| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/286) ve 2021 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/285) ile Sayıştay tezkereleri a)Cumhurbaşkanlığı b)Millî İstihbarat Teşkilatı c)Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ç)Diyanet İşleri Başkanlığı d) Devlet Arşivleri Başkanlığı e)Millî Saraylar İdaresi Başkanlığı f)Strateji ve Bütçe Başkanlığı g)İletişim Başkanlığı ğ)Savunma Sanayii Başkanlığı h)Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ı)Yatırım Ofisi Başkanlığı i) Dijital Dönüşüm Ofisi Başkanlığı j) Finans Ofisi Başkanlığı k) İnsan Kaynakları Ofisi Başkanlığı |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 6 |
| Tarih | : | 25 .11.2022 |
SEZAİ TEMELLİ (Van) - Sayın Başkan, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, değerli hazırun, basının ve Meclisin değerli emekçileri; herkesi saygıyla selamlıyorum.
Bugünkü konuşmam, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin neden başlı başına bir sistemsizlik hâli, bir istikrarsızlık meselesi olduğu üzerinedir. Bu sistemin nasıl bir sistem olduğunu anlamak için bugün konuştuğumuz bütçe kaleminin içeriğine ayrıntılı olarak bakmamız aslında yeterli. Bentham'ın belirttiği gibi Panoptikon; Bentham'ın Panoptikon'u "Bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli." Böyle ifade etmişti Bentham. Foucaultcu bir yaklaşımla bakarsak aslında bir gözetim toplumunun mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Neden bahsettiğimi çok iyi anlıyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı ama sadece gözetim şiddetiyle karşı karşıya değiliz, âdeta gözümüzü oyuyorsunuz. Bu anlamda temsil ettiğiniz kurumun içine birkaç başlıkta bakmak istiyorum. Milli Güvenlik Kurulu; bugünkü hâli bir 12 Eylül tasarımıdır. Amacı, paralel iktidar yapılanması yoluyla devletin, hükûmeti ve ona bağlı kurumları kontrol ederek toplumu otoriter, disiplinci bir sisteme tabi kılmaktır. Bu açıdan, aslında bir toplum mühendisliği merkezidir MGK.
Savunma Sanayii Başkanlığı; militarist, sanayi merkezli bir büyüme modelinin teknoloji üssüdür. Ancak otoriter bir sistemde teknoloji bu kadar toplum yararından uzağa kaçabilir. Teknolojik aklı savaş politikaları içinde şekillenen bir yapıdan bahsediyoruz ki bu yapı toplumun kıt ve değerli kaynaklarını silahlara, insansız araçlara ayırarak hem bugün toplumsal barışı dinamitlemekte hem de geleceğimizi insansızlaştırmaktadır.
Bir başka kurum, Türkiye Varlık Fonu. Finansal sistemin doyumsuz iştahına ülkenin bütün varlıklarını yeni bir yöntemle aslında satıyorsunuz. Özelleştirmelerle geldiniz, şimdi giderken kamu kaynakları adına topyekûn bir tasfiyeyi gerçekleştirmektesiniz. Bu anlayış, aynı zamanda ülke olmanın, toplum olmanın müştereklerini de ortadan kaldırıyor. Haksız zenginleşmeniz, yolsuzluklarla barışık olmanız, hakikati görmenize engel oluyor. Nepotizm, aslında hiç bu kadar yaygın ve sistematik hâle gelmemişti.
Bir başka kurum, İletişim Başkanlığı. Resmî ve de sistematik bir dezenformasyon merkezinden başka bir şey değil. Son Taksim patlaması aslında fazla lafa gerek bırakmıyor. Gerçekler her yerden fışkırırken dezenformasyona devam ediyorsunuz. Yeni bir saldırının, müdahalenin aracı hâline getirmeye çalıştığınız bir algı yönetimiyle karşı karşıyayız. Bu mümkün mü? Aslında mümkün değil; hakikatlerin üstünü örtmeniz hiçbir zaman zaten mümkün olamadı. Bakın, on günden fazladır bu algı yönetimini, bu dezenformasyon tekniğiyle sürdürme çabasındasınız. İktidarın bütün kadroları canhıraş bir şekilde bu mevzu üzerinde tepiniyor ama sonuçta Mecliste bir araştırma önergesi veriyoruz, "Bir komisyon kurulsun." diyoruz; bunu -oylarınızla- iktidarın ortakları oylarıyla reddediyor. Neden? Çünkü eğer bu araştırılırsa bu dezenformasyon teşhir olacaktır.
Bir başka kurum, Diyanet İşleri Başkanlığı. Toplumun tüm inanç kesimlerinin eşit yurttaşlık ilkesi içinde bir arada yaşaması adına "inançlar üst kurulu" şeklinde yapılandırılması gereken bir kurumdur. Eğer bu dönüşümü sağlayamazsak toplumsal çatışmaları engellemek mümkün olamayacaktır. Oysa bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı, sistemin ideolojik aygıtı hatta bu konuda bütün kurumlarla yarış içinde, birinciliği kimseye bırakmak istemiyor. Neden? Çünkü bu sistemin fetvaya ihtiyacı var, fetva olmadan bu sistemin ayakta kalamayacağını biliyorsunuz ve bu yüzden de bu kurumu bu şekilde işletmeye çalışıyorsunuz. Neden? Çünkü bu sistemin meşruluğuyla ilgili sizin de kaygılarınız var, hem de ciddi kaygılarınız var.
Diğer kurumlara değinmeyeceğim ama bu 5 kuruma değinerek bile şu tablo karşımıza çıkıyor: Özetle, burada sistemin merkez üssüyle karşı karşıyayız. Bu otoriter şefçi sistemin bu memlekete, halkımıza, coğrafyaya bir hayrı dokunmaz; bir hayır gelmesini beklemek de nafile bir çabadır. Neden? Çünkü bu anlayışın hâkim olduğu bir yerde demokratikleşmeden söz edemezsiniz. Türkiye demokratikleşemediği sürece de hiçbir sorununu çözmesi mümkün değildir. Demokratikleşmeyi sağlayamadığımız sürece hiçbir sorunu çözemiyoruz ama otoriter sistem, sistemsizlik ve istikrarsızlık yaratmaya devam ediyor.
Çoğulcu bir toplumda yaşıyoruz ama tekçisiniz. Çoğulculuğu, farklılıkları, renklilikleri bu toplumun belki de en önemli hassasiyetlerini ortadan kaldırarak teklileştirmek istiyorsunuz. Cinsiyet eşitlikçi bir çağda yaşıyoruz ama erkek egemen bir aklı savunuyorsunuz. Çok inançlı bir coğrafyadayız ama mezhepçi bir anlayışla topluma yaklaşıyorsunuz. Adalet arayışının çığlıkları her yeri kaplamışken sosyal adaleti de yargısal adaleti de iktidarınızın bekası uğruna yok sayıyorsunuz. Yoksulluk bu denli yaygın ve derinleşmişken, hatta bir iktisadi şiddet aracına dönüşmüşken yolsuzluk ve talan ekonomisi yaratarak servet ve gelir uçurumunu derinleştirmeye devam ediyorsunuz. Bütçeniz var ama sekiz yüz yıllık bütçe hakkını yok sayıyorsunuz. Bütçe hakkını yok saymak aslında demokrasiden kaçmaktır.
Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı, değerli hazırun; sizlere şimdi basit 2 tane grafik göstermek istiyorum. Grafiklerden birincisi vazgeçilen zenginliği bize gösteriyor aslında. Koyu renkte, mavi olanlar ortalama kişi başına gelirdir; turuncu renkte, kırmızı renkte olanlarsa aslında olması gereken toplamı gösteren kişi başına gelirdir. Bugün sizin hesaplarınıza göre, 2013'teki tahminlerinize göre 2023'te kişi başına gelir 25 bin dolar olacaktı. Ben o kadar ileri gitmeyeceğim, sadece yüzde 5 ortalama büyüme yaratabilseydik, kişi başına gelir 20 bin dolara ulaşacaktı, bugün 10 bin dolar düzeyinde kalmıştır. Kırmızı alanın kümülatif toplamını alırsak yani integralini çıkartırsak buradaki kayıp yani vazgeçilen zenginlik 760 milyar dolardır, işte karşımızdaki bir vazgeçme maliyeti. İkinci grafiğe geçersek "Bu vazgeçmenin topluma maliyeti nedir? Topluma yansıması nedir?" diye baktığınızda bu çizgi -bu da basit bir hesap- bir endeks çizgisidir, 2018'den sonra dramatik olarak yükselmiştir. Nedir? Yoksulluk sınırının, 2013'e göre -yani vazgeçme meselesiyle eş gitsin diye yaptığım bir hesap- baktığınızda dramatik olarak yoksulluğun nasıl yaygınlaştığını, derinleştiğini gösteren bir yoksulluk hesabı. Kaldı ki burada hesaba katılmamış birçok şey var. Örneğin pozitif dışsallıklar var, ekonominin çarpan etkisi var, borç maliyetlerinin, yükünün azalması hesapları var. Bunların hiçbirini katmadığımız hâlde tablo bu kadar dramatiktir. Tabii, takdir edersiniz ki bizler Nebati Bey kadar ekonomi bilmiyoruz, artık bu kadarıyla yetinmek zorundayız. Neden bu sahneyi yaşıyoruz? Çünkü Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bu sistemin otoriter karakteri buna neden oluyor.
Demokratik bir cumhuriyet ancak bu tabloyu tersine çevirebilirdi ancak maalesef bugün demokrasiden tarihimizde hiç olmadığı kadar uzaktayız. Neden uzağız? Bunun nedenlerine de kısaca bakalım.
1'incisi: Güvenliğin finansmanı nedeniyle uzağız. Bu antidemokratik siyasal modelin bir sonucu. Savaş ve şiddet politikalarının bu denli ısrarcı bir şekilde sürdürülmesinin nedeni tam da bu otoriter sistemin ihtiyacından kaynaklanıyor. Bu ikisi olmadan siyasi barış da mümkün olmuyor. Yani iktisadi barış ve toplumsal barışı sağlayamazsanız -ki bu tablo, bu grafikler sağlayamadığınızın bir yansımasıdır- o zaman siyasal barışı da sağlayamıyorsunuz. Devletin tüm aygıtları âdeta bir zor aygıtına dönüşmüş durumda. Güvenlikçi politikaların bu denli yükselmesi aslında o vazgeçilen zenginliğin en temel nedenlerinden biri. Her yıl çok dramatik artarak buraya ayırdığınız kaynak 23 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu, sizin elinizdeki rakamlarla hesapladığımız şey, uluslararası kurumlar diyorlar ki: Son on yılda Türkiye güvenlikçi politikalara 300 milyar dolar ayırdı. İşte, 760 milyarın içinden bu 300 milyarı görmeniz mümkün.
2'ncisi: Nepotizmin finansmanı. Şimdi, özellikle enerji ve inşaat sektöründeki yatırımlara bakalım. Savurgan, plansız, kamusal nitelikten yoksun bir yatırım programı hayata geçirdiniz. "Bizden sonrası tufan." diyerek gelecek yirmi beş yıl ipoteklenmiş durumda. Dolayısıyla, haksız zenginlik, yolsuzluk, kayırmacılık ilk akla gelen şeyler. Yol, köprü, şehir hastaneleri gibi planlamadan ve finansmanının toplumsal maliyetleri yeterince, ciddi bir şekilde hesaplanmadan yapılan bu işler aslında bugün ortaya çıkan bu kayıpların en önemli nedenlerinden biri. Nasıl ki güvenlikçi politikalarda ciddi bir kayba neden olunuyorsa bu yanlış yaklaşım, aslında "nepotizmin finansmanı" dediğim bu yaklaşım da ciddi ikinci kaybı bize gösteriyor.
3'üncüsü: Finansal sistem soygunu. Sırf bütçeden ayrılan faiz ödemelerine bakın, son beş yılda yüzde 50 artmış. Dolayısıyla, yıllık 18 milyar dolara ulaştı bu rakam, giderek de artacak, daha da dramatik sonuçlarla gelecek yıl karşılaşacağız. Varlık Fonundan bahsettik, kur korumalı mevduat ve iktisadi yaratıcılığınızla ortaya çıkardığınız toksin ürünler âdeta bu soygunun en önemli kalemleri.
4'üncü başlık: Çoklu açık. Çoklu açığın 1'incisi, bütçe açığı. O denli dramatik bir artış burada da yaşandı ki bütçe açığının finansmanı artık önümüzdeki en ciddi finansman başlıklarından, finansman sorunlarından biri olacaktır ve işte bu açıkla, aslında obez bir büyümeye neden oluyorsunuz; bu, hastalıklı bir büyümedir, içinde taşıdığı hastalığın adı da "enflasyon"dur. "Bu bütçe açığının en önemli nedeni nedir?" diye baktığınızda -biraz önce nepotizme gönderme yapmıştım- bu sene vazgeçtiğiniz vergi alacağı yani vergi harcaması 994 milyar lira. Yani siz aslında ciddi bir servet ve gelir transferi yapıyorsunuz. Bu transferi yaptıkça da gelir uçurumu ve servet uçurumu derinleşiyor. Şimdi, bu, sürdürülebilir bir şey mi? Hayır. Peki, nasıl bunda ısrar edebiliyorsunuz? İşte en başta söylediğim o gözetim, kontrol toplumu aklıyla yani şiddet ve savaş sarmalıyla.
Çoklu açığın içindeki 2'nci açık, cari açık. Şimdi, sadece, kısa vadeli 180 milyar dolar borç ödemesi var. Bunun nasıl finanse edileceğini aslında siz de bilmiyorsunuz ve günü kurtarma adına oranın buranın kapısını çalarak "swap"la günü kurtarmaya çalışıyorsunuz.
3'üncü açık, en kronik açık, tabii ki tasarruf açığı. Şimdi, bütün bunların yaratmış olduğu kabus nelere neden oluyor? Yoksulluk tarafından baktığınızda mesela çok ciddi bir çocuk yoksulluğuna neden oluyor. Ciddi anlamda çocuk işçiliği söz konusu. Her sene ortalama 100 çocuk ölüyor. Diğer taraftan, çocuk açlığı söz konusu. Çocukların yüzde 44'ü yoksulluk sınırının altında.
Kadın yoksulluğu, kadın şiddeti... Bakın, bugün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Türkiye'nin dört bir yanından bir itiraz yükselecek, bir eylemlilik ortaya çıkacak; onu da yasaklayacaksınız, hatta kadınlara saldıracaksınız. Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçelerle bu şiddeti ortadan kaldırmak mümkünken bütçelerinizde kadına yönelik şiddeti ve yoksulluğu derinleştirdiniz.
Emeğin sömürüsü, işsizlik arttı, güvencesiz çalışma arttı, gayrisafi yurt içi hasıladan emeğin aldığı pay azaldı. Bakın, size basit bir rakam: Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine kadar ortalama asgari ücret yani sefalet ücreti 375 dolardı. Bu sistemde ortalama ücret şu anda 300 dolara gerilemiş durumda yani emek sömürüsünde bu sistemin nasıl bir sistem olduğunu çok iyi anlıyoruz.
Emekliler... 13,6 milyon emekli var, neredeyse hepsi açlık sınırının altında yaşıyor.
Doğanın talanı... Yani bu sistemi doyurmak mümkün değil. Doğayı da o denli sömürdünüz ki Karadeniz'den Şırnak'a kadar orman kalmadı. Ekolojik yıkım çok ciddi boyutlarda ve geri döndürülemez bir noktaya geldik.
Son olarak, sistemik ayrımcılık. Bakın, bu, çok önemli çünkü bütün bu kabusun gelip kilitlendiği yer belki de burası. Kürt düşmanlığı, sistemin âdeta bir beka meselesi hâline gelmiş durumda. Sürekli ayrımcılık ve nefret söylemiyle ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Burada bütçenizden ayrılan paylara baktığımızda işte bu anlayışla yapılandırdığınız şey aslında bu sistemik ayrımcılığı, Kürt düşmanlığını ve savaşı besleyerek bir iktidar modelini yaşatmaya çalışıyorsunuz.
Bugün Türkiye'de mevcut hâkim sistemin tarihsel, kültürel, sosyolojik dayanaklardan yoksun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu sistem ciddi anlamda bu yoksunluğu yaşarken aslında kendinden önceki sistemin yani parlamenter sistemin de demokratikleşmeyle ilgili sıkıntıları olduğunun da altını çizmek isteriz. Dolayısıyla, Türkiye, kendi tarihsel gerçekliğinden, kültürel ve sosyolojik gerçekliğinden kopuk sistemler içinde bocalamaya devam ediyor, parlamenter sistem ve Türk tipi başkanlık sistemi arasında sıkışıp kalıyor. Güçlendirilmiş parlamenter sistemin de bu sorunları çözeceğine dair aslında bir garantisi yok. Nasıl ki bu sistem ve kendinden önceki sistem bu altını çizdiğimiz yapısal sorunları, kronikleşmiş sorunları çözememişse bugünden sonra aynı konuda ısrar etmenin de bu sorunları çözeceğine dair bir sonuç ortaya çıkarmayacaktır, çıkaramayacaktır çünkü en temel meselelere değinmediğimiz sürece, vesayetçi bir anlayışla Ankara siyaseti içinde o koridorlara sıkıştığımız sürece çözüm üretemez hâle geliyoruz, demokratikleşmeden kaçıyoruz. Buradan çıkışın yolu aslında yerel demokrasiyi güçlendirmekten geçiyor. Yerel demokrasiden yoksunluk bu ülkenin gerçekliğinden kopukluğa neden olduğu gibi beraberinde merkezî, vesayetçi, sürdürülemez bir sistem anlayışını da kısır bir döngü içinde yeniden üretiyor.
Ekonomiden siyasete, sosyal yaşamdan hukuk sistemine hangi konuya el atarsak atalım ortada bir kriz hâlinin olması tesadüf değildir. Bu çoklu kriz hâlinin ortadan kaldırılması her şeyden önce bizim kendi hakikatimizle yüzleşmekten geçmektedir.
Geçmiş yüzyılın yayılmacı hastalıklarına öykünerek değil, bir arada yaşama, bir arada yaşamak istiyorsak birlikte yönetme, Türk ve Kürt halkının ortak Misakımillî anlayışında çözümler üretme zamanı gelmiştir. Demokratik cumhuriyet anlayışımızla aslında yüz yıllık barışa olan özlemi dillendiriyoruz, bunun çözümünün mümkün olabileceğini dile getiriyoruz. Bir arada yaşamak kayyumcu, tecritçi bir anlayışla asla mümkün olamaz; siyasi yasaklarla, tutsaklarla mümkün olamaz; ayrımcılıkla, yoksullukla, cinsiyetçi bir anlayışla mümkün olamaz; emeğin aşırı sömürülmesiyle, doğanın talanıyla mümkün olamaz. Herkes biliyor ve bunu hafızalarımızdan kazıyamazsınız.
Çözüm masasının devrilmesi Türkiye'yi içinden çıkılmaz bir kriz sarmalına sürüklemiştir. Siz devirdiniz, sorumlusu da sizsiniz. O günden bugüne yaşanan bu travmatik kısa tarihin de sizin hesabınıza yazılacağından şüpheniz olmasın.
Artık Kürt meselesi başta olmak üzere, topyekûn bir memleket meselesiyle karşı karşıyayız. Çoklu krizden büyük bir yıkıma doğru zemberekten boşalmış bir hızla gidiyoruz. Tehlikenin farkında olma sorumluluğunuz var. Sırtınızı dönüp, hamasete sığınıp, aynı deneyden farklı sonuçlar beklemeye devam edebilirsiniz ama bu nafile bir çabadır. Buna karşılık biz bu ülkenin çocuklarının, gençlerinin, kadınlarının, emekçilerinin, bu coğrafyanın kadim halklarının beklediği çözümü üretmeye ve onun mücadelesini vermeye devam edeceğiz. Bu çözüm demokratik cumhuriyettir. Hiç kimse karanlığa kapılmasın, dünya da değişiyor, bu ülke de değişiyor. Karanlığın sahipleri çok iyi bilsin ki sabahın da sahibi vardır.
Sayın Başkan, son olarak şuna da değinmek istiyorum: Bildiğiniz gibi artık bir seçim sürecine girmiş bulunuyoruz. Seçimler zamanında yapılsın ya da erken yapılsın ama bu seçimler adaletli, şeffaf, demokratik bir şekilde yapılmak zorundadır. Bu hepimizin ortak sorumluluğudur; bu Parlamentoda olan, Parlamentoda olmayan bütün siyasi partilerin ortak sorumluluğudur; bu bütün toplumun, sivil toplum örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, bu ülkedeki tüm yurttaşların ortak sorumluluğudur. Eğer bu seçimleri biz gerçekten demokratik bir iklimde, şiddetten arındırılmış bir biçimde, şeffaf ve herkesin kendini güvenli hissedeceği bir ortamda gerçekleştirebilirsek çözüm için belki de Türkiye'nin demokratikleşmesi adına en sağlıklı, en güçlü adımı hep birlikte atmış olacağız. Bu hepimizin Türkiye toplumuna, Türkiye halklarına, emekçilerine, kadınlarına yani bu ülkede nefes alan herkese karşı en önemli sorumluluğudur.
Ben buradaki konuşmamla bir kez daha bu Parlamento çatısı altındaki herkese bu anlamda bir çağrıyı yinelemeyi, çağrıda bulunmayı bir vatandaş olarak ve bu ülkenin bir milletvekili olarak kendime bir sorumluluk olarak gördüm, sizleri de bu davete çağırıyorum.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Teşekkür ediyorum.
SEZAİ TEMELLİ (Van) - Umarım icap edeceksinizdir ama etmeseniz de geçmiş seçimlerde olduğu gibi o yöntemlere başvurmaya devam ettiğinizde bilin ki bu artık toplumun kabul edeceği bir yöntem değildir. Bunun hesabını en güçlü şekilde sandıkta bu toplum soracaktır.
Bütün herkese çalışmalarında başarılar diliyorum.
Teşekkür ediyorum.