündeki yöneticilerin görevlerini yapması lazım. Ne yazık ki şu tür olayları... Benim mesleğim gereği okullarla benim iletişimim oluyor bazen, okul müdürüne "Hocam, sizin okulunuzda tek ebeveynli kaç veli var?" diyorum "Biraz var Hocam." diyor. "Sizin okulda sosyal yardım alan kaç aile ve çocuğu var?" diyorum. "Hocam, var biraz." diyor. Şimdi, dikkat ederseniz, bu cevapları şurada, Ayrancı'da bir kafeye gitseniz oradaki amcalar da verir. Oysa, bir okul müdürünün okuldaki öğrencilerin profillerini kendi adı gibi bilmesi gerekir. Dolayısıyla da okula aidiyet konusunda okul müdürü, öğretmenler, psikolojik danışman öğrenciyi görmeli. Az önce söyledik, görülme önemli bir güdü yani çocuğu dikkate almalı bir birey olarak. Yani her çocuk değerlidir, rehberliğin temelinde de bu var. Biz bunu hep söylüyoruz fakat istediğimiz gibi etkili olduğumuzu söylemek zor. Yani şunu bilmesi lazım bir öğretmenin: "Ben matematikte fonksiyon öğretiyorum, İngilizcede 'present, past participle' öğretiyorum ama önce bu çocuk. Bu, yarın bir simitçi olabilir, bir hekim olabilir, bir başka yerde kasap olabilir. Bunun öz değerini korumam lazım." Değil mi? Dolayısıyla da böyle yapar isek okula aidiyet kazanılır ama okul öyle bir yarışa girmiş ki kim 1'inci oldu, dışarıda ilan ediliyor. Bana göre bunlar yasaklanmalı. "Okulda 2 tane yuvarlağı ben fazla karalamışım, ben 1'inciyim." Yani bunları çok abartmaya gerek yok; başarı odaklı, performans odaklı bir ödüllendirmeden biraz uzaklaşmamız gerektiğine inanıyorum. Yani çocuk okulda sosyal etkinliklerle öğretmeni, akranı tarafından kabul gördüğünü hissederse aidiyet gelişir.

Tüm bunlara rağmen -tekrar ediyorum- insan... Örneğin, son yıllarda dünyada bir "uyurgezer terörü" olayı gelişti; bilmiyorum, ilginizi çeken oldu mu? Bazı insanlar gece uyanıyorlar; bir yakınını öldürebiliyorlar, başkasına zarar verebiliyorlar, kumarhaneye gidip milyonlarca liralık borç yapabiliyorlar. Sonra, mahkemeye çıkıyor bu kişiler, ısrarla "Yok, biz yapmadık öyle bir şey. Ben ne kumarhaneye gittim ne de başka bir şey yaptım." diyorlar. Sonra görüldü ki beynin bir sorunu nedeniyle bu insanlar bazen böyle yapabiliyor. Böyle insanlar hep olacak toplumda ama bunlar çok istisnadır. Yani, okulda çocuklara zarar vermek, 15-20 kişiyi öldürmek gibi şeylerin önlenebilir, kontrol edilebilir süreçler olduğuna inanıyorum.

Millî Eğitim Bakanlığı, bence, hani, yönerge yazmak yerinde elindeki kaynakları değerlendirebilir. Nedir bu kaynaklar? İşte, rehberlik anlamında hazırlanan program nedir, bunu gerçekten okullar uyguluyor mu, okullar bunu uygulamıyorlar mı? Bu tür süreçleri iyileştirebilir. Artı, atamalarda "yeterlilik" "yetkinlik" ya da "liyakat" dediğimiz çok güzel kavramlarımız var, bunları dikkate almak lazım. Yani, biz hastaneye gittiğimiz zaman ana bilim dalı başkanına muayene olalım diyoruz, profesöre muayene olalım diyoruz; oysa, okulda çocuğumuzun öğretmeni hakkında hiçbir merak duymayabiliyoruz. Dolayısıyla da hem okul yöneticilerinin bilinçlendirilmesi gerekiyor, yetkin insanlardan atanması, sorumluluk verilmesi ve hesap verebilirliğin incelenmesi gerekiyor.

Yani, mesela, bu olayların birine karışan çocuğun bir görüntüsü var, siz de görmüşsünüzdür; bu çocuk sürekli tırnaklarını kalemle kanatıyor. Bunun basit bir açıklaması şudur: Bir insanın fiziksel gelişim ihtiyacını karşılamazsanız bir çocuğun saçını yolar çocuk, tırnaklarını yer, zarar verir tırnaklarına; bunun nedeni... Bırakın çocuk bahçede koşsun, oynasın, bu sorunu çözersiniz ama bu sorunu bilmiyorsanız çocuğu hastanelere götürürsünüz, psikiyatristlere götürürsünüz, ilaçlar alır, ortada kalırsınız bir veli olarak. Oysa bunun çözümü, bırakın çocuk bahçede oynasın. Bu sorunların büyük bir kısmı görülebilir, çözülebilir şeyler. Bence liyakatli, yeterli, yetkin insanlara ihtiyacımız var.

Bir de hocamızın bu rehber öğretmenler, işte, sosyal medya, internet... Bu konuyla da ilgili bir sunum vardı, ben hazırladım ama vaktinizi almamak için paylaşmak istemiyorum. Oradaki sunumda İngiltere merkezli, Londra'da The London School of Economics'in paylaştığı bir araştırmayı paylaştım sizlerle. 15 ülkede 15 makaleyi toplayarak Kıta Avrupa'sındaki ülkelerdeki bu bilişimle ilgili bizim tartıştığımız sorunu inceliyorlar ve bu araştırma sonucu bize şunu söylüyor: Bugün inandığımız çok şey mit yani gerçek değil, efsane. Yani, sosyal medyanın çocukları şiddete yönlendirdiği, onları şöyle yaptığı; bunların büyük bir kısmı kanıtlanamamıştır. Ve deniliyor ki: Burada asıl değişken öğrenci. Aynı içerikle 2 çocuk karşı karşıya kalıyor ama bir tanesi olumsuz etkileniyor, diğeri etkilenmiyor. Burada yapabileceğimiz şey ne? Çocukları okul öncesinden itibaren güçlendirmemiz lazım. Şu anda Amerika başta olmak üzere pek çok ülkede artık okul öncesinden itibaren "Sosyal medyada bir mesaj nasıl oluşturulur? Kimlerin ilgisini çekecek şekilde nasıl paylaşılır? O kişinin de o mesajı paylaşması için ne yapmanız gerekiyor?"u simülasyonla öğretiyorlar. Yani, bu korktuğumuz şeyi aslında çocuklara öğretmek gerekiyor. Buna okuldaki psikolojik danışmanların yeterliliklerini de ekleyip -Şenol Hoca'nın söylediği gibi- bunları belki ek bir eğitimden geçirmek mümkün olabilir farkındalıklarını artırmak için ancak bu araçların bu kadar suçlu olarak görülmesini ben çok... Hani, araştırma sonuçları da bunu gösteriyor, çok karamsar olmamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsana güvenip insanın yetiştirilebileceğine, eğitilebileceğine inanıyorum.

Ben, diğer soruları da sonra yazılı olarak iletirim.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN YUSUF BEYAZIT - Teşekkür ediyoruz.

Hilmi Hocam, buyurun.

TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. HİLMİ DEMİR - Teşekkür ediyorum.

Tabii, Şenol Hocam, sağ olsun, o kadar çok soru sordu ki biz bir kitap yazdık, herhâlde bir de bu sorular için ikinci bir kitap yazmam gerekecek, büyük ihtimalle. Dolayısıyla, burada zaten hepsini benim de cevaplandırmam mümkün değil ama dilerseniz....

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Makaleniz ilgimi çekti.

TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. HİLMİ DEMİR - Yok, okuduğunuz belli, dikkatli okumuşsunuz Sayın Vekilim.

ŞENOL SUNAT (Manisa) - Dikkatli okudum.

TOBB EKONOMİ VE TEKNOLOJİ ÜNİVERSİTESİ TARİH BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. HİLMİ DEMİR - Çok sağ olun.

Bizim için tabii bunların hepsi birer katkı ve cevaplandırılması gerekiyor. O yüzden, hani, belki bizden istenirse bunlara yazılı olarak, ayrıca, tek tek cevap vermekten mutlu olurum ama burada tabii birkaç tane hususu söyleyeyim geçeyim.

Şimdi, birincisi şu, sürekli söylediğiniz: "Şu mu, şu mu, şu mu etkili?" Biliyorsunuz, meşhur bir fıkradır: Temel ters yola girmiş, ondan sonra anons etmişler: "Dikkat, dikkat! Sürücüler dikkat etsin, bir sürücü ters yönde seyahat ediyor." Temel "Ula ne birisi, hepsi, hepsi." demiş. Şimdi, o hesap, bunların hangisi?

Bizim radikalleşmede bir küvet modelimiz var, hani, balonu söyledim, bir de küvet modelimiz var, o model şu: Bir küvet düşünün, küvete giden 4-5 tane musluk var ve bu musluklardan sürekli küvete su akıyor. Şimdi, nedir o musluklar? Birincisi, biz bunu kişisel (bireysel) hikâyeler olarak... Yani, kişinin travmaları, aileyle ilişkileri, okulla ilişkileri, her biri olabilir; bu, bireysel musluktur.

İkincisi, radikalleşmede grup dinamiklerini dikkate alırız. Yani kimlerle arkadaşlık ediyor, hangi sosyal ağlara takılıyor, neler konuşuyor, nasıl bir sosyal çevre oluşturuyor, grup aidiyetini, grup kimliğini nerede buluyor? Çünkü biraz önce aslında söylediğimiz şeylerin hepsi o nihilist ideolojide var, grup aidiyeti oluşturuyor. Hani, aileden kopuyor çocuk, okula bağlanamıyor ya, orada bir grup aidiyeti oluşuyor; suç çeteleri de böyle çalışıyor, o yüzden "Alternatif aileler kuruyor." diyoruz. Bir başkası mesela budur.

Başka musluklar vardır mesela onu şiddete iten; nefret, zorbalama gibi. Şimdi, dolayısıyla, hangisi etkili? Hepsi etkili. Bütün mesele bu muslukları kesebilmektir, muslukları kesersek küvet taşmaz yani balon da patlamaz. Biz bunlardan birini tercih etmek zorunda değiliz, eğer bir önleme yapacaksak hepsine dikkat kesilmek zorundayız ve hepsini bir arada tutmak zorundayız.

Bir başka bence sorularınızdaki... O önemli, burayı anlamak lazım. Hani, şiddet bir amaç, doğru, e, nihilist radikalleşme bir ideoloji, o zaman ideoloji bir şiddeti doğurur mu, doğurmaz mı? Aslında mesele şudur: Şiddet araç olmaktan çıkıp amaçsallaştığı zaman nihilist ideolojiler o şiddetin rasyonelleşmesini ve beslenmesini sağlayan birer ideolojiye dönüşüyor -yıkıcı ideoloji- yani artık çocuklar, gençler inşa etmek üzerine kurmuyor, tam aksine, şiddetin bizatihi kendisi ve şiddetin gösterimi çocuk açısından bir kimliğe ve ideolojiye dönüşmüş oluyor. O yüzden, bu nihilist ideolojilere dikkat çekilmemiz gerekir ve bu, yeni dünyanın en temel sorunlarından bir tanesi. Elbette ki dünya değişiyor ve biz o dünyanın içindeyiz. Hani, hep, meşhurdur, söylüyorduk ya, konuşuyorduk: "Dünya küresel bir köye dönüştü." E, koronada gördük nasıl bir küresel köye dönüşüyormuş, mikrop geldi, hepimizi buldu, hepimiz kapandık; dijital virüsler de öyle, şiddet de öyle, artık her yerde hepimizi vurabiliyor yani dünyadan yalıtılamıyoruz, maalesef, böyle bir şey yok.

Ha, o açıdan yalnız Minecraft'ı ayırmak lazım Sayın Vekilim, hani oyunlar diyoruz ya. Bizim derdimiz o değil, o yüzden örneklerini getirdim size, biz sadece oyunlardan bahsetmiyoruz. Bakın, bir gün belki girersiniz ya da danışmanlarınıza "Ya, şunları, o konuşulan yerleri bana bir bulun." deyin. Bunlar oyun yerleri falan değil, bambaşka bir dünyadan bahsediyoruz. O dünya o kadar pis bir dünya ki buraya giren birisinin üstüne bir şey bulaşmadan çıkması mümkün değil, sorunumuz o. Ha, aslında onunla ilgili çözüm yollarının hepsini siz de verdiniz. Yani nasıl mücadele edilmesi gerekiyor, bu konudaki yeterliliklerimiz neler? Maalesef, bu konuda yeterince, bu zamana kadar... Sadece şunu söyleyeyim: Hani devlet olarak da değil, hani sizler vekilsiniz, bence biraz da buraya yoğunlaşmakta fayda var. Ya, üniversitelerimiz ne yapıyor? Değil mi? Özel üniversitelerimiz ne yapıyor? Vakıf üniversitelerimiz ne yapıyor? Bakın, benim elimde dünya kadar çalışma var. Bu çalışmaların büyük bir kısmı Avrupa'da ve Amerika'da. Kimler finanse ediyor biliyor musunuz? Devlet falan finanse etmiyor, hepsini sivil toplum kuruluşları, STK'ler finanse ediyor. Genç radikalleşmesiyle ilgili çalışan, büyük kısımda çalışan kurumlar, özel STK'ler bunlara fon ayırıyorlar, devlet ayırmıyor sadece. Peki, bizde özel STK'ler ne yapıyor, sermaye ne yapıyor? Sermaye grupları niye gençlik radikalleşmesiyle ilgili herhangi bir enstitüyü, çalışmayı fonlamıyor, desteklemiyor? Değil mi? Yani sadece devlet, üniversite değil ki. O yüzden bence bizim sorunumuz hâlâ bu meseleyi ciddiye almamak. Hani birazcık bence herkesin ciddiyete ve ciddiye almaya ihtiyacı var. Ama hepsini not aldım, isteyeceğim de Komisyondan. Sanırım Sayın Başkan bize iletir bu soruları, hepsini tek tek inşallah cevaplamaya çalışacağız.