| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/280) ve 2024 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/279) ile Sayıştay tezkereleri |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 18 .11.2025 |
ERHAN USTA (Samsun) - Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, Değerli Komisyon üyeleri, Sayın Bakan, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bütçe görüşmelerimizin hayırlı olmasını temenni ediyorum.
Sayın Bakan, ben Bakanlığınızın işleyişine veya bütçeye ilişkin değerlendirmelerime önce bir Tayvan'la ilişkilerimiz açısından başlamak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi, Tayvan "Çin Cumhuriyeti" veya "Milliyetçi Çin" diye bildiğimiz ülke. 1971 yılına kadar Birleşmiş Milletlerde Çin'i temsil eden ülke, 1971'den sonra Çin Halk Cumhuriyeti onun yerine geçiyor. Dünyanın 22'nci büyük ekonomisi, 831 milyar dolar millî geliri var, 23 milyon nüfusu var, kişi başı gelir yaklaşık 35 bin dolar. Dünyanın en zengin 14'üncü ülkesi, kişi başı gelir açısından. Dünyada en güçlü rezervi olan 4'üncü ülke, 600 milyar doların üzerinde rezervi var. Ticaret hacmi yaklaşık 900 milyar dolar; 475 milyar dolar ihracat, biraz onun altında da ithalatı var, dış ticaret fazlası veren bir ekonomi. Çin'le ikili ticaret hacmi de yüksek, ticaret hacminin yaklaşık yüzde 20'sini Çin'le yapıyor Çin baskısına rağmen.
Şimdi, Türkiye'yle ilişkilerine baktığımızda, bizim 1,5 milyar dolar bir ticaret hacmimiz var Tayvan'la. Yani 900 milyar dolarlık ticaret hacmi olan bir ülkeyle bizim ticaret hacmimiz sadece 1,5 milyar dolar. Buna böyle baktığımızda -ileri doğru yapılması gereken şey- büyük bir gelişme potansiyelinin olduğunu herhâlde görmek mümkündür.
Şimdi, tabii, Tayvan biliyoruz ki yüksek teknolojide dünyada lider bir ülke yani yarı iletkende küresel payın yüzde 70'i Tayvan'ın, dünyanın ileri teknoloji çiplerde yüzde 95, yapay zekâ çiplerde yüzde 100 çip ihtiyacını karşılayan bir ülke. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Japonya gibi ülkeler Tayvan Hükûmetiyle stratejik iş birliği geliştiriyor. Pek çok ülkenin mühendisleri, öğrencileri Tayvan'a giderek özellikle yarı iletken endüstrilere katılıyorlar.
Şimdi, Tayvanlı şirketlerin yatırım eğilimlerine baktığımızda, geçmişte Çin'le çok güçlü bir yatırım eğilimi varken, mesela on yıl önce Tayvanlıların yatırımlarının yaklaşık yüzde 84'ü Çin'deyken 2024 yılında bu oran yüzde 7'ye düşüyor, 2025'in ilk aylarında ise yüzde 3'ün altına düşüyor. Yani Tayvanlılar Çin'den kurtulmak, özellikle Avrupa'ya ve yeni ülkelere açılmak istiyor fakat Türkiye olarak biz kendimizi kapatıyoruz. Şimdi, özellikle hangi alanlarda? Yarı iletken otomotiv, havacılık, iletişim sektörlerinde iş birliği geliştirmek istiyor, Avrupa ülkelerine gidiyorlar. Bizim hele hele şu anda emek yoğun sektörlerimizin ülkeden kaçtığı, dolayısıyla daha yüksek teknolojiye, üretime ve yatırıma ihtiyacımız olduğu bir dönemde Tayvan'la biz ilişkilerimizi niye geliştirmiyoruz Sayın Bakan? Yani bakın, Tayvan'la bizim bakan yardımcısı düzeyinde hiçbir resmî ziyaretimiz yok yani en fazla genel müdür, o da içerik itibarıyla düşük düzeyde bir görüşme; bunları anlamak mümkün değil. Bakıyorsunuz, Amerika, Birleşik Krallık, Kanada, Japonya, Almanya, Fransa, İtalya gibi G8 ülkeleri ile Polonya, Litvanya, Finlandiya ekonomik ve ticari diyalog mekanizmaları kurmuş Tayvan'la. Şimdi, dolayısıyla bunları herhâlde Hükûmetiniz yakından takip ediyordur. "Ediyor mu?" diye soruyorum. Türkiye ile Tayvan arasında düzenli ekonomik, ticari istişare toplantıları yapılıyor mu? Türkiye Hükûmeti Tayvanlı yatırımcıları ülkeye çekmek için resmî heyetler gönderiyor mu? Eğer bu girişimler yoksa bunun nedeni nedir? Gelecekte ikili ekonomik ilişkileri nasıl geliştirmeyi planlıyorsunuz?
Yine, ulaşım, turizm ve yatırım alanlarında baktığımızda, 2024 yılında Türkiye'ye 100 binden fazla Tayvanlı gelmiş, Tayvanlıların Türkiye'ye ilgisi var, bireysel olarak da sıcak insanlar, Türkiye'ye de sıcak bakıyorlar. Fakat ulaşımla ilgili... Evet, şu anda Türk Hava Yolları İstanbul-Taipei uçuşları var ama bunlar yetersiz. Pek çok Tayvanlı vatandaş Türkiye'de gayrimenkul almak istiyor. Yani şimdi, biz başka bir sürü ülke vatandaşına Türkiye'de gayrimenkul alma imkânı verirken Tayvanlılara bu niye verilmiyor, bunu da sormamız lazım.
103 ülke... Bakın, tabii, Tayvan'ı tanıyan sadece 10 tane ülke var. Evet, Tayvan'ı bağımsız bir ülke olarak tanımıyor ama Tayvan'la çok güçlü ticari, ekonomik ve diplomatik ilişkileri var. Yani bizim bunu yapmamıza engel ne, ben bunu anlamıyorum. Bizim sermayeye ihtiyacımız var, yüksek teknolojiye ihtiyacımız var, bize karşı bir ilgi var, her şeye rağmen 100 binin üzerinde turist gelebiliyor bu ülkeden bize ama biz kendimizi Tayvan'a karşı kapatıyoruz, bunları anlamak mümkün değil. Bir politika değişikliği burada gerekir Sayın Bakan, bunu da soru olarak sormuş olayım, bir politika değişikliğiniz var mı? Tabii "Biz bunu anlamıyoruz." derken anlıyoruz, Türkiye'nin Çin korkusu yani Türkiye'nin Çin'den ödü kopuyor. Sayın Cumhurbaşkanı böyle genel olarak konuşulduğunda "Dünya 5'ten büyüktür." diye hamasi nutuklar atıyor fakat spesifik noktalarda Çin'den, Amerika'dan, Rusya'dan... Düştüğümüz durum belli. Rus'un kapısında bekliyoruz; Amerika Birleşik Devletleri, Trump bize hakaret ediyor, bir şey demiyoruz; Çin'le ilgili olarak da işte şeyi bile... Bakın, burada fotoğrafları falan var. Yani arkadaşlar, bakan ve bakan yardımcısı düzeyinde bütün ülkelerin Tayvan'la ilişkisi var, bu ilişkiyi geliştirmemiz lazım, Türkiye'nin menfaatleri var burada. Yani Tayvan için falan da değil, Türkiye'nin menfaatleri için bunu yapmak gerekiyor.
Şimdi, aynı Çin korkusunu Doğu Türkistan'da da görüyoruz tabii yani Doğu Türkistan'da zulüm arşa yükseldi, Türkiye sesini çıkarmıyor. Sayın Bakanım -sizin şeyinizi de baktık- konuşma metninizin 15'inci sayfasında da sadece beklentimizi ifade eden bir cümle var yani bunlarla falan Doğu Türkistan... Onlar bizim soydaşımız, onlar bizim dindaşımız. İsterse böyle olmasın; hani nerede bir mazlum varsa Türkiye onun yanındaydı? Ya, kendi soydaşlarımızla ilgili güçlü bir tane cümle kuramıyoruz; bırakın bir eylemde bulunmayı, güçlü bir tane cümle kuramayan bir Türkiye Cumhuriyeti devleti var, devleti yönetenler var; bunları asla ve kata kabul etme imkânımız yoktur, burada çok daha güçlü olmamız lazım.
Özetle, Uygur Türklerinin karşılaştığı ağır insan hakları ihlalleri Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politika ve insan hakları merkezli yaklaşımında acil ve öncelik teşkil etmelidir. İnsanlığa karşı suç ve soykırım iddialarının Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemesi ve diğer ilgili uluslararası hukuk zeminlerinde takibi için Dışişleri Bakanlığı özel bir hukuki takip ve savunucu birimi tahsis etmelidir bize göre.
Yine Çin Halk Cumhuriyeti nezdinde diplomatik teşebbüsler artırılarak Uygur Türklerinin durumunu yakından izleyecek ve yerinde raporlama yapılacak bir Urumçi başkonsolosluğunun açılması da gerekmektedir.
Şimdi, diğer bir alan -yine sunumunuzda yan cümlecik olarak kullanıldınız Sayın Bakan- bu Doğu Akdeniz meselesi, mavi vatan meselesi. Türkiye artık Doğu Akdeniz'de yok, Türkiye mavi vatanda hiçbir faaliyette -yani enerji anlamında söylüyorum- arama faaliyetlerinde bulunmuyor. Oysaki geçmiş birkaç yıla bakın, bunun üzerinden çok güçlü bir iç siyaset yönetildi Türkiye'de. Yani dış politika her zaman olduğu gibi -bunu sizlerden bağımsız olarak söylüyorum Sayın Bakan, bunu kişiselleştirmeyin, sizinle alakalı değil, özellikle Sayın Cumhurbaşkanının tutumu bizim burada temel olarak eleştirdiğimiz nokta- tamamen iç siyasete malzeme edildi. Ondan sonra, şu anda Türkiye'nin 8 tane gemisi var, 2 tane sismik araştırma, 6 tane derin sondaj gemisi aldık ki dünyada böyle bir örnek yok yani dünyada herkes bunu kiralayarak yapıyor, biz gemi aldık başkaları bize gemi vermiyor diye. Tamam hadi aldık ama gemileri Doğu Akdeniz'den çektik. Doğu Akdeniz'de hiçbir faaliyeti yok Türkiye'nin. Nasıl olabilir böyle bir şey? Ya kabul etmek mümkün değil. Bakın, 22 Aralık 2022 tarihinden itibaren hiçbir şekilde kabul etmememiz gereken Sevilla Haritası'nın alanı dışına çıkmamıştır Türkiye arama faaliyetlerinde. Sayın Bakan bunu bize nasıl izah ediyorsunuz? Oysaki biz biliyoruz ki Sevilla 2'nci Sevr'dir; kabul etmemiz mümkün değildir, hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Mahkeme kararları vardır, o harita üzerinden değil ama benzer durumlarda; biliyorsunuz bu Meis Adası üzerinden bir tartışma var orada. Yani bizim ana karamıza 2 kilometre Yunanistan'ın ana karasına 580 kilometre olan bir alanda bizim deniz yetki alanlarımız Sevilla Haritası üzerinden sınırlandırılıyor. Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan arkasına Avrupa Birliğini almış, Türkiye yanlış politikalar nedeniyle Doğu Akdeniz'de yalnız kaldığı için, müttefiksiz kaldığı için bugün kendi kıta sahanlığımızda, kendi deniz yetki alanlarımızda faaliyet yapamıyoruz. Ya Norveçliler geldi, Norveçliler arama yapıyor, Türkiye bütün gemilerini çekti Sayın Bakan; bunu nasıl izah edersiniz bize, böyle bir şey kabul edilebilir mi? Vatan toprağıdır orası, toprak değil vatan denizi, mavi vatandır. Yani mavi vatandan Türkiye'nin çekilmesini biz hiçbir şekilde hiçbirimiz kabul edemeyiz. Sizin de kabul ettiğinizi düşünmüyorum. Ama tabii, dış politikada hayati hatalar yaparsanız, üst üste hatalar yaparsanız işin geleceği nokta en sonunda bu olacaktır. Bu hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir. Türkiye buradaki arama faaliyetlerini mutlak surette devam ettirmelidir.
Tabii, öncelikle Suriye'yle, daha sonra Mısır'la münhasır ekonomik bölge anlaşması yapmak durumundayız. Madem bu Suriye'yle aramız o kadar iyi, bizim istediğimiz, benimsediğimiz bir devlet geldi, tepelere çıkıyoruz, çay içiyoruz, kahve içiyoruz, yapalım şu anlaşmayı. Niye yapmıyoruz, niye yapamıyoruz? Hani o kadar güçlüydük? Mutlak surette bu münhasır ekonomik bölge anlaşmasının dediğim gibi önce Suriye sonra Mısır'la yapılması gerekir. Türkiye'de Doğu Akdeniz'de kendi münhasır ekonomik bölge alanını artık ilan etmenin vakti gelmiştir. Burada, dediğim gibi, bu işleri Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan'a bırakamayız. Dolayısıyla, sonuç itibarıyla, adalarda yaşadığımız fiilî durumu mavi vatanda veya Doğu Akdeniz'de de yaşamamamız gerekir.
Şimdi, Sayın Bakan, diğer bir başlık Suriye meselesi. Suriye fiilî olarak bölündü, bunu kabul edelim etmeyelim, Suriye bölündü. Suriye'de İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri bunu istiyor ve orada bizim açımızdan daha da kritik olan... Tabii, Suriye'nin toprak bütünlüğü Türkiye'nin kırmızı çizgisiydi, içeride bir süreç yürütülüyordu. Dışarıda eş zamanlı yürüyen bir süreç.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN MEHMET MUŞ - Buyurun.
ERHAN USTA (Samsun) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bu bir Türkiye projesi değil, bu çok net bir şekilde ortada. İki proje eş zamanlı bir şekilde gidiyor. Türkiye orada bir terör devletinin, bir Kürt devletinin kurulmasına müsaade etti ve ağzımızı açıp bir şey söylemiyoruz. Şimdi, yavaş yavaş, yeni yeni, cılız cılız, işte "Suriye'nin toprak bütünlüğü..." Geçmiş olsun, ne toprak bütünlüğü! Yani Türkiye orada bir terör devleti, İsrail ve Amerika sömürgesi bir devlet kurulurken varımızla yoğumuzla mücadele etmemiz gereken bir alanda maalesef yok. Bu, Türkiye açısından en büyük, en büyük sorundur, ciddi bir beka sorunudur. Orada şu anda YPG... Yani efendim "YPG Suriye devletine entegre olmalıdır." diye İbrahim Kalın'ın sözleri var, yanlış hatırlamıyorsam sizin de var Sayın Bakan. Nasıl entegre olacak YPG Suriye devletine? Bunlar bunlar mühendis mi, bunlar doktor mu, bunlar hemşire mi, bunlar öğretmen mi? Ya, bunlar katil, bunlar terörist, bunlar silahtan başka bir şey bilmez; bunların Suriye devletine entegre olması ancak onun askeri olarak olur. Türkiye bunu, böyle bir şeyi nasıl önerebilir? Hani burada başlangıçta, içerdeki süreç başlatılırken YPG'yi de kapsayacaktı bu silah bırakma meseleleri falan. Hem YPG tarafı söylüyor hem de her taraf söylüyor; YPG'nin artık hiçbir şekilde içerideki süreci de kapsamadığını net bir şekilde gördük ve şu anda dediğimiz şey "Oraya entegre olsunlar." Oraya entegre olurlarsa biz görürüz zaten. Böyle bir şey yok, bunu kabul etmek mümkün değil. Yani dolayısıyla maalesef Türkiye'nin riskleri ciddi bir şekilde burada devam ediyor. Net olarak şu soruyu soruyorum Sayın Bakan: Yani YPG size göre hâlâ bir terör örgütü müdür değil midir? Bize bunun lütfen cevabını verin. Artı bugüne kadar Sayın Cumhurbaşkanı bize ne dedi hep: "YPG'nin elinde 40 bin tır silah var, Amerika Birleşik Devletleri tarafından verilmiş." Bu silahlar nerede? Bu silahları ne yaptılar? Yaktılar mı, gömdüler mi, ne oldu?
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN MEHMET MUŞ - Bir daha açtım.
Buyurun.
ERHAN USTA (Samsun) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Bunlar hâlâ YPG'nin elinde dururken YPG'nin entegre olmasından neyi kastediyorsunuz? Ben bunu anlamıyorum.
Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanının bir Amerika Birleşik Devletleri ziyareti oldu, Birleşmiş Milletler nezdindeki ziyaretlerden bahsediyorum. Yani bence skandallarla dolu, Türkiye'yi çok rencide edecek bir ziyaretti bu ziyaret. Trump'ın özellikle... Tabii, gitmeden önce tavizler vermeye başladık, 2018'den beri uyguladığımız bazı ek gümrük vergilerini kaldırarak oraya gittik. Efendim, bize -niye karışabilir, buna ilişkin hiçbir şey söylemedi- "Erdoğan'ın şu anda yapacağı en iyi iş Rusya'dan petrol ve doğal gaz almamak olacaktır." dedi, Türkiye hiçbir şey söylemedi. LNG anlaşması yapıldı yani fiyatıyla ilgili kısımlarla ilgilenmiyorum ama 43 milyar dolarlık LNG anlaşmasının yapıldığı basına yansıdı.
Şimdi, tabii, şeyi söylemeyeceğim yani sürekli gaz buluyorduk, petrol buluyorduk, niye bunları alıyoruz, o da ayrı bir şey. Yani Trump Sayın Cumhurbaşkanının bir sandalyesini çekti, onun üzerinden içeride bir propaganda götürülüyor; ya böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Hâlbuki verdiği mesajda "Senin sandalyeni istediğim zaman temelli çekerim." demek istedi Trump, o da bize ikramda bulundu zannediyorlar; bunu kabul etmek mümkün değildir. Küçük düşürücü sözlerde bulundu, hiçbir şey söylemedi Türkiye Cumhuriyeti devleti; ben bu ülkenin bir vatandaşı olarak hakikaten çok rahatsız oluyorum. "Hileli seçimleri herkesten iyi bilir Erdoğan." dedi, Erdoğan bir şey söylemedi. "Rahip Brunson'ı aldık mahkeme kararına rağmen." dedi, ağzımızı açıp bir şey söylemedik. "Şunlara bak, çok akıllar." dedi, bizim bürokratlarımızla, siyasetçilerimizle dalga geçti; kimse ağzını açıp bir şey söylemedi. Ama aynı zamanda Hamas konusu hiç gündeme gelmedi, F-35'le ilgili hiçbir iddiamızı orada ortaya koyamadık. Ondan sonra bir de biliyorsunuz meşruiyet meselesi var, meşruiyetle ilgili söylenenler egemen bir devletin asla kabul edeceği bir şey değildir. Kimse ağzını açıp bir yetkilimiz -yani bir başkonsolos, ne bileyim ben, bir kâtip nezdinde dahi- bir tepki ortaya koyamadı. Bunları kabul etmek mümkün değildir, bunları kabul etmek mümkün değildir, bunlar egemen bir devletin tavırları değildir.
Heybeliada'yla ilgili "Elimizden geleni yapacağız." dedi. Allah korusun, Heybeliada'yla ilgili ne yapılacağını bilmiyoruz ama...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN MEHMET MUŞ - Teşekkür ederim Sayın Usta.
ERHAN USTA (Samsun) - ...ekümeniklik verilmesi durumunda Vatikan benzeri bir devlet kurulmuş olacaktır. Bu da bir defa üniter devlet yapısını bozacaktır, aynı zamanda ilişkilerimizi de bozacaktır, Rusya ve diğer Ortodokslar da bizim düşmanımız hâline gelecektir. Dolayısıyla Heybeliada'yla ilgili de Türkiye'nin menfaatlerini rencide edici hiçbir girişimin olmaması gerekir.
Tekrar bütçenizin hayırlı olmasını diliyorum.