KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan, Sayın YÖK Başkanı; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Her şeyden önce eğitim her ülkenin en önemli meselesidir. Millî Eğitim Bakanlığı bütçemizin de önümüzdeki dönem için ülkemize ve Bakanlık mensuplarına faydalar getirmesini temenni ediyorum.

Şimdi, çok saygı duyduğum Kamil Aydın Hocam, konuşmanızı da zevkle dinledik ama bir noktada katılmıyorum, o da "Yani eksikleri söylemenin ne faydası var?" anlamına gelen cümlelerinizdi. Çok büyük faydası var, eksiklere odaklanmak ülkenin geleceği açısından daha faydalıdır. Sürekli olup biteni kutsamak ülkeye hiçbir şey kazandırmaz, hatta bundan ülke büyük zarar görür. Onun için, yeri geldiğinde acımasızca eleştirmek lazım. Yani öylesine eleştirmek lazım ki işin sahipleri ve uygulayıcıları yapmış oldukları işlerle ilgili olarak daha iyisini bulma çabası içerisinde olsunlar.

Şimdi, bir küresel ortamda yaşıyoruz, bilgi sınır tanımıyor. Dünyanın öbür ucunda icat edilen, ortaya çıkan yeni bir bilgi -patent kurallarıyla sınırlanmış değilse- aynı mahalledeki insanın bilgisine girmeden dünyanın öbür ucundaki insanın bilgisine giriyor. İnsanlar sınır tanımıyor, mallar, sermaye sınır tanımıyor, dünyanın üzerinde fırıl fırıl dolaşıyor ve böyle bir dünyada iyi olmak yetmiyor. Ülke olarak düne göre, önceki güne göre "İyiyiz, bak iyiye gidiyoruz." demeniz mümkün değil. En iyi olmadığınız takdirde geri kalırsınız. Siz iyiye gidersiniz, diğer ülkeler sizden biraz daha iyiyse sizin geleceğiniz yok demektir, çocuklarınızın geleceği yok demektir. Onun için, en iyiyi, en doğruyu, en güzeli dünyanın diğer tüm ülkelerinden de önce bizim bulmamız, bizim uygulamamız ve bizim hayata geçirmemiz lazım. Hele eğitim gibi bir konuda bu çok daha önemlidir, elzemdir çünkü insan sermayesi bütün diğer dinamiklerin ötesinde, üstünde, ülkeye mesafe kazandıracak ana unsurdur. Bu unsuru yani insan malzemesini, özellikle de gençliği tüm dünya ülkelerinden daha ileriye taşımak zorundayız. Zaten bugünkü gençlerimiz kendi sınıfındaki öğrencilerle rekabet etmiyor, gençlerimiz Türkiye'nin diğer okullarındaki yaşıtlarıyla da rekabet etmiyorlar; gençlerimiz, öğrencilerimiz Londra'daki, New York'taki, Japonya'daki kendi yaşıtlarıyla rekabet ediyorlar. Bu küresel rekabette bizim çocuklarımız daha başarılı, daha iyi, daha yetişmiş, dünyayı daha iyi anlayan, dünyayı daha iyi sorgulayan ve üretme kabiliyeti daha iyi niteliklere sahip değillerse Türkiye'nin geleceği karanlık demektir. Onun için hiçbir şeyi israf etmeden mükemmel bir şekilde gerçekleştirmek lazım.

Şimdi, bunu söyler söylemez ne oluyor ne bitiyor diye bakıyorum işte, bu seneki Cumhurbaşkanlığı programında belirtilmiş: 130 tane devlet üniversitemiz var, 74 tane vakıf üniversitemiz var; 204 yapıyor. 4 de vakıf meslek yüksek okulu var; 208 yapıyor. 204 devlet ve vakıf üniversitesi dünya üniversite sıralamasında bir bakıyorsunuz ilk 100'e giren tek bir üniversitemiz yok. İlk 200'e giren -2021 yılı itibarıyla söylüyorum- ilk 200'e giren üniversitemiz yok. Ya, dünyada 193 ülke var Birleşmiş Milletlere üye, 7-8 de üye olmayan ülke var, toplam 200 diyelim. Dünyada 200 ülke var, ilk 200'e giren tek bir üniversitemiz yok. İlk 300'e, 400'e giren üniversitemiz de yoktur ama 465'inci sırada Koç Üniversitesi var, 500'lü sıralarda 2 üniversitemiz var Sabancı, Bilkent. 600'lü sıralarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi var, 700'lü sıralarda İstanbul Teknik Üniversitesi var, 800'üncü ve 1.000'inci sıralar arasında da 3 üniversitemiz var; Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi. Yani bu nasıl bir manzaradır arkadaşlar? "Dünyada rekabet ediyoruz." diyoruz ve üstelik de geri kalan 195 üniversitemiz ilk 1.000 üniversite içerisinde değil. Bu üniversitelerin birçoğunun da literatürde üniversite olup olmadığı bile tartışılıyor. Ne olacak o zaman? Yani Türk milletinin bekası nereden geçiyor şimdi? Eleştirmekten mi geçiyor, eleştirmemekten mi geçiyor? Bence eleştirmemiz lazım hem de en acı şekilde eleştirmemiz lazım ve tüm Millî Eğitim ve YÖK camiasının gece gündüz harıl harıl bu memleketin geleceği ne olacak diye uyumaması lazım, sistemi sorgulaması lazım.

Ama aslında bana göre dünyadaki eğitim sisteminde sakatlık var. Dünyadaki eğitim sisteminin de düzgün bir sistem olduğuna inanmayanlardanım yani bu subjektif görüşüm benim. Neden? Çünkü Orta Çağ, Orta Çağ da değil, ta, İlk Çağlardan kalma bir sistemi bugüne taşımış dünyanın her tarafında çünkü milyarlarca insan o sistemden konum elde ediyor, statü elde ediyor, gelir elde ediyor. Bu nedenle bunu değiştirmeye yönelik bir güçlü dinamik oluşamadığı için bu hantal eğitim sistemi devam ediyor. Yığıyorsunuz bir binanın içerisine öğrencileri önüne koyuyorsunuz kitapları "Bunu öğren." ve hayattan koparıyorsunuz. Bunun adına "eğitim sistemi" denmiş. Böyle bir eğitim sistemi olmaz. Bunun sorgulanması lazım bana göre ama dünyada hiçbir yer sorgulamıyor diye "Aman, bunu yapan yok, ileri ülkeler bir şey yapsın da biz sonra yaparız." demek de mantıklı değil, kimse yapmıyorsa da bunu bizim sorgulamamız lazım. "Eğitim" dediğiniz şey, "bilgi" dediğiniz şey, "teknoloji" dediğiniz şey kitapların arasında gelişmiyor, hayatın içinde gelişiyor, hayatın kendisi geliştiriyor. Bir kere insan bir taraftan fiziki dünyayla bir taraftan sosyal ortamla etkileşim sonrasında bilgi sahibi oluyor. Teknoloji de öyle gelişiyor. İlk Çağlardan bugüne kadar teknolojiyi geliştirenler hep o hayatı, daha önceki teknolojileri yaşayanlar ve onu ileriye taşımak isteyenlerdir. Bugün de bilgisayarlarda yazılımı geliştirenler bilim adamlarından öte onu kullananlardır. Yani hayatı yaşamak bilginin özündedir, eğitimin de özünde bu var. Ama bugün dünyadaki eğitim sisteminin özünde hayatın kendisi, hayatın pratikleri var mı? Hayır yoktur, hayatın teorisi eğitim sisteminin içerisine yerleştirilmiş. Hâlbuki hayatın pratiklerini aktive hâle getirmek için teorinin pratikleri destekleyici nitelikte kurgulanması ve eğitim sisteminin onun üzerine bina edilmesi lazım bana göre. Ama on dakikalık süremiz var, bu giriş konuşmasından sonra herhâlde devam etmek zor olacak. O hâlde nasıl bir eğitim olmalıdır? İnsanların yaşına göre, dönemine göre pratiklerine dayalı teorik açılımlar getirecek bir şey olması lazım. Buradan kastettiğim şey şu: Kitapların içerisinde olan "teorik" dediğim şeyler de başka insanların pratiklerinin toplanmış hâlidir. Uzaydan soyut olarak beyin fikir üretmez, etkileşimle ürüyor ama farklı farklı işler yapan insanların pratiklerinin kendi beyinleriyle etkileşimi sonrasında yazdıkları diğer insanların pratiklerine dayalı şeyler oluyor. Onun için onları da öğrenmek elbette insanların pratik hayatlarındaki davranışlarına da ufuklarına da katkı sağlar ama burada eğitimin aslının, temelinin pratiklere dayanması lazım. Bu olmadığı takdirde olmaz.

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Sayın Şener, toparlarsanız memnun olurum.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Toparlayacağım.

Bakın, Türkiye'de hiçbir okulda benim öğrencilik döneminde ne ilkokulda ne ortaokulda ne lisede ne üniversitede "Çocuk nedir?" diye "Çocuk ve aile ilişki nasıl olmalıdır?" diye bir tek cümlenin bir yerde yazılı olduğunu görmedim. Bu o kadar önemli bir şey ki. Bu yok. Çocuğun anaokulu ve ilkokul çağında bu duyguları alması lazım ama orada eğitilecek olan çocuğun kendisi değil ailesidir. Onun için eğitimin yaşı da olmaz. Çocuk sahibi olan ailelere yönelik programlar olması lazım. Veya coğrafya... Üniversite mezunu olup da Türkiye'nin haritada yerini bilmeyen dünya kadar öğrenciye rastladım veya mezuna rastladım. Hâlbuki haftada bir saat küreyi koysanız, kürenin üzerinde öğrenciler oynasalar hiç de sınava girmeseler coğrafya bilgileri şu andaki eğitim sisteminden daha kaliteli olurdu.

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Teşekkür ediyorum.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Onun için pratiklerle yoğrulmuş bir eğitime ihtiyaç olduğunu belirtiyorum ve hepinize saygılar sunuyorum.