| Komisyon Adı | : | SANAYİ, TİCARET, ENERJİ, TABİİ KAYNAKLAR, BİLGİ VE TEKNOLOJİ KOMİSYONU |
| Konu | : | Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4780) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 6 |
| Tarih | : | 14 .12.2022 |
MURAT EMİR (Ankara) - Çok teşekkür ederim.
Sayın Başkan, değerli hazırun; herkesi saygıyla selamlıyorum.
Özgür Başkanımızın güzel tanımlamasıyla "günah torbası"nın üzerinde konuşmaya, geneli üzerinde konuşmaya devam ediyoruz. Özellikle, bu OHAL Komisyonuyla ilgili kimi görüşlerimi Komisyonla paylaşmak ve en azından tutanağa geçirmek üzere söz alma ihtiyacı duydum. Herkes anımsayacaktır; 15 Temmuz darbe girişiminden sonra at izi it izine karışmıştı, suçlu suçsuz birbirine karışmıştı. Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi önünde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde başvurular çığ gibi büyümüştü. Türkiye yargısı bu yükün altından kalkabilmek için Avrupa Birliğiyle de istişare hâlinde, Olağanüstü Hâl Komisyonu kurma noktasında bir uzlaşmaya vardı. Aslında, Olağanüstü Hâl Komisyonunun bir yargı yeri olmadığı, yargısal bir mekanizma olamayacağı, yargısal karar veremeyeceği, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralını karşılamayacağı apaçık ortadaydı ve o sırada da biz bu itirazlarımızı söylemiştik. Bu sakıncalı kurum o sırada hem iktidara hem Anayasa Mahkemesine hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine pratik ve kullanışlı geldi çünkü önemli bir süzgeç olacaktı, yüz binlerce davayı öteleyecekti, Hükûmete zaman kazandıracaktı ama değerli arkadaşlar, bu yapılırken aslında çok büyük hukuksuzluklar yapıldı.
15 Temmuz darbe girişimine giden süreçte AKP iktidarının başta Silahlı Kuvvetler ve yargı olmak üzere, FETÖ'cüleri büyük bir özenle, dikkatle, istekle, şevkle devletin kritik kademelerine yerleştirdiğini hepimiz biliyoruz. Sonrasında, etkili bir yargı mekanizması kurmak yerine "iltisak" gibi "ilişkili olmak" gibi, belki sadece birkaç hukukçunun bileceği Türk Ceza Kanunu'nda olmayan bir kelime icat edildi ve bunun üzerinden de yüz binlerce kişinin çalışma ve dolayısıyla da yaşama hakkına bir şekilde müdahale edildi. Bakınız, Olağanüstü Hâl Komisyonu, ne Venedik Komisyonu kriterlerini karşılamakta ne de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kriterlerini karşılamaktadır. Kişiler açısından adil yargılanma hakkı tamamen ihlal edilmiştir. Bu Komisyonun oluşumuna baktığımızda 7 kişilik bürokratik bir Komisyon olduğunu görüyoruz. Başbakanın ve Adalet Bakanının atadığı genel müdür seviyesindeki bürokratların bir yargı yerine geçip dosya üzerinden yargılama yapmaları ve birilerinin çalışma hakkı üzerinden karar vermeleri elbette ki hukuk devleti ilkesiyle bağdaşamazdı; maalesef, bu süreci hep birlikte yaşadık.
Bakınız, kişilere savunma hakkı verilmedi yani kendilerini savunamadılar. OHAL Komisyonu dosya üzerinden inceleme yaptı ve dosya üzerinden inceleme yaptığı için de kişilerin savunma hakkı çoğu defa ihlal edildi. Kişiler neyle suçlandığını bilemediler, dosyanın içeriğini göremediler. Dolayısıyla, savunma yapmak için öncelikle bir suç seçmek zorunda kaldılar ve bu suç üzerinden kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Silahların eşitliği ilkesi asla kullanılmadı. Dolayısıyla da masumiyet karinesi yani bir yargı kararı olmaksızın herkesin masum kabul edileceği, suçsuz kabul edileceği ilkesi ihlal edildi. Bu süreçte yüz binlerce kişinin canı yandı, haklı-haksız birbirine karıştı ve maalesef, bunu yaşadık.
Bir de orada soruşturmanın gizliliği ilkesi benimsendi; bunu da çok önemsiyorum arkadaşlar. Bakın, burada bu Komisyonun kuruluş KHK'sinin 5'inci maddesine bakarsanız "Soruşturmanın gizliliğine ve Devlet sırlarına ilişkin ilgili mevzuat hükümleri saklı kalmak kaydıyla kamu kurum ve kuruluşları ile yargı mercileri, Komisyonun görevi kapsamında ihtiyaç duyduğu her türlü bilgi ve belgeyi gecikmeksizin Komisyona göndermek veya yerinde incelenmesine imkân sağlamak zorundadır." diyor. Yani ilk başta baktığınızda, sanki bu Komisyon son derece yetkili, kamu kurumlarından istediği belgeyi istiyor, bu belgeler de geliyor ve bu kişinin suçluluğu, suçsuzluğu, iltisakı konusunda gerçekten adil bir karar verilmeye çalışılıyor zannedebilirsiniz. Ama buradaki gizlilik yani devletin sırrı ve soruşturmanın gizliliği işin içine girdiği zaman, özellikle bu suçlar sıklıkla da terör, terör örgütü, terör örgütüyle iltisaklı olma vesaire olduğunda, maalesef, bu bilgiler gizleniyor ve sanık açısından veya başvuran kişi açısından da son derece yargılamanın salahiyetine gölge düşürülmüş oluyor.
Dolayısıyla değerli arkadaşlar, OHAL Komisyonunu biz hiçbir zaman kabul etmedik. İki yıllığına kurdunuz, 6'ncı senenin sonunda "Tekrar uzatalım." diye geliyorsunuz. Çok büyük oranda, yüzde 97'yi geçen bir oranda başvurular reddedildi, kişilere "Sen idari yargıya gidebilirsin." dendi ama idari yargının da nasıl çalıştığını maalesef biliyoruz ve orası da etkili bir hak arama yolu olmadı. Kaldı ki kişiler OHAL Komisyonundan olumlu sonuç almış olsalar dahi onların göreve başlatılmaları maalesef çoğu defa söz konusu olmadı ve bu kişiler sivil açlığa mahkûm edildiler. Bunların hepsi hukuk devletinin çiğnenmesi, Anayasa'nın çiğnenmesiydi ama maalesef, KHK'ler üzerinden bunlar yapıldı değerli arkadaşlar.
Şimdi, bize düşen nedir, ne olmalıdır? Bize düşen, en yapmamamız gereken şeyi yapıyoruz burada yani OHAL Komisyonunu bakanlıklara dağıtıyoruz, "İlgili bakanlıklar bu soruşturmaları, bu dosyaları tekâmül ettirsinler." diyoruz. Oysa, zaten bu kişilerin görevden alınmasının sebebi bu kurumlar ve bu, gerekçe olarak da "OHAL Komisyonu kurum görüşü" gerekçesini gösteriyordu. Dolayısıyla, şimdi kurum görüşü veren kurumlara "Sen bu kişinin başvurusunu sonuçlandır." diyorsunuz. OHAL Komisyonu yanlıştı, asla adil yargılama yapabilecek bir Komisyon değildi, yüz binlerce kişinin hakkı yendi ama hiç olmazsa bunu uzatmak yerine önündeki -artık bilemiyoruz, 80 dosya deniyor- dosyaları bitirmesi beklenir. Aksi hâlde, biz, OHAL Komisyonunu ilgili bakanlıklarda kurumsallaştırmış, uzatmış, bu garabeti, bu haksızlığı, bu hukuksuzluğu önümüzdeki yıllara da teşmil etmiş oluruz; son derece tehlikeli ve yanlış bir işin içerisindeyiz, bunu dikkatinize sunuyorum. Bu da en az zeytinler kadar, en az limanların peşkeş çekilmesi kadar tehlikeli.
Limanlarla ilgili birçok şey söylendi ama iki cümle de ben söylemek isterim çünkü tarihî bir sorumluluk yaşıyoruz. Gerçekten de 2028'de dolacak sözleşmeleri şimdiden uzatmak için aceleniz ne? Beş ay niye beklemiyorsunuz? Gidişinizi görüyorsunuz, giderayak birilerine daha tüyü bitmemiş yetimin hakkını peşkeş çekme gayretindesiniz. İçinizde böyle olmayanlar olduğundan eminim, elbette biliyorum. Dolayısıyla herkesi aynen zeytindeki gibi vicdanlı davranmaya davet ediyorum arkadaşlar.
Anayasa Mahkemesinin iptal edeceğini bile bile, Anayasa Mahkemesinin kararı orta yerde duruyorken, Anayasa Mahkemesinin "Eşitlik ilkesi ve serbest rekabet ilkesi alenen çiğneniyor." diye oy birliğiyle kararı varken bu düzenlemeyi tekrar getirmiş olmanız ya Anayasa Mahkemesindeki kritik dengeleri geçmiş olduğunuz hissinden kaynaklanan bir öz güvenden veya -getirenler açısından söylüyorum- göz dönmüşlüğünden kaynaklanıyor olsa gerek.
Değerli arkadaşlar, sendikal örgütlenmeyle ilgili görüşlerimi de kısaca paylaşmak isterim. Sendikal örgütlenme son derece önemli, ülkemizde maalesef sonradan gündeme gelmiş ve ağır aksak ilerleyen bir örgütlenme. Bize düşen, Meclise düşen, sendikal örgütlenmeyi geliştirmektir, önündeki engelleri kaldırmaktır çünkü demokrasinin temeli örgütlü toplumdur, örgütlü emektir. Dolayısıyla bu getirdiğiniz yöntemle aslında yüzde 2'nin altındaki sendikaları cezalandırıyorsunuz; onları daha az kaynağa mahkûm ediyorsunuz, onları âdeta kapatıyorsunuz çünkü asıl derdiniz iktidar kaynaklarıyla iktidarın kucağında büyümüş olan sendikalara can suyu vermek, onların kanına kan eklemek ama bunu maalesef sendikal örgütlenmenin önünde bir engel olarak yapıyorsunuz.
Diğer bir nokta arkadaşlar, biraz önce Sayın Elitaş sözlerimizi duymazdan geldi; hukuki imkansızlık var 1 milyondan fazla kamu işçisi için, bunlar bu kaynaktan yararlanamıyorlar. Polis, yargıç, yargı mensubu, bekçi başka kamusal görevi var ve biz kanunla bunların sendikaya üye olmasını yasaklamışız. Dolayısıyla bunlar örgütlenememek gibi bir hukuki durumla cezalandırılıyorlar. Eğer böyleyse mesleklerinin gereğince sendikalaşamıyorlarsa bizim bunlara örgütlenememe tazminatı olarak örgütlenenlere ödediğimiz kadarını ödememiz gerekir ve eğer mümkünse de örgütlenebilecek meslek gruplarının sendikalaşmasını özendirmemiz gerekir. Bunu yapacak yerde tam tersini yapıyoruz "Altta kalanın canı çıksın." diyoruz. Sizin kucağınızda büyüyen, iktidara sırtını dayayıp iktidarın gölgesinde büyüyen sendikalara tekrar tekrar kamu kaynaklarını, can suyunu artırarak verme gayretindesiniz. Bunu da yine gidiyor oluşunuzla bağdaştırıyorum çünkü siz de farkındasınız ki beş ay sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; her şey çok güzel olacak.
Teşekkür ederim.