KOMİSYON KONUŞMASI

ORHAN SARIBAL (Bursa) - Çok teşekkür ediyorum.

Değerli Komisyon üyeleri, dışarıdan gelen kıymetli katılımcı arkadaşlar, Bakanlık yetkilileri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Elbette, öncelikle, depremde hayatını kaybeden insanlarımıza rahmet diliyoruz ve hepimizin başı sağ olsun, yaralı arkadaşlarımıza da şifalar diliyoruz. Çok acı bir olaydı, dileriz ve isteriz ki bir daha bu topraklarda böyle şeyler yaşamayalım ama deprem gerçeğinin hemen yanı başımızda olduğunu görmek zorundayız. Depremin öldürmeyeceğini, depreme göre tedbir almamanın, onun yaratmış olduğu sonuçların insanlarımızı öldüreceğini bilmek durumundayız.

Ben Komisyonunuzun önemi, içeriği ve kapsayıcılığı açısından gelen kanun teklifinde Komisyonunuzu ilgilendiren temel birkaç noktaya dikkat çekmek isterim. Çünkü yarın ana Komisyon olarak Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonunda ilgili konuları, ilgili maddeleri detaylarıyla görüşeceğiz ama "çevre" deyince bizim bir taraftan çevre, bir taraftan orman, bir taraftan tarım, öbür taraftan insanın varlığı meselesini aslında artık birbirinden ayırabilecek bir tarafımız yok. Çevre Bakanlığının yetki ve sorumlulukları, Tarım ve Orman Bakanlığının yetki ve sorumlulukları her birinin kendi içinde birbirine bağlı olduğunu, birbirini etkilediğini, alınan her kararın aslında diğer sektörleri de etkilediğini görmek durumundayız.

Kısaca birkaç noktaya dikkat çekmek isterim. Örneğin, ormancılıkla ilgili, çevreyle ilgili sizi ilgilendiren, Komisyonunuzu ilgilendiren sizin de komisyonlara ve bizlere sunduğunuz düzenlemeler içerisinde örneğin şöyle bir cümle var: "Ormanlara inşaat artığı, hafriyat ve çöp dökmek yasaklanıyor." Daha önce serbest miydi? Yok, serbest değildi. Böyle bir şey yok, burada temel bir sorun var yani cümle de yanlış ya da ortada ciddi bir sorun var, önce bu sorunu çözmemiz lazım yani eğer böyle bir cümleyi buraya koyuyorsak buradan "Daha önce ormanları kirletmek, çöp atmak, moloz atmak serbestti." anlayışı çıkar ki ben buna karşıyım; bizim hiçbir kanunumuz ormanlara çöp atmayı, moloz atmayı kesinlikle uygun bulmuyor. O zaman sorun ne? Sorun şu: Maden arama ya da başka gerekçelerle bozduğumuz tarım, orman toprağı bütün bu alanlarla ilgili bu işi yapan kamu kurumu ve şirketlere "Madeni çıkardığınızda, işinizi bitirdiğinizde buraları rehabilite edin, düzenleyin." talimatı verilmiştir ve ilgili yönetmeliklerle, genelgelerle, kanunla yaptırımı vardır ama biz bugüne kadar hep kolayı seçtik; ne yaptık? Orayı düzenlemek yerine o şirketlerden bir miktar para aldık, böylece onlar o sorumluluktan kurtuldu, gerisi bize kaldı. Şimdi ne yapıyoruz? Bunu belediyeler yapacaktı, belediyeler para alıyordu, ilgili kurumlar para alıyordu; şimdi bunu yapmayalım, şirketlere devredelim. Yani aslında, aynı modeli başka birilerine de tahvil ederek... İşte özel sektör bir yerlerden moloz çıkaracak, bir yerlerden başka bir hafriyat çıkaracak; getirecek, buraları düzenleyecek, belki de ihaleyle düzenleyecek; başka bir ekonomik işe dönüşüyor. Ya, bunu iyi düşünmek lazım, bu anlamda uyarmak istedim; çok önemli görüyorum bunu, bu açıdan çok kıymetli.

Yine, çevreyle ilgili... Yani ceza kanunları aslında var ama bütün mesele şu: Kanunları uygulayıcılar hukukun ve kanunların gerekleri ölçüsünde yapsalar zaten sorun yok ama sürekli cezayı arttırmak var olan sorunu çözmüyor çünkü bütün mesele kanun koyucu değil, kanun koyucuyla beraber kanunu yerine getirecek olan hukuk sisteminin yani savcının, hâkimin, yargının bunu kayırmaksızın, ayırmaksızın gerçekten buna müdahale etmesi ama ben neler yaşıyorum? Örneğin yakın tarihte İliç'te, yakın tarihte hemen yanı başında Kütahya'da, bütün buralarda öylesine bilirkişi raporları çıkmasına rağmen ısrarla ilgili Bakanlık buralara ÇED raporu veriyor, buralara izin veriyor. Bakın, koca bir deprem yaşadık -iki örnek vereceğim- o depremlerin düşünün ki... Olmasın ama Erzincan'ı hatırlarsak biz İliç'teki siyanür çukurunu ne yapacağız mesela? Bunun cevabını verecek bir kimse var mı arkadaşlar? O siyanür çukuru patladığında, bakın, o siyanür çukuru patladığında koca bir Fırat'ın, koca bir Karasu'nun, koca bir insanlığın uzunca yıllar büyük bir tehlike içerisinde olduğunun farkında mıyız? Bu kadar önemli bir şeyden bahsediyorum.

Kütahya meselesi... Sayın Komisyon Başkanım, gittik oraya, şirketin avukatları bizden gelen mahkeme heyetini ve bilirkişileri kaçırdılar "Buraya giremezsiniz." mesajı verdiler, oysa bizim bir şey yapacağımız yok. Biz gerçekten oradaki o bilirkişi gerekli izlenimler içerisinde oraya gitti mi gitmedi mi, o alanı inceledi mi incelemedi mi ona bakacağız. Yani sizi ilgilendiren konu açısından mesele şu: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, beraber, hakikaten, bu memlekette ormanlık alanların ve tarım alanlarının adını koyması lazım, kırmızı çizgiyle bunu net koyması lazım, bunu koymadığı zaman... Bugün niye bunları konuşuyoruz, bir anlamı var mı? Yakında, yeni bir tarihte bir seçim var ama en azından geçmişten ders alalım; gerçekten çok kötü.

Bakın, bir şey daha söyleyeceğim. Yine, günü sıcak, deprem ilişkisi üzerinden söylemek istiyorum. Yüzlerce tarım ilaç bayisi bina enkazlarının altında çöktü. Bir ilaç bayisini -Bakanlık yetkilileri burada- denetlediklerinde, miladı geçmiş 100 gramlık bir ilaç bulduklarında 15 bin TL, 20 bin TL ceza yazıyorlar hatta ikinciyi, üçüncüyü gördüklerinde o bayinin kapatılması noktasına kadar gidiliyor; arkadaşlarım burada diye söylüyorum. Peki, yüzlerce bayi yıkıldı ve bunların hepsi enkazın içerisinde. O enkazlar hiçbir özel önem verilmeden -ne bilim insanlarına ne ilgili kurumlara ne kuruluşlara- şu anda kepçelerle alınıyor. Zaten, şöyle söyleyeyim: Eğer orada, o enkazın altında insan kaldıysa, o da patlayan ilaçların olduğu alandaysa zaten onu deprem öldürmese o ilaçlar öldürecekti; birincisi bu. İkincisi, şu anda o ilaç bayisinden yüzlerce miktar ton ilaç enkazın içerisinde patladı, çatladı; şu anda onlar götürülüyor, ya su havzalarına, ya toprak üstüne ya da insanların gidebildiği yerlere dökülüyor. Yani buradan bile biz bir şey çıkarmıyoruz, çıkarmamışız.

Yine, buradan tarımla ilgili şunu söyleyeceğim: Ne yazık ki mermer ocaklarından tutun da maden ocaklarına kadar... İşte, biliyorsunuz defalarca zeytin yasası geldi, defalarca kısmen değiştirilme çabası içerisinde olundu, her türlü yöntem de denendi. Bir mermer tozunun insan üzerindeki kanser hassasiyetini düşünüyoruz da o mermer tozunun bitki üzerinde stomaları kapattığı için aslında, orada, o bitkiye zarar verdiğini, çevreye zarar verdiğini, orada üretime zarar verdiğini, üretimin niteliğine zarar verdiğini ne yazık ki anlamaz hâle gelmiş bir durumdayız ve sadece inşaat sektörünün ve maden sektörünün -yine söylüyorum, direkt Komisyonu ilgilendirdiği için söylüyorum- ciddi anlamda ormanlarımıza, çevreye ve yer altı, yer üstü su kaynaklarımıza ciddi anlamda zararı var. Sayın Vekilim burada, Mustafakemalpaşa Çayı, senede en az 5-10 defa çok yüksek oranda borla karşılaşırız ve bugün Kemalpaşa'nın yer altı sularının hepsinde ciddi siyanür var, ben tespit ettim, gıda kontrolünde yaptığım analiz sonucunda çıktı. Defalarca söyledim, Devlet Su İşleri "Bilmiyoruz." diyor, Gıda ve Kontrol "Haberimiz yok." diyor. Biliyorlar ama yapabilecekleri bir şey yok. Ya, nereden geliyor bu siyanür? Bu siyanür ağır metal ve ciddi anlamda insanı kanser eden bir kimyasal, bununla ilgili hiçbir şey yapmıyoruz. Öbür taraftan ne yapılıyor? Bakın, sanayi bölgeleri kurmak için birinci sınıf tarım arazileri çiftçilerden çok ucuz parayla alınıyor, daha sonra organize sanayi bölgesi ilan ediliyor, ondan sonra çiftçiden 1 dekarı 10 bin liraya, 20 bin liraya, 30 bin liraya, 40 bin liraya alınan tarım alanları, sanayicilerin kendi arasında -işte organize sanayi bölgesi ilan ettikten sonra- 1 milyon liraya, 2 milyon liraya satılıyor; geçtim bunu, bu başka bir şey ama bu sanayi bölgelerinin, hemen hemen tümünün ısrarla tarım alanları üzerine yapılmasından rahatsızız. Bunun bir çevre kirliliği yarattığını, tarım alanlarının üzerinde müthiş bir baskı kurduğunu görmek zorundayız. Yani, eğer biz bütüncül olarak bütün bir kalkınma modeli üzerinden, bir tarafta maden, bir tarafta tarım, bir tarafta orman, bir tarafta ticaret; bütün bunları sağlıklı bir şekilde masaya yatırıp "planlama" dediğimiz o anlayışı bütünüyle büyük ülke politikasına yaymazsak -bu kadar bakanlığa, bu kadar sorumluluk alanına; ister tek kişiye verilsin ya da tek bakanlığa verilsin, isterse farklı farklı bakanlıklara verilsin- önceliklerimizi ortaya koymadığımız sürece bu tür düzenlemelerle sorunu aşamayacağız. Çok güzel düzenlemeler var içinde, çok önemli. Yıllardır söylediğimiz düzenlemeler var ama soru şu: Yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl, elli yıl; bugüne dair söylemiyorum, geçmişten bugüne kadar söylüyorum, ne yazık ki Çevre Bakanlığının çok ciddi durması lazım, durmuyor. Bilirkişinin "Burada bu yüzde yüz zararlıdır." dediği bir madene ya da toprağa, ormana, çevreye zararlı başka bir yapıya bütün o bilirkişi raporlarını yok sayarak Çevre Bakanlığı ya ÇED veriyor ya da izin veriyor. O kadar önemli ki Çevre Bakanlığı çünkü Çevre Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yapılan düzenlemelerle sınırsız ve sorumsuz olarak her yere hemen hemen her şeyi yapabilme iradesi almış. Yani her yere HES yapılmaz, her yere RES yapılmaz. Bugün Uludağ'ın Mustafakemalpaşa tarafındaki rüzgâr enerji santralleri büyük orman katliamları yapılarak yapılmıştır. Biz karşı değiliz RES'e, biz karşı değiliz HES'e ama bunların da "Her şey her yere yapılır." demesi... Örneğin, evin altında altın var evleri mi kaldıracağız kardeşim? Bunun bir ölçüsünün olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun ölçüsünü ortaya koyan mekanizma da sizin söylediğiniz gibi insanı yaşatmak için yaşamsal hak kutsaldır değil mi? Onu yasalarla korursunuz, yasal dayanakları var, elbette hukuk düzeni var, Emniyeti var, Jandarması var ama kuru kuruya yaşam hakkı bir şey ifade etmiyor. Gıda, su... Enerji elbette var ama temel bir hak olarak görmemiz çok mümkün değil ama bütün bunların yanında "çevre hakkı" dediğimiz temel bir anlayış var. Eğer biz Çevre Bakanlığı olarak bu çevre hakkını göz önüne aldığımızda onun içine bakacaksınız, her şey var ama her şey. Böyle bakabilirsek bütün meseleye sorunları rahatlıkla çözebileceğimizi ve geleceğe doğru adımlar atabileceğimizi düşünüyorum.

Son olarak da şunu söyleyerek bitirmek istiyorum sözümü: Değerli Komisyon üyeleri, değerli katılımcılar; sözün bittiği yer, biz insanımızı insanca yaşatacak bir düzen istiyor muyuz istemiyor muyuz? Lafta istiyoruz, sözde istiyoruz ama temiz bir çevre hakkı, temiz gıda, temiz su mutlaka olmazsa olmaz. Bütün bunları baş tacı edeceksek ve ana siyasi, politika hedefimizin başına koyacaksak gerisiyle ilgili çok çok önemli düzenlemeler yapmak zorundayız diyorum. Tarım ve ormanla ilgili maddeler üzerindeki özel düşüncelerimizi ve tek tek maddeler üzerindeki yorumlarımızı Çevre Komisyonunu bağlayanların dışında yarın Tarım ve Orman Komisyonunda gündeme getireceğiz diyorum.

Kolay gelsin.