| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 14 .01.2026 |
KAMURAN TANHAN (Mardin) - Sayın Başkan, değerli katılımcılar, bürokratlar; hoş geldiniz.
Ben de aslında Türkiye'deki temel sorunun, yönetim sorununun Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminden kaynaklandığından ve uygulamasından biraz bahsetmek istiyorum. Hatırlanacaktır, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi parlamenter hükûmet sistemine nazaran daha hızlı, daha etkin, daha istikrarlı bir hükûmet sistemi olduğu iddiasıyla Türkiye'ye getirildi ve hayata geçirildi. Bu sistemin taraftarlarına göre Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilince kararlar bir kişi tarafından alınacağı için daha rasyonel, daha etkili, daha hızlı bir şekilde alınacaktı, koalisyon hükûmetleri de olmadığı için daha istikrarlı bir şekilde ülke yönetilecekti. Peki, öyle mi oldu? Elbette ki hayır, tam tersine, sistem hiç de rasyonel işlemiyor. Sistemde daha ilk günden itibaren pek çok fahiş hukuki hatalar yapıldı, sistem hiç de istikrarlı bir şekilde yürümedi. Sistemde çıkan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri hemen arkasından tekrar değiştiriliyor, tekrar tekrar düzeltiliyor. Daha da önemlisi, sistem, hiç de iddia edildiği gibi hızlı bir şekilde de çalışmıyor aslında. Cumhurbaşkanının çıkarması gereken kararlar, bunlar için öngörülen sürenin içinde çıkarılamıyor; kararların çıkmasında gecikme yaşanıyor. Temel sorun bu.
Şimdi, Türkiye Varlık Fonuna gelecek olursak, birçok açıdan eleştirilen bir kurum. Kimisi Varlık Fonunu Düyun-ı Umumiye olarak değerlendiriyor, kimisi Yönetim Kuruluna atanan kişiler üzerinden değerlendirmeler ve eleştiriler yapıyor, kimisi de şirketin zararı üzerinden eleştirmekte; bu örnekler çoğaltılabilir elbette. Türkiye Varlık Fonunda Cumhurbaşkanını aslında hem vesayet makamı hem de vesayete tabi makam olarak görüyoruz. Böyle bir şey olabilir mi? Burada oluyor tabii ki. 19 Aralık 2016 tarihli 6745 sayılı Kanun'la bu şirket kuruldu, ayrı bir tüzel kişiliği de var. Yine 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 37'nci maddesine göre söz konusu fon Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Türkiye Varlık Fonu arasındaki ilişki bir vesayet ilişkisidir; en azından hukuken böyle. Türkiye Varlık Fonu ypönetimi, anonim şirketinin yapısına ve işleyişine ilişkin usul ve esaslar 11 Eylül 2018 tarihinde 2018'de 162 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı'yla değiştirilen 13'üncü maddesine göre bu fonun yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanıdır. Görüldüğü üzere Cumhurbaşkanı hem vesayet makamı hem de vesayete tabi olan makamdır; açıkça kanununda düzenleniyor. Yine, 6741 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesinin (2)'inci fıkrasına göre üç yıllık stratejik yatırım planını ve yönetimi, yönetim kurulu tarafından hazırlanır ve Cumhurbaşkanının onayına sunulur. Buradaki Cumhurbaşkanının onaylama yetkisi yine bir vesayet yetkisidir. Oysa Cumhurbaşkanının onayına tabi olan işlem de yine Cumhurbaşkanının Başkanı olduğu Yönetim Kurulunun bir işlemidir. Kanunun 6'ncı maddesine bakacak olursak yine Varlık Fonu üzerinden Cumhurbaşkanına çeşitli denetim yetkileri vermiştir; bu yetkiler yine vesayet yetkisi niteliğindeki yetkileridir, denetlenen şey ise yine Cumhurbaşkanının Başkanı olduğu Yönetim Kurulu işlemi. Yani denetim makamı ile denetleme makamı aslında aynıdır, değişen bir şey yok. Cumhurbaşkanı, Türkiye Varlık Fonunun bir yandan Yönetim Kurulu Başkanı iken diğer yandan da fonun vesayet makamıdır. Aynı makamın hem vesayet makamı hem de vesayete tabi makam olması elbette bir garipliktir. Aslında böyle bir şey sadece idare hukukunun temel ilkelerine aykırı değil, akla ve mantığa da aykırı bir husustur. Ayrıca, belirtmek gerekir ki böyle bir vesayet denetiminin sağlayacağı bir yarar hiç olamaz, olmadı bugüne kadar, en azından kısa sürede bunu öğrenmiş olduk. Vesayet makamı ile vesayete tabi makamın aynı elde birleşmesi ortada bir denetimin olmadığını gösteriyor, o anlama geliyor aslında. Aynı kişi kendi kendini nasıl denetleyecek? Böyle bir denetimin göz boyamadan başka hiçbir fonksiyonu olamaz.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi uygulamaya girdiğinden beri biz hukukçular olarak her gün şunu söylüyoruz: İçinden çıkamadığımız, bazen anlayamadığımız, idare hukukunda nereye koyacağımı bilmediğimiz, şaşırdığımız yığınla uygulamayla karşılaşıyoruz. Bunlar hep idare hukukunun temel ilkeleriyle çatışıyor. Dönüp dolaşıp şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz: Bu düzenlemeleri yapanlar acaba idare hukukunun temel prensiplerini bilmiyorlar mı? İdare hukukunun en temel ilkelerinden biri idarenin kanuniliği ilkesidir. Bu ilke idare teşkilatı kurma yetkisinin idareye değil yasamaya ait olduğu anlamına gelir. İdare hukuku teorisinde idarenin teşkilatlanma yetkisi yoktur yani dolayısıyla Cumhurbaşkanın bir teşkilatlanma yetkisi yoktur, eğer öyle olursa sınırsız bir teşkilatlanma anlamına gelir; bu da hukuk devletiyle, demokrasiyle bağdaşmaz elbette ve idare böyle bir uygulama olursa sonsuza kadar büyür. Bu nedenle, Anayasa’ya idarenin kanuniliği ilkesi getirilmiştir, 123'üncü maddesi bunu açıkça düzenlemektedir.
Yine, dikkat çekici bir husus da pek çok Cumhurbaşkanı kararnamesinin çıkarıldıktan birkaç ay, birkaç hafta, hatta birkaç gün sonra değiştirilmesidir. Dahası, değişiklik yapan kararname dahi daha sonra tekrar değiştirilmiştir. Öyle bir şeyin olmadığını iddia edebilirsiniz, ben bir örnek vermek istiyorum. Örneğin, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nde şimdiye kadar onlarca ayrı Cumhurbaşkanı kararnamesiyle değişiklik yapılmıştır. İlk değişiklik söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin Resmî Gazete'de yayımlanmasından sadece beş gün sonra yapılmıştır, beş gün, 15 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle. O kararnameyle 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanan 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin tam 21 maddesinde değişiklik yapılmıştır, beş gün sonra 21 maddesinde değişiklik yapılmıştır. İşte, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemindeki istikrar ve dahası, devlet ciddiyeti buna denir; biz bunu tartışıyoruz, bunu görüyoruz.
Yeteneklerine güveniyoruz, ben de Ümit Hocam'a katılıyorum siyasetçilere ayrı tutarak tabii ki. Hepinizin yeteneklerine güveniyoruz çünkü Türkiye Varlık Fonuyla ilgili biraz kaynak taraması yaptığımda birçok beri karşıma çıktı. Örneğin, şirket yönetim kurulunun -yani Varlık Fonundan bahsediyorum- bünyesinde şahsi şirketler var. Sadece bir şahısla ilgili 5 tanesine baktım, yaklaşık her yıl, abartısız her yıl kârına kâr katmış, üstelik şirket sermayesi de artmış, yaklaşık 8-9 trilyon. Dolayısıyla, aslında siz özel sektörde çok başarılısınız ama devlet kurumu olunca 10,6 trilyon gibi bir zarar ortaya çıkmış olur. Eminim, iş hukuku açısından da değerlendirdiğinizde -İş Kanunu'nun 25'inci maddesi bunu düzenliyor- işveren, işçi için haklı nedenle fesihleri sayıyor. Bunlardan bir tanesi de işçinin kurumu ya da işvereni zarara uğratılmasıdır, üç aylık brüt maaşını esas alıyor. Şimdi, 10,6 trilyon bu kurumun yöneticilerinin üç aylık brüt maaşı değil mi? Eminim, sizin özel şirketiniz olsaydı, özel sektörde olsaydınız herkesin işine son verirdiniz çünkü ortada bir zarar söz konusu, şirketi zarara uğratma durumu var.
Yine, sayfanızdan aldım, Türkiye Varlık Fonu toplumsal yatırım politikasından aldım. Uzun vadeli kurumsal değer üretme ve itibarını güçlendirme hedefi doğrultusunda ekonomik büyümeye katkı sağlamak, toplumsal refahı desteklemek ve çevresel sürdürülebilirliği teşvik etmek amacıyla kamu ve özel sektörden bahsediliyor. Şimdi, nerede ekonomik büyüme; 10,6 trilyonluk zarar mı ekonomik büyüme? Toplumsal refah nerede? Bugün asgari ücretin insanca bir yaşama yetmediği bir süreçten, bir durumdan bahsediyoruz.
Yine, bu raporun 4'üncü maddesinde "Politikanın amacı topluma fayda ve Birleşmiş Milletler sürdürülebilir kalkınma amaçlarının önceliklendirildiğinin beyan edilmesi ve bu konuda temel ilkelerin ortaya konulması." diyor, biz sunumunuzda bunların hiçbirine rastlamadık ne yazık ki. Peki, buna ilişkin çalışmalarınız nelerdir, bu konuda bir çalışma yapacak mısınız, onu da ifade etmediniz, umarım cevaplar kısmında verirsiniz. Dolayısıyla aslında adaletin, hukukun olmadığı bir yerde Anayasa'yı, kanunları dolaştığınız bir yerde hiçbir şekilde sonuca gitmeniz mümkün olmaz. Bu ekonomi için de böyledir, hukuk için de böyledir, sosyoloji için de böyledir. Bilimi esas alacaksınız, bilimsel verileri esas alacaksınız ve ona göre sonuca gideceksiniz. Bu sorunun siz değerli bürokratlardan da kaynaklanmadığını elbette ki biliyoruz ama sizin aracılığınızla da bu işleyişin sürdürülebilir olmadığının en azından ilgililere iletilmesi gerektiği noktasında biz size tebliğ etmiş oluyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
KAMURAN TANHAN (Mardin) - Başkanım, bitiriyorum.
OTURUM BAŞKANI ORHAN ERDEM - Buyurun.
KAMURAN TANHAN (Mardin) - Varlık Fonu gerçekten tartışmaların odağında olan bir Kurum ve Varlık Fonunun Düyun-ı Umumiyeyle ilişkilendirilmesi hepimiz adına üzüntü verilmesi gereken bir durum olması gerekir. Gerçeklik payı ne kadardır, onu bilemiyorum tabii ki.
Teşekkür ediyorum.