| Komisyon Adı | : | MİLLİ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU |
| Konu | : | Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun ile Devlet Memurları Kanununda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/4212) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 5 |
| Tarih | : | 03 .03.2022 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığımızın değerli mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Her şeyden önce, eski bir Diyanet İşleri mensubu olarak, kısa da olsa üç-beş ay imamlık yapmış biri olarak sizlerle beraber önemli bir konuda müzakerede bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.
Diğer taraftan, bu Mecliste 2018'den beri Plan ve Bütçe Komisyonu üyesiyim. Daha çok, Plan ve Bütçe Komisyonuna gelir kanun teklifleri. Sürekli torba yasa görüşmekten usanmış ve yorulmuştuk. Her bir maddesi bir başka kanunu ve bir başka konuyu ifade eden, onlarca farklı konuyu aynı paketin içerisine yerleştiren bu torba yasalar Türkiye'deki hukuk düzenini bozmuştur ve anlaşılmaz hâle getirmiştir ama çok ender de olsa torba yasa niteliğinde olmayan yasa teklifleri de geliyor. Nitekim, Sayın Hacı Ahmet Özdemir'in ilk imzacı olarak Komisyonumuza, Meclisimize getirmiş olduğu bu teklif bir torba yasa değildir. Dolayısıyla, yasa mantığına, kanun düzenleme mantığına ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin de geleneğine uygundur. Bu bakımdan teşekkür etmek istiyorum, böyle derli toplu bir metni görünce biraz rahatlıyorum ben. Bu rahatlığı sağladığınız için sağ olun, teşekkür ediyorum.
Her şeyden önce bu, iyi niyetli bir düzenleme diye bakılması gereken bir pakettir çünkü Diyanet İşleri Başkanlığında görev alan din görevlilerinin hizmet içi eğitim ve mesleki eğitimle bağlantılı olarak daha iyi yetişmelerini amaçlamaktadır ve bununla bağlantılı olarak da Diyanet Akademisi kurulmaktadır. Genel olarak baktığımızda çok müspet algılar içerisinde olabileceğimiz bir konudur ama bir dünya gerçeği var; bu dünya gerçeğini de unutmamak lazım. Nedir o dünya gerçeği? Şimdi, dünyada korkunç bir yarış var; küresel yarış. Bir şeyi iyi yaptığınız zaman eğer dünyanın diğer ülkeleri onu sizden daha iyi yapıyorsa siz geri kalıyorsunuz, ezilmeye, sömürülmeye ve horlanmaya da maruz kalıyorsunuz. Onun için, yapılan her işin, çıkarılan her yasanın, ortaya konulan her kurumun mutlak surette dünya ölçeğinde en iyi olması için çaba harcamak lazım. "A, güzel bir şey getirdik, bak, ne iyi." dediğimiz zaman, başkaları bizden daha iyisini yapıyorsa biz ezilmeye mahkûmuz demektir. Onun için, hassasiyet gösterilmesi gereken şey en iyisini bulabilmektir.
Bakın, Müslüman çoğunluklu 49 ülke var yeryüzünde. Araştırmalar yapılıyor. Otoriterleşmede, şiddette, sosyoekonomik geri kalma konularında Batı ülkelerinin zaten çok gerisinde bu Müslüman ülkeler ama dünya ortalamasının bile altındalar. Dünyanın toplam millî gelirine bakıyoruz; Amerika Birleşik Devletleri'nin 23 trilyon dolarlık bir millî geliri var, ürettiklerinin değeri bu; Çin 17 trilyon dolarlık bir millî gelire sahip, Japonya 5-6 trilyon dolar. İslam Konferansı Teşkilatı'na üye ülkelere bakıyoruz; 57 ülkenin toplam millî geliri aşağı yukarı Japonya kadar arkadaşlar. Burada bir problem var. Bu problemin ne olduğunu dünyadaki 1,5 milyar İslam âleminin düşünmesi gerektiği gibi, başta Diyanet olmak üzere, Türkiye'de de her bağrı yanık insanın düşünmesi lazım. Nedir yani, sorun nedir? Bu sorunun ne olduğunu araştırmak lazım. Ona göre de yaptığımız işi iyi yapmak lazım -Serkan ayetler okudu ama ben de bir ayet okuyayım mı- yaptığı işi en iyi yapmak lazım, Mülk suresinde olsa gerek, en iyi yapacaksın. Ama biz buna ne kadar dikkat ediyoruz? Bu son derece önemli.
Bakın, "Ahmet Kuru" diye biri var, onun yaptığı bir çalışma var; çok popüler bir doktora tezidir o. 8-11'inci yüzyıllar ortasında İslam dünyası, dünya ölçeğine göre daha gelişmiş, daha yüksek ekonomik, kültürel, bilimsel, performansa sahip ama 12'nci yüzyıldan sonra da bugüne kadar İslam dünyası hem ekonomik olarak hem bilimsel olarak hem kültürel olarak geri kalmış. Hatta, açık söylemek lazım ve tek tek hepimizin bunun hesabını vermesi lazım; sekiz yüz yıldır insanlık tarihine kazandırdığı bir tek buluş yok İslam dünyasının. Böyle bir noktada olunur mu? Olunmaması lazım. Kuru'nun yaptığı bu çalışmaya göre niye 8-11'inci yüzyıllarda İslam dünyası daha gelişmiş, bilimde, sanatta daha ileriydi? Bir inceleme yapmış, tüccar sınıfı ile entelektüeller arasında bağ kurmak suretiyle bir değerlendirme yapmış. "Entelektüeller" dedikleri sadece din bilginleri değil, din dışı konularda da çalışanları kapsayan bir liste bu. 8-11'inci asırlar arasında 4 bin entelektüel yani din bilgine veya diğer müspet bilimlerde çalışan insanı tespit etmişler. Diyor ki: "Bunun yüzde 91'i devletten maaş almıyor. Devlet ile ulema ittifakı kurulmamış." Ebu Hanife gibi, Ahmed bin Hanbel gibi lastik satıyor, kumaş satıyor, hatta ipek ticareti yapıyor, hepsi piyasada özgür ve bağımsız işler yapıyorlar. Bu nedenle, bu özgür, devlete bağımlı olmayan yapılar sonunda daha dinamik bir kültürel ortam ortaya çıkarıyor. Nitekim, bugün bile biz "İslam nedir?" dediğimizde, o dönemdeki bu bağımsız çalışan, devletten ayrı çalışan -yüzde 91'i itibarıyla en azından- kendi ekmeğini özel çabasıyla kazanan insanların yapmış olduğu çalışmalar ve ortaya koymuş olduğu prensiplere göre tanımlıyoruz. Hâlâ onun ötesine bir karış mesafe alamamışız. Bu son derece önemli. 12'nci yüzyıldan sonra ne oluyor? Ulema-devlet ittifakı ortaya çıkıyor. Ulema-devlet ittifakı hantal bir ittifaktır, düşünceyi ilerletmez, hem ilmi çalışmada baskılanma meydana getirir hem de dinamik bir niteliğe sahip olmadığı için de bu dönem gerilemenin, her açıdan gerilemenin yaşandığı bir dönemi ifade ediyor. Şimdi, geldiğimiz noktada bunu sorgulamak zorundayız çünkü yaptığımız her işi en iyi yapmak zorundayız.
Şimdi, burada, Diyanet Akademisiyle ilgili olarak benim kafama takılan sorular var, bu soruları artırmak da mümkün. İmam-hatip okullarında veya ilahiyat fakültelerinde ne eksik öğretiliyor da bu Diyanet Akademisi bu eksikliği tamamlayacak? Bu son derece önemli. İlahiyat fakültelerinde o kadar öğretim üyesi var, profesörler var, yazıyorlar, çiziyorlar, konferanslar veriyorlar, bunların tezgâhından geçmiş bir ton insan mezun oluyor, Diyanette işe giriyor; buna rağmen eksiklikleri ne? Üstelik de bir yarışma sınavıyla giriyor, en başarılı öğrencileri alıyor muhtemelen. Eksiklik nereden kaynaklanıyor? Sonra, bu iyi bir model mi? Yani bir akademi kuruyorsunuz... Ben müfettişlik de yaptığım için biliyorum, hizmet içi eğitim kurumun kendi içerisinde, kendi elemanları tarafından verilirdi yani müfettişlerden yeni gelenlere bir yıla yakın eğitim dersi verilirdi, her seferinde de her dönemde de farklı farklı üstatlar ders verirdi çünkü pratikleri yaşayanlar onlar, hayatı yaşayanlar onlar ve onların bilgi birikimi, tecrübesi o mesleğe yeni başlayanlar açısından önemli bir yol haritası teşkil edecek. Şimdi, bürokratik bir yapı kurup Diyanet Akademisi mensubu olan bir kadronun vereceği bir eğitim mi faydalı olur, yoksa -Türkiye'de 100 civarında ilahiyat fakültesi var- ihtiyaca göre bir fakültedeki bir hocaya "Şu dersi sen ver." bir başkasına "Sen ver." diyerek bu geniş potansiyelden yararlanarak bir eğitim vermek mi faydalı olur? Bence bunun tartışılması lazım.
BAŞKAN EMRULLAH İŞLER - Sayın Şener, bu konuları tartıştık, siz yoktunuz, cevapları da verildi. Başta bir geldiniz, gittiniz, o ara bu konular hep konuşuldu. Sözlerinizi toparlarsanız...
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Daha önce zaten Diyanette böyle bir eğitim veren kurum da var yani onların eksikliği, yanlışı neydi veya bu konularda Diyanet İşleri Başkanlığı şu ana kadar hangi yanlışa sahipti, hangi yanlışı düzeltiyor da bu akademiyi kurma ihtiyacı ortaya çıkmıştır?
Başkan da Komisyon üyesi olmayanlara toleranslı değil galiba, bizim Komisyonda da aynı huy var.
BAŞKAN EMRULLAH İŞLER - Hayır, çok tekrar oldu, onun için; yanlış anlamayın.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Şimdi, bu üst düzey bir eğitim verdiğine göre, ben bu şubeleri anlayamadım yani illerdeki şubelerde, orada eğitimi verecek kalitede elemanı bulma sorunu da olabilir. O şubeler orada ne yapacaklar, nasıl bir hizmet içi eğitim verecekler veya meslek eğitimi verecekler; bunu anlayabilmiş değilim. Buna ihtiyaç var mı veya böyle bir şey olduğu zaman işe yarayacak mı?
Evet, söylemek istediklerim bu kadar Sayın Başkanı da fazla zorlamamak için.