KOMİSYON KONUŞMASI

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, arkadaşımız gitti ama bu Komisyonda bugüne kadar olmayan bir şey oldu, hepimize bir küfür edildi. O yüzden, arkadaşımı sözlü olarak kınıyorum. Sözünü geri almayı bile zorla yapmış olması da gerçekten üzücü, onu özellikle söylemek isterim. Ama tabii, bizim hukuki haklarımız saklı olacak. Olmuştur, eleştirmişizdir birbirimizi ama bireysel hakaret meselesi ya da küfür meselesi olmamıştır.

Ben de özellikle bu deprem bölgesinden başlamak isterim. Şunu çok net söylemek lazım: Yaklaşık yirmi iki gün aynı noktada görev yaptık, orada durduk, tarımda ne kadar hazırlıksız olduğumuzu çok net bir şekilde orada gördük. Yem talebi oldu insanların ciddi anlamda, sürülerin bir kısmı kayboldu, enkaz altında kaldı, sürüler yaşamını yitirdi, kalanlarını yaşatma çabasına girildi ama ne yazık ki yem olmadığı için hemen sattılar. Zaten bir tarafta insanların can telaşı vardı; ağıllar yıkılmıştı, ahırlar çökmüştü, hayvan çadırı bulamadık yani hemen onları çadır altına koyacak bir sistem, bir yardım ne yazık ki gelmedi, çok az geldi, olanlar da ihtiyacı karşılamadı, süreç içerisinde karşılamaya çalıştık. Kısaca, hayvancılıkla uğraşan insanlarımızın çok büyük bir kısmı hayvanlarını sattı ve üretimden uzaklaştı. Kalanlar var mı? Var. Yem yetiştirilmeye çalışıldı ama yetiştirilemedi. Oysa bakıldığında Tarım Kredi Kooperatifleri, Toprak Mahsulleri Ofisi gibi kurumlar, özellikle Tarım Kredi Kooperatifleri depremden birkaç gün önce Bozüyük'te altın madenini kahramanlıklar yaparak açtılar ve üretim yapacaklarını söylediler, milyar dolarlardan bahsedildi. Tarım Kredi Kooperatifleri, kapılarını açık tuttular ama "Paranız varsa size yem, ilaç vesaire veririz." dediler. Bugün, daha biraz önce aldığım haberi paylaşayım sizinle: Buğdayın kardeşlenme dönemi, arpanın kardeşlenme dönemi; gübreye ihtiyaç var. Hangi gübre? Azotlu gübre. Ne yazık ki şu anda hiçbir yerde gübre bulamıyorlar yani Hükûmete düşen görev, özelleştirilmiş olan gübre sektörünün ilgili kurumlarına derhâl, hızlıca bir uyarıda bulunmak; o bölgeye gübre yetiştirsinler. Bakın, paradan bahsetmiyorlar, insanlar alacaklar, öyle veya böyle, paraları olsa da olmasa da bulup alacaklar ama şu anda gübre sevkiyatı yok. Biraz önce aradılar, arada. Böyle bir sorun yaşıyoruz.

Yem sorunu çözülemedi, çözülmesi de mümkün değildi çünkü 10 milyonun üzerinde küçükbaşın, 2 milyonun üzerinde büyükbaşın, 38 milyon dönüm alanın, tarım alanının olduğu bir bölgeden bahsediyoruz ve gerçekten üretimde gayrisafi milli hasılaya ciddi katkısı olan, bütçeye katkısı olan önemli bir bölge.

Arkadaşlarım söyledi ama ben de söyleyeyim, söylemek lazım: Çok büyük oranda -tek tek saymadık, Tarım ilin, ilçelerin yapmış oldukları hasar tespit raporlarını hâlâ bekliyoruz- ciddi anlamda traktör enkaz altında kaldı; tarım makinaları, mibzeri, gübre atma makinası, diğer mekanizasyon enkaz altında kaldı; yemeği, arpası, mısırı enkaz altında kaldı; yetmedi, silolar, özellikle hububat siloları mısır, arpa, buğday gerçekten günlerce yerde kaldı arkadaşlar; günlerce, günlerce. Nurdağı'ndan bir örnek vermek isterim -bu Komisyonda olan arkadaşlarım mutlaka biliyorlardır- Nurdağı'nda çok önceki yıllardan Amerikan menşeli bir hububat silosu var, hemen bitişiğine yeni yani bu iktidar döneminde yapılmış lisanslı depoculuk var. Lisanslı depoculuğun hemen hemen silolarının hepsi dağılmış ama yıllar önce Amerikalıların yapmış olduğu o silolar sapasağlam duruyor. Fotoğrafı bende var. Toprak Mahsulleri Ofisi neden devreye girmedi? Gözümün önünde yüzlerce ton arpa, mısır yarı fiyatına, bedavaya başka sektörlere, yem sektörlerine gitti arkadaşlar, gitti; aynen büyükbaş ve küçükbaşta olduğu gibi. 40 bin lira değerindeki, 50 bin lira değerindeki damızlık büyük inekler, süt sığırı ne yazık ki 10 bin liraya, 15 bin liraya satıldı. Küçükbaş, kasaplık olmayan yani damızlık olan -hatta eş zamanlı doğum yaptılar hayvanlar stresten- keçileri, koyunları -gözlerimle gördüm arkadaşlar, gözlerimle- 3 bin lira, 3.500 liraya satılması gereken damızlık anaçları 1.000 liraya, 1.500 yüz liraya celepler geldi, topladı, gitti.

Peki, TİGEM neredeydi arkadaşlar? Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü ne yapar? Toprak Mahsulleri Ofisi ne yapar? Hani, arkadaşlarım diyor ya, keşke bugün burada depremin yarattığı sorunları tartışabilseydik ve mümkünse yapacaklarımızı yapmak için bir çaba sarf etseydik. Bürokratlar da burada; arkadaşlar, sizlere de özellikle söylemek istiyorum: Biliyorum, elinizde bir şey yok; biliyorum, Bakan ne emrederse onu yapacaksınız ama yine de duyarlı olmak lazım. Öylesine ağır tablolar yaşandı ki orada. Şu anda çiftçinin barınacağı konteyneri yok mesela, hâlâ hayvanını koyacağı bir çadırı yok. Elbette olanlar var, elbette gidenler olmuştur; biz "Bütünüyle, bütün çiftçi, bütün tarla, bütün her şey açıkta." Demiyoruz ama bir tek kişi bile "Benim hayvan çadırım yok, benim hayvanlarım soğuktan ölüyor." diyorsa... Ki özellikle söylemek isterim: Nurhak eksi 15 derece arkadaşlar, eksi 20 derece; Elbistan, Göksu... Hepiniz biliyorsunuzdur oraları. Sayın Başkan, keşke Komisyonu hızlıca toplasaydı, oraya dair gözlemlerimizi, oranın sorunlarını gündeme getirseydik; hatta orada yapsaydık Komisyon toplantısını, orada birlikte ve çözüm üretmek için bir çaba içerisinde olabilseydik.

Arkadaşım söyledi, söylemedikleri var. Hatay'ı biliyorsunuz, Hatay'ın iki temel özelliği var; birincisi, ihracatçı olması, lojistik ve ihracatçı tüccarların olması ikincisi, narenciye. 200 bin ton narenciye Hatay'da depolardaydı arkadaşlar; 200 bin ton. Bu 200 bin ton narenciyeyi o tüccarların oradan çıkarıp, işleyip satmaları gerekiyordu değil mi? İnsanlar öldüler arkadaşlar, tanıdığım bir tüccarın ailesinden 24 insan kaybettik, 24 insan; 1 aileden, sadece 1 aileden. Şimdi, siz o insanın depoyu, portakalı, mandalinayı mı düşünmesini istersiniz yoksa ölülerinin arkasından ağlamasını mı? 200 bin ton narenciye ne yapıldı biliyor musunuz? Hızlıca Hatay'da ihracat yasaklandı, Hatay ilinden ihracat yasaklandı arkadaşlar. Tüccar ya da ürün sahibi; depo eğer ayakta kaldıysa, duvarları yıkıldı, tamamen çökmediyse o ürünlerini depodan çıkaracak, o enkazın içinden nakliye bulacak, onu Mersin'e gönderecek, Mersin'de başka bir depo ve işleme yeri bulacak, o işleme yerinde onu paketleyecek, ambalajlayacak, sonra da oradan ihracata gönderecek. Arkadaşlar, sizce bu, deprem enkazından sonra, depremin acı tablosundan sonra neyi ifade eder, o insan acaba hangi duyguyu hisseder? Empati yapmamız gerekiyor değil mi arkadaşlar?

Erzin... Erzin'deki 100 bin ton limonu kimse gidip almıyor dışarıdan. Niçin? Çünkü o bölgenin bütün malını Hataylı tüccarlar alıyordu, Hataylı tüccarlar çökünce bölge de çöktü. Önceki Bakan Covid döneminde toplamıştı büyük alışveriş merkezlerinin sahiplerini "Gıda krizi olacak; depolarınızı doldurun, stoklayın. Sakın ha, gıda krizi yaşanmasını istemiyorum." demişti. Gıda krizinin de ne anlama geldiğini artık yeniden konuşmak lazım belki. Ama arkadaşlar, yapamaz mıydı yani Tarım Bakanı derhâl o büyük şirketlere, kabzımallara, tüccarlara bir öneride bulunup -biz bulunduk, anlattık ama Bakanın söylemesi başka- o ürünler derhâl tüketime açılamaz mıydı, ülkenin diğer bölgelerine gönderip dağıtılamaz mıydı? Toprak Mahsulleri Ofisi, TÜRKŞEKER, Tarım Kredi Kooperatifleri... Ne zaman çiftçinin yanında olacağız, ne zaman bu tür ağır tabloların olduğu zamanlarda bu acıyı, yoksulluğu ve çaresizliği daha iyi paylaşıp o insanların acısını, yoksulluğunu, zorluğu en aza indirmeye çalışacağız? Ne zaman? Bundan daha büyük bir ders olur mu? Bundan daha büyük bir dayanışma dönemi olur mu? Ha, "dayanışma" derken hakkı teslim edeyim. Değerli arkadaşlar, halkımıza sonsuz teşekkür ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti'nin halkına, milletine sonsuz teşekkür ediyorum; inanılmaz yardımlar yaptılar. İlk gün ekmek yoktu arkadaşlar, can telaşı vardı ama ekmek yoktu; iki günün ardından ekmeklere ulaşabildi insanlar ama can telaşıyla konuşulamadı, o kadar ağır bir travma vardı ki yapılamadı hiçbir şey ama müthiş bir yardım geldi 3'üncü günden sonra; inanılmaz, inanılmaz yardım geldi. Bu yardımı yapan kurum, kuruluş, kişi, şirket, kimse; hepsine sonsuz teşekkür ediyorum. Bu ülkenin milletinin ne kadar güçlü olduğunu ortaya koydular. Samimi bir eleştiriyle, siyasetin de devletleşmiş iktidar yapısının da üstünde yani devletin de üzerinde, siyasetin de, iktidarların da, hepimizin çok çok üstünde inanılmaz bir dayanışma örneği sergilediler. Bu cümleyi de çok içim acıyarak söylüyorum: Eğer halkımızın -bizatihi biraz önce söylediğim- dayanışma kültürü olmasaydı birçok insanımız enkazdan yaralı veya sağ kurtulmuş ama soğuktan hayatını kaybetmiş olabilirdi. Battaniyeler, yorganlar, inanılmaz bir şekilde gelen o yardımlar için bu halkın gücünü ve bu halkın aslında ne kadar da merhametli, ne kadar da duygusal, ne kadar da aslında barışçıl olduğunu ortaya koydu. Bir kez daha, hepimiz orada kendimizi ve vicdanımızı sorguladık "Acaba bu toplumdaki itişme, kakışma ve ayrışmayı kim yapıyor? Kim yapıyor?" diye defalarca kendimize bu soruyu da sorduk.

Sadece bu mu? Değil arkadaşlar elbette, elbette değil. Bu deprem sürecinde, değerli arkadaşlar, kayyum gördük biz, kayyum. Evet, değerli arkadaşlarım, kayyum gördük. Yardım yapan bir grup gönüllünün yaptığı yardımlara el konuldu arkadaşlar. Çok üzüldüm. Bizzat oradaydım, merak ettik, o kayyum konulan yere çağırdılar beni gittim, 200'ün üzerinde tam silahlı, âdeta uluslararası bir savaşa gider gibi donanımlı askerler geldi. Ne zaman? 14'ünde. Deprem ne zaman olmuştu? 6'sında? Sorduk: 6'sından itibaren neredeydiniz? Neredeydiniz değerli arkadaşlar? Eğer o kadar asker hızlıca enkaz bölgesine girmiş olsaydı, elbette inanıyoruz ki çok daha fazla insanımızı o enkazlardan sağ salim kurtaracaktık.

Yetmedi arkadaşlar; gönüllü gelen doktorların hazırlamış olduğu konteyner muayenehanelere el konuldu arkadaşlar. Ne zaman? Beş gün sonra. Niçin? "E, artık biz yaparız; Kızılay ya da Sağlık Bakanlığı." E, dört gün önce? Yoktunuz. 2 örnek vereceğim. Birincisi, değerli arkadaşlar, Kahramanmaraş'a Cumhurbaşkanımız gezi için geldi; Kahramanmaraş Havaalanı'na Cumhurbaşkanının geldiği gün İl Koordinasyon Kurulu tırı kuruldu arkadaşlar; İl Koordinasyon Kurulu tırı. Ziyaretler yapıldı, ayrıldı Cumhurbaşkanı, ertesi gün İl Koordinasyon Kurulu tırı oradan kaldırıldı. Bir başka örnek Nurdağı'ndan değerli arkadaşlar. Bundan birkaç gün önceydi, yakın tarih, bir hummalı çalışma, inanılmaz hummalı bir çalışma, yüzlerce kamu görevlisi, yüzlerce. Halk merak etti "Neden? Ayın 6'sında, 7'sinde, 8'inde, vesaire olmayan bu kamu yetkilileri, görevlileri, askeri, polisi, emniyeti, bakanlıkların ilgili temsilcileri, acaba ne olmuştu da Nurdağı'na günlerden sonra gelmişlerdi?" Evet arkadaşlar, yine Cumhurbaşkanının ziyareti için gelmişler. Ve yine o soruyla karşılaştık "Niye 6'sında, 7'sinde, 13'ünde, 12'sinde yoktuk?" Biliyorum. Neden yoktuk arkadaşlar, neden? Bakın, şurada elimde bir tane belge var, ne zaman çıkmış bu belge biliyor musunuz? Cumhurbaşkanı kararı değerli arkadaşlar, Cumhurbaşkanı kararı. Karar tarihi 5 Şubat 2022 yani tam depremden 1 yıl 1 gün önce. Karar sayısı 5175. "Hatay İli, İskenderun İlçesi, Meydan, Cumhuriyet, Modernevler, Numune, Pınarbaşı ve Esentepe mahallelerinde bulunan bazı alanların riskli alan ilan edilmesi hakkındaki 16/9/2013 tarihli ve 2013/5382 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının yürürlükten kaldırılmasına, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2 nci maddesi gereğince karar verilmiştir." Şöyle açıklayayım, belki metni tam okuyunca anlaşılmamış olabilir: Riskli bölgeleri ilan etti iktidar, o riskli bölgelerde ya kentsel değişim ya kentsel dönüşüm yani o risk altında olan yerlerde depreme dayanıklı yeni inşa gerekiyor. Cumhurbaşkanı kararıyla Hatay'daki o mahallelerde riskli alan kararı kaldırılmıştır arkadaşlar ve 1 yıl 1 gün sonra bu kararın neye ve niçine, ne anlam taşıdığını sizlerle paylaşmak isterim. Elbette yorum sizin.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Kanuna da geleceksiniz inşallah.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Geleceğim sevgili Başkanım. Bunlar önemli gerçekten. Değerli Başkanım, bunu bir insan olarak paylaşıyorum.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Elbette.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Kaldığım yirmi iki günde A, B, C partisi siyaseti meselesi üzerinden hiçbir şeye bakamadım, bakarsam yüreğim yok olsun çünkü bunlar böyle şeyler değil.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Öyle, doğru.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Ben 1939 Erzincan depreminde enkaz altından günlerce sonra kurtulan birisinin torunuyum.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Allah rahmet eylesin.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - 1999 Bursa depreminde ağabeyim deprem kriz merkezinde yirmi gün ama depremden sonra sekiz yıl sürveyan olarak inşaat meselesi üzerinde çalıştı. Yani her şey biliniyor, her şey var, yönetmelikler var, inanılmaz kanunlar yapmışız, yönetmelikleri yapmışız ama iş inşaat meselesine gelince başka bir yere evrilmişiz. Elbette söyleyeceğim çok şeyler var, saatlerce anlatabilirim ama elbette buranın da sınırlı bir zamanı var, onu da kötü niyetle kullanmak istemem kesinlikle.

Kısaca, depremin ağır tahribatının nedenleriyle ilgili birkaç görüşümü paylaşacağım. 1) Değerli arkadaşlar, temel sorun inşaat sektörünün bu ülke için ekonominin lokomotifi olarak görülmesi. Eğer biz yaşam hakkı kutsallığı meselesinden baktığımızda binaları, konutları bir temel insan hakkı olarak görüyorsak -mesela, ben onu çok bekledim, çok bekledim! İstedim ki Cumhurbaşkanı ve Hükûmet acil bir karar alsın, bütün müteahhitlik sistemlerinin ciddi anlamda denetleneceğine dair ciddi bir kararname yayınlasın, bir anda bunu yapsın- o zaman evet, bu deprem bizim için bir uyarı anlamı taşıyacaktı Başkanım. Ama ne oldu? Hemen arkasından şunu gördük: Orman ve mera alanları imara ya da konutlaşmaya açılabilir. Değerli hukukçu Profesör Kaboğlu bunu çok net bir şekilde ortaya koydu.

Eğer biz bu konut hakkını, barınma hakkını insanlığın bir temel hakkı olarak görürsek, kamu kurumları üzerinden, belediyeler, TOKİ üzerinden bu işi götürebilirsek, bununla ilgili Mecliste ya da Cumhurbaşkanlığı noktasında acil, sahici bir karar alırsak bu işi çözeriz. Çünkü değerli dostlarım, değerli arkadaşlar; demiri, lentoyu bağlayan inşaat işçisini suçlayarak -inşaat işçisinin bir kalfası var- kalfayı suçlayarak... Kalfanın bir üstünde mühendisi var, onun bir müteahhidi var, onun üzerinde belediye var, onun üzerinde Bakanlık var. Kanun koyucu kim? Meclis. Uygulayıcı, yürütme kim? Bakanlık, yerelde belediye. Eğer o yönetmeliği, o kanunu uygulamıyorsa, eksik varsa, yeterli denetim yapılamamışsa o hepimizin suçu arkadaşlar. Yani bu depremde hepimiz suçluyuz biraz, hepimizin sorumluluğu var ama en büyük sorumluluk kanunu uygulayamayan, denetimde ciddi sorunlar yaşayan anlayışta. O da niye? Siz eğer inşaat sektörünü bir ticari sektör olarak görürseniz, ekonominin bir lokomotifi olarak görürseniz, yerelde de bu süreç başka ilişkilere dönerse, 8 kata 10 kat, 7 kata 11 kat meselesine dönerse, ülkenin, ekonominin çarkının buna bağlı olduğunu görürsek oradan hiçbir şey üretemeyiz. Ne yazık ki canlı tabutlarda yaşadığımızı herkesin bilmesi lazım.

Deprem gerçek ama beton, ama sistem öldürür. O yüzden, deprem biraz politiktir diyorum; hatta biraz değil, fazlaca siyasidir diyorum. Hiç var mı 2'nci kata çıktığı hâlde 2'nci katta incelenip demiri uygun bağlanmadığı için, çimentosu uygun yapılamadığı için yıkılan, durdurulan, yok edilen bina var mı arkadaşlar? Çok istisna olabilir. 26 milyon adet bina stokundan bahsediyoruz. Her yıl yüz binlerce, 1 milyon civarında bina üretiliyor bu ülkede. Hiç mi yok? Hepsi mi dört dörtlük? Bir yıl önce Pazarcık'ta Sağlık Bakanlığı hastane yapmış arkadaşlar, bir yıl! Yaptığı yer birinci sınıf tarım alanı, birinci sınıf tarım alanı! Bir yıl geçti ve deprem oldu. Depremden önce, toprağın içine gömülen alt katlardan elektrik motorlarıyla su çekiliyor, su çekiliyor arkadaşlar! Depremde içi darmadağın. Ben içini görmedim, haksızlık etmek istemem ama hastanenin içinde hiçbir işlem yapılmadı, hastanenin dışındaki çadırlarda hizmet verildi. Bir yıl arkadaşlar, bir yıl, bir yıl! Devletin kurumu. Güzel örnekler de var, TOKİ. Yapılıp hiç çatlamayan yerler de var ama hepsi öyle olmalı, hepsi, hepsi! Üzgünüm bunları konuşmak zorundayız.

Başkanım, özür diliyorum yani kusura bakmayın ama eğer biz gerçekten dertlerimizi, birbirimizi anlayabilirsek geleceğe dair insanca, daha mutlu, daha müreffeh, daha güvenli, daha dirençli, deprem gerçeğine daha mukavemetli kentleri örebiliriz ve insanlarımızı on beş gün sonra enkazdan çıkarıp onu bir kahramanlık öyküsü, bir başarı öyküsü olarak değil, depremde bütün binalar sallandığında kimsenin hayatını kaybetmediği o başarı öyküsüne dönüştürebiliriz.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - İnşallah.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bunu dilerim hep birlikte başarabiliriz. Evet, doluyum arkadaşlar, çok şey söylemek istiyorum ama Komisyonun da bir süreci var.

Komisyona gelince... Değerli arkadaşlarım, böyle bir torba kanun usul açısından -hep söyleriz, yine söyleyelim- kesinlikle doğru olmayan bir yöntemle gelmiştir. Bakıyorsunuz, at yarışlarıyla ilgili alınan kararlar var, ormanla ilgili alınan kararlar var, tarımla ilgili alınan kararlar var ama onların ilgili muhataplarına bakıyorsunuz, ziraat odalarının görüşü yok, Ziraat Mühendisleri Odasının görüşü yok, Orman Mühendisleri Odasının görüşü yok. İlgili bütün birimlerle ilgili... Bilmiyorum, jokeyler, jokey kulüpleri bunun ne kadar içinde bilmiyoruz, eğer içindelerse neden burada yoklar?

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Buradalar, buradalar.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Buradalarsa bilmiyorum neden bunu anlatmıyorlar? Ama özellikle, Sayın Başkan, üç gün önce geldi bu. Bir tarafta deprem, bir tarafta ülkenin siyasi gündemi ve biz kırk sekiz saattir bununla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Bu bir araştırma gerektirir, elbette çalışma gerektirir, önceki kanunlara bakmayı gerektirir, bunun içini açmak gerektirir. Usul açısından gerçekten "Biz yaptık, oldu." anlayışının devam etmesini doğru bulmadığımızı, usul açısından doğru olmadığını özellikle belirtmek isterim. Anayasa ve Anayasa'ya uyumluluk meselesi üzerinde de Kaboğlu Hocam çok net bir şekilde düşüncelerini söyledi.

İçerik açısından da bu kanunları yapıyoruz ama niye bu kanunları yapma ihtiyacı doğduğuna biraz bakmak isterim. Çünkü içinde biraz öz eleştiri var. "Yapamadık ama ne yapalım, yirmi yıl geçti, e, bugün başlıyoruz." Bakış açısına bağlı, kıymetli sayılabilir ama yirmi yıldır niye yapmadığımızı da... Değişen bir şey yok çünkü.

Sizlerle tarımla ilgili birkaç veri de paylaşmak isterim çok sıkmadan. Tarımsal gayrisafi millî hasıla 2002 yılında gayrisafi millî hasılanın yüzde 10,2'si iken bugün yüzde 6,5'a düşmüş durumda. Yani gayrisafi millî hasıla oranında ciddi bir düşüş var. 2002 yılında iktidarı aldığınızda yüzde 8,7 büyüme olmuş tarımda ve 2020 yılına kadar... Ne yazık ki 2021 yılında eksi 2,9 bir küçülme var ama 2022 yılında binde 6 oranında bir büyümeden bahsediyoruz. Yirmi yıllık AKP döneminin tarımda ortalama büyüme oranı yüzde 2,5 ama ülke ekonomisinin toplam büyüme oranı 5,4. Yani ülkenin büyüme oranının yarısı kadar tarımsal büyümeyi, tarım sektöründeki büyümeyi görüyoruz ki 2022'de -tekrar edeceğim- yıllık binde 6,1 büyümeden bahsediyoruz. Aynı zamanda, 2022'nin dört çeyreğinin üçünde bir küçülmenin olduğunu sizlerle paylaşmak isterim.

Yine, tarımsal hasılada 23 milyar dolardan 55 milyar dolara bir çıkış var ama geçmiş yıllarda 69 milyar dolara kadar da çıkış var; güzel, kıymetli, önemli. Avrupa'da 1'inciyken 2'nciye, dünyada 10'uncuyken 14'üncü sıraya düşmüşüz 2002 rakamlarıyla. Özellikle bu rakamı aldım, çok konuşulan bir rakam değil, bunu paylaşmak istiyorum sizinle: Merkezî hükûmet bütçesinde tarımda araştırma geliştirme faaliyetleri için ödenek oranı 2008 yılında 2,82 iken 2022 yılında binde 55'e düşmüş arkadaşlar, sekizde 1'e, dokuzda 1'e düşmüş. Yani iktidarınızın tarımla ilgili getirdikleri ve araştırma geliştirme. Bugün hani "Şunu yapalım, bunu yapalım." diye kanunla getiriyorsunuz ama bir tarafta başka bir hikâye, bir tarafta başka bir gerçeklik var.

Tarım Kanunu'nun 21'inci maddesi gereği gayrisafi millî hasılanın yüzde 1'inin altında olmayacak biçimde tarımı desteklemeyi öngördünüz, 2006 yılında kanunu çıkardınız, 2007 yılından beri uyguluyorsunuz. Çiftçinin sizden alacağı tam 471 milyar 124 milyon lira. Yani o destekleme de ne yazık ki yapılamamış. Bunun özellikle üzerinde durmak lazım. Birazdan maddelerde tartışılacak, planlama yapacağız ama Bakana sormadan hiçbir ekim yapamayacaksanız meselenin özü tam buradadır. Dünyada planlama vardır, biz de planlamayı her zaman öneririz, isteriz ama bu planlamanın özü toplumun arz talep meselesini, ülkenin stok ihtiyaçlarını birlikte tutarak aynı zamanda ihracat, yurt dışı ticaret alanını da öngörerek destekleme politikalarıyla bunu sağlamak gerekir. Bunu yapmayarak -Başkana anlattığım için anlatıyorum- Bakanlıktan izin alacaksınız. Benim şimdi 100 dönüm yerim var, 10 dönümüne domates ekmek istiyorum, 80 dönümüne buğday ekeceğim. 10 dönüm için izin almak zorundayım. Nasıl olacak bu iş? Geçtim. Yani bu destekleme rakamlarıyla, bu modelle çok net söylüyorum sadece siz değil, hangi siyasal iktidar olursa olsun Türkiye'de planlamayı gerçekleştiremez ama jandarma zoruyla, baskı zoruyla, dayatma zoruyla olabilir; onun da o rejimin adı da başka bir şey oluyor zaten. O zaman orada demokrasiden falan bahsedemezsiniz, çiftçinin ya da bireyin özgür üretme hakkından bahsedemezsiniz. Elbette desteklemelerle ilgili müeyyideler uygulayabilirsiniz. O insan onu kabul ediyorsa ne olacak? "Olmaz, izin almak zorundasın." Doğru değil. O yüzden, özellikle bu destekleme modelinin mutlaka ve mutlaka değiştirilmesini ve bu destekleme miktarlarıyla bugüne kadar yapılamayan şeyin bundan sonra da olmayacağını sizlerle paylaşmak isterim.

Destekleme payımız 2002 yılında merkezî bütçede 1,6 iken 2023 yılında 1,2'ye düşmüş durumda arkadaşlar. Yani bütünüyle nereye bakarsanız bakın gerileme var. Bir başka önemli iş, çiftçiyi tutamazsak tarımı da tutamayız arkadaşlar ama görüyorum ki şirket tarımına doğru ısrarla bir eğilim var. Bu getirdiğiniz yasanın içinde de çiftçiyi robotlaştıran, çiftçiyi modern köleliğe sürükleyen, çiftçiyi fason üretimin bir parçası yapan bir mekanizma var. Bunun için, şunu çok net görüyoruz: İktidara geldiğiniz tarihsel süreçten 2017'ye kadar örneğin buğdayda, arpada, mısırda yüzde 120 ile yüzde 143 arasında gümrük vergisi vardı. Nedir gümrük vergisi? Korumacılıktır. Neyi korursunuz? Kendi çiftçinizi, kendi üretiminizi korursunuz. Şimdi sıfır. Kırmızı ette, canlı hayvanda yüzde 150 ile yüzde 225'e kadar gümrük vardı. Şimdi hemen hemen sıfır. Başka? İmtiyazlı sözleşmeler dolayısıyla 8-10 ülkeye istediğiniz gibi gümrüksüz ithalat-ihracat olanağı açtınız; Venezuela -aklıma gelen- Bosna Hersek, birçok ülke. Kabul edilebilir ama bir örnek vereceğim. Örnek söylüyorum, Bosna Hersek'te 200-250 ton ahududu yetiştirilir, 900 ton-bin tona yakın ahududu alıyoruz. Nasıl oluyor bu iş? Uyanık tüccarlar başka ülkeden Bosna Hersek'e, Bosna Hersek'ten gümrüksüz bize kaydırıyorlar. Görüyoruz, farkındayız. O yüzden, siz gümrükleri kaldırırken öbür taraftan çiftçiyi desteklemeyle, planlamayla onun oradan kaybedeceği geliri sağlayamıyorsanız çiftçiyi üretimde tutamazsınız arkadaşlar. Nereden anlıyoruz, şu rakamdan anlıyoruz: 2002'de 2 milyon 700 bin üretici çiftçi ÇKS'ye kayıtlı -beğenmediğiniz sistem- 2 milyon 700 bin! 2002'de o kadar çiftçinin bankalara borcu 2,4 milyar. 2023'te 2 milyon 170 bin çiftçi. 600 bin çiftçi azalmış. Sadece bankalara olan borcumuzun miktarı 348 milyar TL ve sadece bir yılda. 2002 yılında çiftçinin borcunun artışı 176,5 milyar TL. Nereye arkadaşlar? Sadece bankalara, sadece bankalara! İlaç bayisine borç var, gübre bayisine borç var, sulama borcu var, elektrik borcu var.

Arkadaşlar, çok üzüntülüyüm. Doğru bir iş yaptı Bakan, dedi ki: "Ayni desteklemeleri kaldırıyorum, deprem bölgesinde nakdî destekleme yapacağım." Çok güzel ama keşke -Cengiz Başkanım söyledi ama açmak için söylüyorum bunu- altına bir madde daha ilave etseydi: "Ben deprem bölgesindeki çiftçilerin desteklemelerini nakit veriyorum ama Devlet Su İşlerinin kayyumlarının ve elektrik şirketi ortaklığındaki firmaların tahsildarlığını yapmayacağım, bu paralardan onlar borçlarını alamazlar." demeliydi.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Yaptık onu.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Demeliydi. Blokeler konuldu, bilmem ne oldu Başkanım. Demeliydi. Yani çiftçi müthiş bir borç batağında. Paylaşmak istedim.

2002 yılında çiftçilerin bankalara olan borcunun tarımsal üretim değerine oranı yüzde 5. Yani çiftçinin toplam borcu, bankalara olan borcu toplam ürettiklerinin, tarımsal gayrisafi hasılanın yüzde 5'ine denk geliyordu; şimdi yüzde 31'ine denk geliyor, yüzde 31'ine! 2002 yılında tarımdaki istihdam ülke toplam istihdamının yüzde 34,9'una yani yüzde 35'ine denk geliyordu, 2022'de yüzde 17,6. Sayısal olarak tarım sektöründe çalışan sayısı 7 milyon 458 binden 4 milyon 948 bine düştü, yaklaşık 2 milyon 510 bin kişi azaldı. Peki nüfus? 66 milyondu değerli arkadaşlar, 66 milyon! Şimdi 85 milyonuz, bunun içinde sığınmacılar yok, diğerleri yok. Tarım BAĞ-KUR'lu sayısı 2002 yılında 900.691 kişi, 2022'de yüzde 43 azalarak 512.966 kişiye düştü. Müthiş bir kayıp, yüzde 50. Tarım BAĞ-KUR'u 2002 yılında brüt asgari ücretin yüzde 16'sı kadar prim öderken 2022 yılında yüzde 33, 2023 yılında yüzde 41'e varan prim ödemek zorunda ortaya çıkan rakamlarda. Tarımda çalışan sigortalı sayısı: 2002 yılında 149.163 kişi, 2022'nin sonunda yüzde 85 azalışla 22.987 kişi. Tabii, burada hiç konuşulmuyor ama mevsimlik tarım işçileri zaten yok, onlar zaten dibin de dibindeler, ne konuşuluyor ne gündeme geliyor ne anlatılıyor ne söyleniyor ama biliniz ki tarımı bekleyen en büyük problemin iş, emek, insan iş gücü olduğunu da mutlaka sizinle paylaşmak isterim.

2002 yılında tarım alanlarımız 41 milyon 196 bin hektar iken 2022 sonu itibarıyla 38 milyon 462 bin hektara düştü ve son on dokuz yılda 2 milyon 734 bin hektar tarım alanı üretimden çıktı. Yani 27 milyon dönüm tarım alanı yok. Peki, biz ne yaptık arkadaşlar? Sudan'dan 8 milyon dönüm, Venezuela'dan 10 milyon dönüm, Nijer'den 10 milyon dönüm -neyse miktarı önemli değil- arazi kiralamak için yollara düştük. Şimdi de yirmi yılın sonunda kanuna getiriyoruz, ülkenin yüzde 17 tarım alanı kullanılamıyor, bunların kullanılması için tedbir alıyoruz. Şaka gibi değil mi arkadaşlar? Ama gerçek.

Değerli arkadaşlar, 11 gübre fabrikasını 267 milyon dolara sattık ve ne yazık ki yirmi yılda 86 milyon ton gübre ithal ettik, 22 milyar dolar ödedik arkadaşlar, 22 milyar dolar! 11 kamu gübre fabrikasının satışından ne elde etmişiz? 267 milyon dolar. 2 traktör fabrikası 29 milyon 500 bin dolara... Değerli arkadaşlar, toplam, gıda işletmeleri, TEKEL, Et Balık Kurumları, Sümerbank, 10 şeker fabrikası 753 milyon dolar. Arkadaşlar, bu neye denk geliyor, biliyor musunuz, bu neye denk geliyor? Bir yıllık şeker üretim bedeli bile değil sattığımız fabrikaların değeri. Ne oldu geçtiğimiz yılda? 4 liralık şeker 26 liraya çıktı. Kim çıkardı? Niye? Neden?

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Toparlayalım lütfen.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Toparlıyorum Başkanım.

Biraz önce çiftçinin giderlerinden bahsettim, bir çok ithalat rakamı var ama bir yıllık gübre gideri 80 milyar, bir yıllık mazot gideri 70 milyar, bir yıllık tohum, fidan gideri 100 milyar, yem gideri 300 milyar. Arkadaşlar, bu kadar yeme dayalı bir hayvancılık sektörünü -küçükbaş, elbette, kanatlı, yumurta, beyaz et, süt, diğer et ve mamuller, yoğurt, ayran- bu kadar yeme bağlı bir sektörü siz dünyanın hiçbir memleketinde ayakta tutamazsınız. Meraların ıslah edilmesi lazım, meraların devreye sokulması lazım.

Öyle bir TÜİK var ki 2002 yılında 146 milyon dönüm mera hâlâ 146 milyon dönüm, ne 1 metrekare azalmış ne 1 metrekare artmış. Eşyanın tabiatına aykırı mı arkadaşlar? Aykırı. Bakanlık diyor ki: "Bende 120 milyon dönüm civarında tespit edilmiş mera var." E, bu da güzel ama başka bir şey daha söylüyor, diyor ki: "Bu elimdeki meranın ben sadece yüzde 10'luk kısmını ıslah edebilmişim." Başkanım çok daha iyi bilir, kendi alanıdır, siz bir merayı ıslah etmiyorsunuz, onun amenajmanını sağlıklı yapmıyorsanız, doğru bir kullanma modeliniz yoksa, bilinçli kullanamazsanız meralar fayda yerine zarar getirir. Siz tutar, yurt dışından da bol bol orijinal ırklar -orijinal derken işte, "16 ton süt verecek." diye- getirip burada 6 tona, 8 tona muhtaç olup sonra da "Hayvancılıkta kriz ve kaos yaşıyoruz."u konuştuğunuzda elbette inanan insanlar olacaktır ama bu işin biraz içinde olan insanlar bu işin sürdürülemez olduğunu görecek ve bugün bu noktalara taşınmış olacaktır.

Arkadaşlar, sulamada kullanılan elektriğe çiftçinin verdiği para 30 milyar, zirai ilaç gideri 30 milyar yani neresinden bakarsanız bakın, borçlarla beraber çiftçinin 2022 yılında cebinden çıkacak para aşağı yukarı 700 milyarın üzerinde. Aslında ortada çiftçiliği ayakta tutan bir sistem yok, çiftçiliği ticaretin bir aracı hâline getirmiş; tohumcu kazanıyor, ilaççı kazanıyor, gübreci kazanıyor, şeker üreten fabrika kazanıyor, ondan beslenen bütün sektörler kazanıyor ama iş çiftçiye gelince Ziraat Bankası Müdürü şunu açıklıyor, diyor ki: "Çiftçi borcunu yüzde 99 oranında ödedi." Bu bir hastalık arkadaşlar. Eğer bir sektörün, bir yapının parası varken... İçinden elbette farklı niyetli insanlar çıkabilir ama 348 milyonluk bir borcun bir yıl sonra 400, 450 milyar liraya...

Evet, evet Sayın Müdürüm, komik şeyler anlatıyorum! Gülebilirsiniz! Gülme hakkınız da vardır! Burası demokrasinin olduğu bir ülkedir ama bürokrat olarak vicdanlı olmanız gerekir. Söylediğim şeyler size hikâye de gelebilir ama merakınızı gidermek için bununla ilgili Bakanlığın bütün birimleriyle özel görüşebiliriz. Hâlinize gülünüz biraz.

İLYAS ŞEKER (Kocaeli) - Sizin konuşmanızla ilgili değil.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Sizinle alakalı değil.

TARIM VE ORMAN BAKAN YARDIMCISI EBUBEKİR GİZLİGİDER - Konunun sizinle alakalı olamama ihtimali var mı?

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Olabilir.

Ve değerli arkadaşlar, her seferinde Bakanımız çıkıyor...

TARIM VE ORMAN BAKAN YARDIMCISI EBUBEKİR GİZLİGİDER - Biz her hareketimizi mi denetlemeye tabi tutacağız.

CENGİZ GÖKÇEL (Mersin) - Siz denetleneceksiniz.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Başkan, kapandı, tamam.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Kapattık meseleyi.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Kapattık meseleyi, benimle ilgili bir mesele. Celallenmeyin, celallenmeyin; rahat olun lütfen. Başkanım burada, Başkanımla gayet de güzel bir süreci götürüyoruz.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Birbirimizin davranışlarını kısıtlamayalım arkadaşlar.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bakın, her şey...

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Toparlayalım lütfen, geneli üzerini bitirelim.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bitiriyorum.

Arkadaşlar, bu söylediklerimin tümü TÜİK'in ve Bakanlığın rakamları, tümü.

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Toparlayalım lütfen, toparlayalım arkadaşlar, baskı kurmak zorunda kalacağım.

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Evet, son noktalara geldim, bitiriyorum Değerli Başkan.

Şu ithalat meselesini biraz paylaşayım: Farkında mısınız değerli arkadaşlarım, ithalat meselesi, ihracat meselesi... 2 değerlendirme var, birinci değerlendirme gıda ve tarım dış ticareti. Gıda ve tarım ticaretinde yirmi yılda 50 milyar dolara yakın fazlamız var arkadaşlar, övünülecek bir şey. Hani, diyoruz ya "Hakkı, hakkaniyeti teslim edelim." diye, buna hiç itirazımız yok; keşke 300 milyar olaydı, keşke yaptığımız o ihracat ithalat farkı 50 milyar değil de 150 milyar olsaydı. Bunu kim istemez? İtiraz eden var mı? Benim bunu görmemek gibi bir durumum var mı? Yok ama değerli arkadaşlar, ben bir çiftçiyim ve ben, örneğin, tarlamda gazlı içecek üretmiyorum ve ben tarlamda çikolata da üretmiyorum, bisküvi de üretmiyorum.

Dolayısıyla, eğer biz sapla samanı birbirinden ayırmazsak rakamlar üzerinden kitleleri de yönlendiririz. Bakın, itirazım var mı? Yok, rakamı sizlerle paylaşıyorum, bunu bir başarı öyküsü olarak elbette yazabilirsiniz kendiniz ama öbür taraftan, tarım ve hayvancılık dış ticaretine baktığımızda, değerli arkadaşlar, yirmi yıllık bilanço 139 milyar dolarlık ithalat, 97 milyar dolarlık da ihracat var; fark eksi 42 milyar dolar. İşte, biraz önce yem meselesini tam da bunun için söyledim arkadaşlar. Sadece iki örnek: Kepek dış ticareti... Her ne kadar Bakan "Kepek yoksa ekelim." demişti ise de ithalat miktarımız 20 milyon ton, 20 milyon ton; her yıla yaklaşık 1 milyon ton düşmekte ama bazı yıllar 2 milyon tona kadar çıkmış, 1,8 milyon ton, bazı yıllar da 120 bin tona kadar da düşmüş ve dolar 3,7 milyar dolar ama sadece bu kadar değil. Doğrudan ithal ettiğimiz 90 milyon tona yakın buğdaydan elde edilen kepek yaklaşık yüzde 20. 18 milyon ton, artı 20 milyon ton; arkadaşlar, 38 milyon ton kepek ithal etmişiz. Tam da derdimiz bu, tam da derdimiz bu. Küspe yani yağlı tohumlardan, ayçiçeğinden, pamuktan elde edilen...

BAŞKAN YUNUS KILIÇ - Orhan Bey, lütfen...

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bitiriyorum Başkanım, bitiyorum, son.

Arkadaşlar, küspe, pamuk tohumu, ayçiçeği tohumu küspesi 26 milyon ton; ödediğimiz para 8,4 milyar dolar. Sadece bu mu? 12 milyon ton ayçiçeğini getirip işledikten sonra kalan küspe de bunun dışında. Bunu da ilave ettiğinizde, neresinden bakarsanız bakın, 35 milyon tona yakın da küspe ithal etmişiz.

Tam da buradan söylemek istiyoruz: Üretmeliyiz, üretmeye ihtiyacımız var, toprağımız var. O yüzden bu yasa bir eleştiri, kendi adına bir özeleştiri yasası ve günün sonunda son sözüm, Başkanım, bitiriyorum, sabrınıza sığındığım için kusura bakmayın ve sizlere de sabrınızdan dolayı teşekkür ediyorum.

Değerli arkadaşlar, yirmi yıllık iktidarınızda tarımda göç politikalarını benimsediniz, mülksüzleştirme politikalarını benimsediniz, "Üretme, tüket." politikalarını benimsediniz ve halkın tümünü her noktada âdeta müşteri hâline getirdiniz. Tarımda kazanmayı değil, çiftçinin sürekli borçlanmasına, sadece çiftçinin değil halkın da borçlanmasına uygun bir model uyguladınız. İhracat değil, özellikle ithalatı teşvik ettiniz -yine söylüyorum- bitkisel üretim, hayvansal üretim ve ürünlerinde ve en önemlisi de gümrükleri sıfırlayarak bizi ithalat cennetine getirdiniz.

Yasayla ilgili genel görüşümü ve maddeler üzerindeki görüşlerimi ayrı ayrı kullanacağım. Tekrar, dilerim ve isterim ki: Bu ülkenin yeni fark ettiğiniz zenginlikleri bundan sonra üretime geçsin ve biz ne kepek ne küspe ne başka ürünleri ithal etmeyelim, kendi ülkemizde üretelim, insanımız insanca yaşasın.

Bugün, depremin de yarattığı tahribatı da dilerim ki hep beraber giderebilecek bir mekanizmayı sağlarız.

Teşekkür ederim Başkanım.