KOMİSYON KONUŞMASI

SABAHAT ERDOĞAN SARITAŞ (Siirt) - Teşekkürler Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli üyeler, değerli milletvekilleri, değerli bürokratlar; ben de hepinizi saygıyla selamlıyorum ama bunun bir kanun, bazı kanunlarda değişiklikten ziyade artık gerçek anlamda halkın sorunlarına temas eden... Maalesef her gelen kanun diğerini aratan bir pozisyondadır. Daracık zamanlara, kısıtlı sürelere sıkıştırılarak... Biz "Her ilgili meslek kanunları illa görüşülsün, halkla görüşülsün, Parlamentodaki halkı temsil eden vekillerle bu görüş alışverişleri yapılsın, ortak kanunlar hazırlansın." dedikçe Hükûmet "bazı kanunlar" diyerek, birçok kanunda değişiklik yaparak kendi lehine, kendi çıkarı çerçevesinde tekliflerle önümüze geliyor. Yani buradan, sözün özü, ne halkın cebini düşünen ne halkın gerçek sorununu düşünen; sadece kendini, maliyesini, çevresini düşünen kanun teklifleri... Bu teklif de o tekliflerden biridir maalesef. Bugün görüştüğümüz bu kanun teklifi de afet riski, yapı güvenliği ve sosyal konut gibi herkesin hassasiyet gösterdiği başlıklarla önümüze getiriliyor. Elbette güvenli yapı, nitelikli denetim ve barınma hakkı hepimizin ortak talebidir ancak bu teklifte -bugüne kadar baktığımızda- bu hedeflerin arkasına gizlenmiş başka bir yaklaşımı da görüyoruz. Bu teklif, sorunları gözetmekten çok, yetkileri merkezde toplayan; yerel yönetimleri, meslek odalarını ve yurttaşın kendisini sürecin dışına iten bir anlayışı kurumsallaştırıyor. Torba yasa yöntemiyle 17 aykırı kanunda değişiklik yapılıyor. Bu bile başlı başına Meclisin denetim yetkisini zayıflatan bir tercih meselesidir aslında. Ama esas sorun, bu değişikliklerin ortak yönü, Bakanlık ve TOKİ güçlenirken yurttaşın mülkiyet hakkı ve yerel demokrasinin geriletilmesidir. Örneğin tapu ve kadastroda dairelerin merkezî bir sistem üzerinden belirlenmesi öngörülüyor. Taşınmazın değerinin o mahallenin, o kentin gerçek koşullarından koparılarak Ankara'dan belirlenmesi, bunun bedelini kimin ödeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Dolayısıyla, bu bedel, yurttaşa ödetiliyor. Daha yüksek vergiyle, daha yüksek harçla ödeyecek vatandaş yine. Üstelik belediyelerin planlama yetkisi fiilen devre dışı kalacak.

"Sosyal Konut" başlığı altında getirilen düzenlemelere baktığımızda da benzer bir tablo var. TOKİ'nin sosyal konut ihaleleri 2027'ye kadar damga vergisinden muaf tutuluyor. Bu, sosyal konutu güçlendiren bir düzenleme değildir; bu, kamu eliyle inşaat sektörüne sağlanan açık bir vergi ayrıcalığıdır. Sosyal devlet, barınma hakkını vergiden muaf müteahhitler üzerinden değil; şeffaf, denetlenebilir ve kamu yararını esas alan politikalarla sağlar.

Teklifte bizi en fazla kaygılandıran başlıklardan biri de acele kamulaştırma yetkisinin genişletilmesidir. Sosyal konut gerekçesiyle, Bakanlık ve TOKİ eliyle özel mülkiyete acele kamulaştırma yolu açılıyor. Acele kamulaştırma istisnai bir araçtır; doğal, olağan bir uygulama hâline getirilemez diyoruz. İnsanların yaşadıkları yerlerden rızaları olmadan koparılması barınma hakkını güçlendirmez; aksine, mülksüzleştirme yaratır.

Apartman ve site yönetimlerine ilişkin düzenlemelerde de benzer bir yaklaşım var. Karar yeter sayıları düşürülüyor. Bu, teknik bir düzenleme gibi sunuluyor ama pratikte ne anlama geliyor? Azınlıkta kalan maliklerin, yaşlıların, dar gelirlilerin söz hakkının daha kolay bastırılması anlamına geliyor. Kentsel dönüşüm gibi ağır sonuçları olan kararlar daha az mutabakatla alınabilecek örneğin.

Çevreyle ilgili maddelere baktığımızda ise kamusal denetimin piyasaya devredildiğini görüyoruz. Çevre koruma, özel firmaların ticari faaliyetlerine indirgeniyor. Aynı firma hem hizmet veren hem denetleyen hem de ihbar eden konuma getiriliyor. Bu ne etik bir sistemdir ne de çevreyi korur. Çevre, kâr mantığıyla korunamaz diyoruz.

Zemin etütleri ve beton denetimine ilişkin maddelerde de benzer bir sorun var. Denetim güçlendiriliyor gibi görünüyor ama aslında denetim yapanlar sınırlandırılıyor. İzinler, kotalar, yüksek harçlar; bunun sonucu daha güvenli yapı değil, daha dar bir piyasa, daha az firma ve binlerce mühendis için işsizlik riski. Sorun, etüt yapanlar değil, etütlerin etkin denetlenmemesidir.

Son olarak afet alanlarına ilişkin düzenlemelere değinmek istiyorum. Afet konutlarının bulunduğu kamu taşınmazlarının bedelsiz devri ve satışına imkân tanınıyor. Afet bölgelerinde kamu arazileri gelir kapısı olarak görülmemelidir. Afet sonrası politika, ticari değil, toplumsal bir iyileşme perspektifiyle ele alınmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yerel yönetimlerin bağlı kuruluşlarının ve bunların doğrudan ya da dolaylı olarak çoğunluk payına sahip oldukları şirketlerin yine şirket veya kooperatif kurmaları, ortak olmalarının Cumhurbaşkanının iznine bağlanması, belediyelerin anayasal yetkililerinin fiilen budanması anlamına gelmektedir. Belediyeler yerel halkın ihtiyaçlarına hızlı ve etkin biçimde yanıt verebilmek için şirketleşme ve ortaklık modellerini bir hizmet üretim aracı olarak kullanmaktadır. Bu yetkinin genel ve mutlak bir merkezî izin rejimine tabi kılınması, yerinden yönetim ilkesini zayıflatan, mahallî idareleri idarenin bir alt birimi hâline getiren ve yerel demokrasiyi işlevsizleştiren açık bir yetki devridir. Seçilmiş yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinin tek kişinin onayına bağlanması, idari vesayeti olağanüstü bir denetim aracından çıkarıp sürekli ve siyasal bir müdahale mekanizmasına dönüştürmektedir.

Değerli Komisyon üyeleri, deprem gerçeğiyle defalarca yüzleşmiş bir ülkede zemin ve temel etütlerine ilişkin düzenlemelerin özü, yapı güvenliğini güçlendirmek olmalıdır. Ancak bu maddede yapılan şey, denetimi güçlendirmek yerine "zemin ve temel etüt kuruluşu" adı altında yeni bir idari izin ve yetkilendirme rejimi oluşturmaktır. Zemin ve temel etütlerinin hangi kapsamda, hangi yöntemle ve hangi bağımsız yapılar tarafından denetleneceği kanun düzeyinde açıkça tanımlanmamaktadır. Buna karşılık, meslek mensuplarının serbest çalışma alanı idari izinlere bağlanarak daraltılmaktadır. Oysa sorun, hizmetleri yapan kişi ve kuruluşların sayısı değil, yapılan işin bilimsel, tarafsız ve etkin biçimde denetlenmemesidir. Deprem güvenliği, bürokratik izinlerle değil; güçlü, bağımsız, şeffaf bir denetim sistemiyle sağlanabilir.

Özetle söylemek gerekirse, bu teklif yapı güvenliğini ve afet gerekçesiyle mülkiyet hakkını zayıflatan, yerel yönetimleri dışlayan, çevreyi piyasa ilişkilerine teslim eden ve yetkiyi merkezde toplayan bir çerçeve çiziyor. Buna itiraz ediyoruz. Biz barınma hakkını savunduğumuz için; mülkiyet güvencesini, yerel demokrasiyi ve kamusal denetimi önemsediğimiz için bu teklife karşı çıkıyoruz. Bu hâliyle teklifin geri çekilmesi, en azından acele kamulaştırma, TOKİ'ye tanınan ayrıcalıklar ve çevre denetiminin özelleştirilmesine ilişkin maddelerin yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyor, Komisyonu saygıyla selamlıyorum.