KOMİSYON KONUŞMASI

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Evet, teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri arkadaşlarım, Komisyon üyesi arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

TAHSİN TARHAN (Kocaeli) - Tanıyalım sizi bir.

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Tanıyalım talebi var.

BAŞKAN MUSTAFA ELİTAŞ - Evet, geçen hafta tanımıştık onu başlangıçta ama bir daha tanıyalım Sayın Tarhan.

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Neyse, ben çok kısa özetleyeyim: Sanayiciyim, iş adamıyım. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı, Antalya Organize Sanayi Bölgesi Başkanlığı, aynı zamanda da Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundum bu görevden önce ve sizlerle de aslında oradan tanışıyoruz.

Efendim, şimdi, imza sahibi Sayın Nevzat Şatıroğlu'nun ilk açılışta da sonra bugün de yaptığı açıklamalar var. Burada "Maden yatırımcılarına kolaylıklar; işletmeciler lehine kolaylıklar, iyileştirmeler yapılmıştır." dediniz. Yani bu bu gayet güzel ama bu arada, tabii, diğer unsurları da burada göz ardı etmeniz kabul edilebilir değil yani sadece yatırımcılardan, sadece işletmecilerden müteşekkil değil yani burada çalışanlar var, aynı zamanda o çevrede yaşayan insanlar var. Örneğin benim seçim bölgem Antalya Türkiye'nin cari açığını neredeyse sıfırlamaya aday olan bir kent. Burada, turizmin pandemiden önce 34,5 milyar dolar net gelir elde ettiği bir kentte 2 binin üzerinde maden işletme ruhsatının verilmesi, antik kentlerin hemen yanında taş ocaklarına ruhsat verilmesi, antik kentlerin yanında ya da turistik bölgelere çok yakın alanlarda mermer ocaklarına ruhsat verilmesi, köylerin çok yakınındaki tarım alanlarına, seraların hemen yanına taş ocağı ruhsatları verilmesi, bu seraların yanında taş ocağı için patlatılan dinamitlerin seraları bertaraf ettiği durumları görmeden bu kanunda "Sadece işletmecilerin işlerini rahatlatmak ve kolaylaştırmak için bu kanunu getirdik." demenizi ben doğru bulmuyorum. İlk önce buradan konuya girmek istiyorum.

Bunun dışında, değerli arkadaşlar, bugün Türkiye'deki enerji şirketlerine yönelik en büyük sorun yüzde 85'i yabancı para cinsinden olan borçları. Bloomberg'in iddiasına göre Türkiye'deki enerji sektörünün kredi borcu 51 milyar dolara ulaşmış. Bu çok ciddi bir rakam ve her kur artışında giderek bu büyüyor. Yani 10 kuruşluk bir kur artışı -sadece enerji sektörü için söylüyorum- 51 milyon lira açığa sebep oluyor. Yıl başından beri de kur 2 lira arttığına göre siz hesap edin buradaki borçların büyüklüğünü. Elektrik, gaz, buhar, iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörünün borcu ilk sekiz ayda yüzde 20 artmış, 248 milyar liraya ulaşmış. Madencilik sektörüne bakıyoruz, oradaki artış oransal olarak çok daha büyük. İlk sekiz ayda bu sektörün borcu da yüzde 41 yani 44 milyar liraya ulaşmış. Elektrik sektöründe toplam borçların yüzde 84'ü, madencilik sektöründeki toplam borcun ise yüzde 79'u yabancı para cinsinden.

Merkez Bankası tarafından yayınlanan sektörel bilançolara göre hem elektrik sektörünün hem de madencilik sektörünün dönem net kârları azalma eğilimindeler. Hem borçluluğu hızlanarak artan hem de kârları düşen iki sektörden bahsettiğimizi akılda tutarak değerlendirmelerimizi yapmalıyız. Elektrik Piyasası Kanunu son yedi yılda tam 9 kez -biraz önce de ifade edildi- Yenilenebilir Enerji Kanunu ise son on beş yılda 5 kez değişmiş. Bu kadar çok değişiklik yapılmasının ana nedeni, doyurucu bir sektör analizi -bunun adına SWOT analizi de diyebilirsiniz- ve planlamanın bir türlü doğru şekilde yapılmamasından kaynaklanıyor.

Elektrik dağıtım işini devletten alıp şirketlere verirken en büyük gerekçelerden biri halkın elektriği daha ucuza kullanacak olmasıydı. Maalesef geldiğimiz noktada OECD Enerji Endeksi'ne göre Türkiye açık ara zam şampiyonu. Elektrik Mühendisleri Odasının yaptığı hesaplamalara göre 2009-2019 yılları arasında elektrik fiyatlarına yüzde 307 zam yapılmış. Bu sanayicilerin nasıl üretim yapabildiğini -sanayici olmayanların bir empati yapıp- bunları nasıl piyasaya sunup da buradan ihracat gerçekleştirip Türkiye ekonomisini ayağa kaldıracağını, aynı zamanda da cari açığı yok edip döviz baskısını tüm toplumun üzerinden kaldırabileceğini, bu girdilerle, bu girdi maliyetleriyle nasıl olabileceğini sizin de takdirlerinize bırakmış olayım. Bizim bu zamların nedenlerini araştırmamız, halkın, sanayi tesislerinin, esnafın faturasını nasıl hafifletiriz diye düşünmemiz gerekiyor. Şu anda mevzubahis olan bu torba yasada hâlâ şirketlerin kârlarını nasıl artırırız diye düşünerek yasa çıkarmamız, pandemi döneminde zor dönemler geçiren halkımıza, esnafımıza, sanayicimize, imalatçımıza büyük haksızlık etmektir.

Teklifin 40'ıncı maddesiyle -buraya da dikkat çekmek istiyorum- fiyat eşitleme mekanizmasının süresi beş yıl daha uzuyor ve Cumhurbaşkanına burada 2025'ten sonra da beş yıl daha uzatma yetkisi veriliyor yani 2030'a kadar, bu konuyla ilgili hiç kimsenin bundan ümit etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Getirilen tasarıyla dürüst tüketicinin elektrik faturalarını haksız yere yükselten kayıp ve kaçaklar beş yıl daha bölgesel yerine ulusal düzeyde hesaplanarak faturalara yansıyacak, biraz önce de tartıştık bu konuyu. Bu uygulamanın 2016 yılı başında son bulup kayıp kaçak bedellerinin dağıtım bölgelerine ayrı ayrı yansıtılmasını bekliyorduk ve bu gerekiyordu, ne yazık ki bu yapılmadı, şimdi beş yıl daha bu uygulamanın sürmesi öngörülüyor. Cumhurbaşkanı isterse bunu on yıla kadar uzatacak. Kayıp kaçak bedelinin 83 milyona ödetilmesiyle hem vatandaşlarımızın faturaları haksız yere artırılmış olup hem de kayıp kaçakla mücadele etmesi gereken şirketlerin gelirleri garanti altına alınıyor. Bu uygulamaya derhâl son verilmesi ve kayıp kaçakla etkin mücadele yöntemleri üzerinde birlikte çalışmamız gerekiyor.

Teklifle maden şirketleri için o kadar tartışmalı muafiyet ve kolaylık getiriliyor ki inanılır gibi değil. Bu teklifle ne çevre umrumuzda ne doğal kaynaklar ne verimli tarım alanları... "Hiç de mühim değil." der gibiyiz. Öyle olmasaydı, örneğin, bu teklifin 3'üncü maddesiyle ruhsat süresi biten firmalara Bakanlık onayıyla süre uzatımına gidilmezdi. Doğal olarak akıllara gelen, herkesin hemen hemen değindiği -bir kere de ben değineceğim- Alamos Gold firmasının ekim ayında ruhsatının uzatılmasının bir yolu mu, bunu da çok merak ediyorum. Bu Komisyonda bu konuşulduktan sonra hangi hızda Meclise inecek ve yasalaşacak, bunu da hep beraber göreceğiz.

Maden aranmasına tabii ki karşı değiliz. Maden aranmasına, ülkenin kaynaklarının fizibil kullanılmasına, bunun sanayiye kazandırılmasına, yerli ham maddenin çoğaltılmasına, bunlara kimsenin karşı çıkması mümkün değil. Çünkü ithalatçı bir ülkeyiz, ara malları, ham maddeleri yurt dışından ithal ediyoruz. İthal ettiğimiz oranda ihraç etsek mesele yok. İthal ediyoruz ama aynı zamanda ihraç ettiğimiz rakam bu ithalatı karşılamıyor yani cari açık veriyoruz. Cari açık her türlü sıkıntının başında; enflasyonun, aynı zamanda, döviz rakamlarının tutulamaması, aynı zamanda, Merkez Bankasının hiçbir şeyi kontrol edememesi, rezervlerinin erimesi falan filan...

Şimdi, maden aranmasına karşı değiliz ama bunun hunharca yapılmasına karşıyız. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Başkanıyken de aynı şeyleri söylüyordum. Antalya için söylüyorum bunu, Antalya'ya çıkın, bakın, yukarıdan Antalya'ya inerken başınızı uçaktan aşağı çevirin, âdeta bombalanmış Antalya, bütün dağları delik deşik ve kontrolsüz. Ormanların içinde maden ocakları, derelerin kenarında maden ocakları... Bu şehirden bir de biz daha çok turist, daha çok döviz girdisi sağlamasını bekliyoruz ama böylesine vahşice de bu doğa harap edilmez; denetimsiz, kontrolsüz. Ha, yasalar uygun mu? Evet, uygun. Yani yasada deniyor ki: Kardeşim, nasıl aldıysan o şekilde bırakacaksın. Mermer ocağını, maden ocağını, nasıl aldıysan öyle bırakacaksın. Ama süre yirmi beş yıl. Yirmi beş yıllığına verilmiş, adam madeni çıkarıyor iki yıl, üç yıl, dört yıl, beş yıl neyse, terk ediyor gidiyor. Ee, gidip soruyorsunuz, diyorsunuz ki: "Bu madeni eski hâlinde bırakman gerekiyordu." "Daha yirmi yılım var, rezerv de duruyor. Ben on sene sonra gelip bunu çıkarırım, bu benim hakkım." diyor ve çevresini maalesef bertaraf etmiş şekilde bırakıyor. Aslında, bütün Anadolu'ya gidip baktığınız zaman durum budur. Yani burada, bunların tedbirini bizler alacağız, denetimi, yine buradan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetim organı olarak devreye girip bunların denetlenmesini biz sağlayacağız.

Bakın, şimdi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 68 ilde toplamda 766 maden sahası için ihale yaptı, ihaleye çıkarılan madencilikle ilgili alanlar çoğunlukla orman ve mera alanları ile sulak ve verimli tarım alanlarını kapsıyor. Yaklaşık 892 bin hektar yani buna işte ne diyelim, 1 milyon hektar, 300 bin futbol sahası büyüklüğü alandan bahsediyoruz. Maden arama ve işletme ihaleleri 28 Eylülde sona erdi. AK PARTİ iktidarının son on üç yılında 1 milyon dekar orman madenlere açıldı, ormanlardaki maden alanı önceki döneme göre 3'e katlandı. 9,6 milyon hektar olan bozuk ormanların önemli bir kısmı orman tahribatıyla oluşuyor. Madencilik faaliyeti ise ormansızlaşmanın başlıca nedenlerinden birisi. Bizim karşı çıktığımız esas konu aslında budur.

Türkiye'nin ekosistemi, önlem alınmazsa -ki bu kanun bu şekliyle geçerse- tamamen ekosistem yok olabilir ve çölleşme tehlikesi Anadolu toprakları için bilim adamları tarafından ciddi ciddi tartışılır hâle geldi. Biz şu anki kaynaklarımızın tamamını korumak zorundayız ama bir taraftan da tabii ki madenleri işletip, dışa bağımlı olduğumuz kaynakları işletip ülkemizin refahını sağlamamız gerekir. Fakat bunun dengesini bu şekilde yapamayız. Denetimsiz bir şekilde, sadece maden işletmecilerine, enerji yatırımcılarına kolaylık olsun diye kanun getirilmez. Bu tamamen bir bütündür; doğayı, çevreyi, akarsularımızı, içilebilir sularımızın kaynaklarını korumakla yükümlüyüz. Bunun için de bu ekosisteme ihtiyacımız var değerli arkadaşlar.

Teklifin 37'nci maddesiyle EPDK ve TEDAŞ, elektrik üretim ve dağıtım şirketlerinin talebiyle kamulaştırma irtifak hakkı tesisi, devir, kullanma izni, kiralama gibi kritik yeni yetkilere kavuşuyor. EPDK, diğer kamu kurumlarının kamu yararı bakımından izin ve onay sürecini aramaksızın, kamu yararının ne olduğuna kendi karar verecek yetkinlikte midir? Kamulaştırma hassas bir meseledir ve bu meselede ne kadar birikimi olduğu tartışılan, kendi asli görevlerini yerine ne kadar getirdikleri tartışmalı olan kurumlara bu kadar büyük, kapsamlı yetkilerin verilmesinin de üzerinde ciddiyetle durulması gerekir.

Şimdi, bir de Türkiye Varlık Fonunun -ki bu konu çok tartışılan bir konu- petrokimya, madencilik ve enerji üretme alanlarında; özel sektör ve doğrudan yabancı yatırımcı iş birliklerine dayanan sabit sermaye yatırımlarında yer alacağını basından öğreniyoruz. Maden Holding AŞ adı altında tüm madencilik faaliyetlerinin -altın, kömür, çinko, demir, bakır, alüminyum, linyit gibi 20'ye yakın kıymetli madenin çıkarılması ve işlenmesinin- tek çatı altında toplanacağını, Fona devredilen altın sahalarının işletilmesiyle birlikte gelecek beş yıllık dönemde yıllık 100 ton altın üretimi hedeflendiğini basından duyuyoruz. Gerçekten öyle olacak mı yoksa hunharca gene siyanürle maden araması, altın araması yapılacak mı? Bunu da burada sizlere soruyorum.

Peki, Varlık Fonunun durumu ne? Bir de ona bakalım. Varlık Fonunun durumu: Bünyesinde kamu bankaları dâhil 20 kamu şirketini bulunduran Fonun net kârı 2019'da bir önceki yıla göre yüzde 48,3 düşüşle 8 milyar 854 milyon liraya gerilemiş. Fonun finans sektörü dışı toplam borcu da geçen yıl yüzde 46 artışla 284,2 milyar liraya yükselmiş. Yani şimdi Maden Holdingle bu kez de geleceğimizin altı delik deşik hâle gelecek mi?

Şimdi, aslında burada bir başka konu, eğer biz kamu şirketi kuruyoruz diyorsak, Maden AŞ'yle denetlenmesi gerekir. Eğer kamu adı altında geçiyorsa bunun bir denetim organı olması, milletin bunu denetlemesi lazım. Yani millet bunu nasıl denetler? Türkiye Büyük Millet Meclisi kanalıyla ve dolayısıyla Sayıştayın göreviyle. Peki, böyle bir durum Varlık Fonunda var mı? Hayır, yok. Varlık Fonu özel denetim firmaları tarafından denetlenen bir kurum. O zaman biz buna nasıl kamu niteliğinde bir AŞ kuruyoruz diyebiliriz, bunu da size burada söylemek isterim.

DENİZ YAVUZYILMAZ (Zonguldak) - Vekilim, pardon.

Sayın Başkan, şu anda toplantı hükümsüz hâle geldi neredeyse, çünkü konuyla ilgili oy kullanması gereken Komisyon üyeleri toplantıya dâhil değil. Arzu ederseniz Komisyona ara verin, kendileri dinlensinler, gelsinler, dinlesinler, oy kullanacaklar; bu şekilde doğru değil.

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Bu kesinlikle söylediğiniz gibidir ancak biz zaten yedide bir ara vermeyi düşündüğümüz için bireysel konuşmaları bitirelim diye de murat ettik.

MAHMUT TANAL (İstanbul) - Oy kullanılacak ya, sonucu etkileyecek yani dinlemiş olsalardı belki kararlarında bir değişiklik olurdu.

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Bu mümkün.

Sayın Budak, bitti mi konuşmanız?

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Daha bitmedi.

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Buyurun devam edin, bitirelim.

DENİZ YAVUZYILMAZ (Zonguldak) - İcap ediyorsa Vekilimiz konuşmasını toplanınca tekrar da yapabilir.

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Tamam, mümkün tabii...

Sayın Budak bitirelim.

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Sayın Başkanım, burada ben noktayı koyayım ama devamında da söz hakkım baki kalmak üzere ara verelim.

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Ara vermeyelim, siz bitirin isterseniz. Bölmeyelim.

TACETTİN BAYIR (İzmir) - Yedide mi düşünüyorsunuz ara vermeyi?

OTURUM BAŞKANI FAHRİ ÇAKIR - Yedide düşünmüştük ama arkadaşların takdiri eğer bu söylediğiniz istikamette ise, yeterli milletvekili çoğunluğu olmadığı yerde arayı şimdi de verebiliriz ama Sayın Budak bitirsin.

Buyurun Sayın Budak.

ÇETİN OSMAN BUDAK (Antalya) - Peki.

Denetlenmeyen kamu şirketi, kamu şirketi değildir, bunun adına başka bir şey koymak gerekir; bu kamu tarafından denetlenmiyor, o zaman bunun adı Maden Holding yani madenleri işletecek holding, özel sektör-kamu iş birliğiyle işletilecek bir firma olarak da görmemek lazım. Yani buna da biz karşı çıkıyoruz bu hâliyle.

Teklifte, 11'inci maddede BOTAŞ'a Kamu İhale Kurumu muafiyeti sağlanıyor. Avrupa Birliğine uyum için 2002 yılında kabul edilen Kamu İhale Kanunu yürürlüğe girdiği günden bu yana neredeyse 200 defa değişmiş yani 200'e yaklaşmış. Şimdi de BOTAŞ'ın doğal gaz alımı için ve yine BOTAŞ'a ait ortaklıkların Türkiye TPAO benzeri muafiyeti bir kez daha kapsam dışı tutuluyor. Bu kabul edilebilir bir durum mudur, sormak isterim. Dünyada gelişmiş hangi ülke, kendi koyduğu kanunu arkasından dolanabilmek için bu kadar çok değiştirmiştir; bunun bir örneği var mıdır? Bu hâliyle petrol, doğal gaz, madencilik alanında kurulu yurt dışı şirketlerin her türlü denetim mekanizmasından ve yükümlülüklerden uzak şekilde Türkiye'de faaliyette bulunmaları sağlanmış oluyor.

Ayrıca teklifin 9'uncu maddesi de diğer sorunlu maddelerden biri bize göre. Bu madde neyi getiriyor? Buraya çok vurgu yapıldı, 9'uncu maddeyle ilgili benden sonra konuşmacı olan arkadaşlar sanıyorum bu madde üzerinde uzun uzun çekincelerini söyleyecektir. Orman ve mera alanları, sulak ve verimli tarım alanlarını kapsıyor, yaklaşık 892 bin 894... Biraz önce söylediğimiz konuya tekrar geliyor. Bu teklifin yasalaşması hâlinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile ilgili KİT'lerin yurt dışında kurdukları şirketlerin Türkiye'deki şube merkezlerinde aynı ortaklık payıyla özel hukuk hükümlerine tabi olarak Cumhurbaşkanı kararıyla ayrı birer şirket kurulabilecek. Üstelik süreç işlerken her türlü vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerden istisna olacaklar. Bu şirketler, Devlet İhale Kanunu, Kamu İhale Kanunu, Türk Ticaret Kanunu'nun kuruluş, tescil, nakdî sermaye ve kanuni yedek akçeye ilişkin tüm hükümlerden, personel alımına ilişkin mevzuat düzenlemelerinden muaf tutulacaklar. Bu nasıl bir yaklaşımdır, bunu da anlamak mümkün değil.

Hem kamu gücünü kullanacaksınız hem de kamu mevzuatına dâhil olmayacaksınız, denetlenmeyeceksiniz. Varlık Fonu kuruyorsunuz, denetlenmiyor; Turizm Tanıtım Ajansı kuruyorsunuz, denetlenmiyor. Efendim, MUÇEV diye bir şirket kuruyorsunuz vakıf adı altında, birisi Bakanlığın TÜÇEV; MUÇEV de Muğla Valiliğinin kurduğu bir vakıf. Bu 2 vakıf birleşiyor, bir şirket kuruyor, hiçbir şekilde denetime tabi değil. Yani bu bir yönetim şekli mi? Denetimsiz bir şekilde, bunların istediği kamu arazilerini ya da kamu alanlarını ya da kamuya ait, kamunun denize gireceği plajların tamamını "Ya, benim böyle kafama esti, bu yandaşa bunu verdim." diyeceğiniz bir sistem mi? Gene aynı yaklaşımı burada görüyoruz ama yine denetim Hak getire. Yani, bunun hesabı mutlaka bir şekilde hukuk önünde verilecektir gelecekte çünkü çok büyük yağmalarla karşı karşıya. Muğla sahillerinde, Antalya sahillerinde, Balıkesir'de, efendim, İzmir'de bu şekilde "MUÇEV" denen o şirketin... Ki şirket yöneticileri de tamamen daire başkanları ve kamu görevlilerinden oluşuyor; vali, kaymakam, burada bir daire başkanı falan. Tabii, bu konu şu anki konumuz değil ama bilmeniz için söylüyorum. Gerçekleri halktan kaçırmaya böyle devam etmek nereye kadar? Unutmayın ki şeffaflıktan uzak kalınan her günün faturası sadece bize değil, doğmamış çocuklara da çıkartılacak. Mücadele yolları aranmalı. Faturasını düzenli ödeyen namuslu vatandaşlarımızı cezalandırmaktan vazgeçmeliyiz.

Uzun lafın kısası: Eleştirilecek o kadar çok yeri var ki. Yani, bir kanunda toplumsal fayda aranır. Toplumsal faydanın olmadığı böyle bir kanun teklifinin -benim ve bizim grubumuzun söylediğini tekrarlayayım- çekilmesini talep ediyoruz.

Hepinize teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.