| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkan Vekilleri Denizli Milletvekili Cahit Özkan, Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, Tokat Milletvekili Özlem Zengin, Çankırı Milletvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu ve Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan Vekilleri Sakarya Milletvekili Muhammed Levent Bülbül, Manisa Milletvekili Erkan Akçay ile 182 Milletvekilinin, Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/2999) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 3 |
| Tarih | : | 05 .07.2020 |
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir ülkede adaleti neyle ölçersiniz? Metreye vuramazsınız, kiloyla tartamazsınız; adalet ancak halk inandığı zaman olur, eşitlik olduğu zaman olur, hukuka uyulduğu zaman olur. Kanunlar olduğu yerde duruyor olabilir, adliyeler çalışıyor olabilir, isminde "adalet" olan bir bakanlık da olabilir ama bu, orada adaletin olduğunu göstermez. Unutulmasın ki tarihte en adaletsiz ülkelerde dahi bunlar vardı. Nazi Almanyasının da bir adalet bakanı vardı, faşist İtalya'da da mahkemeler vardı, adliyeler vardı ama orada olmayan şey adaletti.
Tabii, adalet aslında soyuttur da ama var olan hukuku nasıl kullandığınızla, mahkemeleri nasıl çalıştırdığınızla da yakından ilişkilidir. Eğer hukuku nalıncı keseri gibi kendinize yontuyorsanız, mahkemeleri dilediğiniz kararları verebilecek kürsüler hâline getiriyorsanız, hâkimleri emir kulu telakki ediyorsanız orada adaletin olmadığı aşikârdır.
İşte bu şartlarda Türkiye yalın ve çıplak bir gerçekle karşı karşıya; ülkede hukukun üstünlüğü adına, adalet adına, insan hakları adına ne varsa iktidar eliyle parça parça yok edilmiştir. Önce Balyoz, Ergenekon, OdaTV davalarıyla süreç yönetildi; ardından 2010 referandumuyla yüksek yargı Fetullah'a teslim edildi, sonrası FETÖ bahanesiyle elinize aldığınız OHAL sopasıyla yaşanan adaletsizlikler ve bugün de buraya işte şimdi baroları bölüp bölüp parçalara ayırıp siyasallaştırıp kendinize bağlamak istediğiniz teklifle geliyorsunuz.
Tabii ki mesleğinin gereğine ve onuruna uygun görev yapan yargı mensuplarını ayırarak ifade ediyorum ama siyasallaşmış ve siyasetin emrinde bir yargı sistemimiz var. Yargı, hukuka ve vicdana uygun kararlar verme kabiliyetini yitirmiştir. Bunun başlangıcı da 2010 referandumuna gidiyor, hani şu FETÖ elebaşının "İmkân dâhilinde mezardakileri dahi kaldırıp 'evet' kullandırmak lazım." dediği, "Yargıdaki tahakkümü kaldıracağız." dediğiniz, halkı alenen kandırdığınız Anayasa değişikliği. Sonuçta ne oldu? Yargı, anahtar teslimi bir şekilde Fetullah'a teslim edildi. Geldiğimiz sonuç hepinizin malumu. Çoklu baro projesi de işte 2010 referandumuyla FETÖ'ye teslim edilen yargının bir devamı.
En gizli emeller, baskıcı, antidemokratik bütün uygulamalar "reform" "demokrasi" "temsilde adalet" kavramlarının arkasına saklanılarak getiriliyor. İşte bu teklifte de bir emel var, bu teklifin emeli ne, amacı ne? Amacı, barolarda on sekiz yıldır iktidar kuramamış iktidarın baroları bölerek oralarda iktidar kurması. Hukukun, hukuk devletinin o sağlamlığını sağlayan bağımsız savunmayı ortadan kaldırarak halkın hak arama özgürlüğünün engellenmesi hedefleniyor. Bununla yargının son bağımsız kalesi olan savunmada öyle bir delik açılacak ki içine adalet konulan tabuta son çivi çakılacak. Çünkü yüksek yargı kısmen ele geçirildi, düğmesiz cübbeler iliklenir hâle getirildi, şimdi bir tek yargı kaldı elimizde. "Eğer baroları da ele geçirebilirsek o zaman yargıyı tam olarak ele geçirmiş olacağız." Peki, sebep ne? Diyorlar ki: "İşte şu açıklama yapıldı, öyle oldu, böyle oldu." Bunlar gerçek değil. Sebep ne? Meslek odalarının, baroların antidemokratik uygulamalarda, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik karşısında gösterdiği o örgütlü tepki. Susturulmaya çalışılan aslında barolar değil; susturulmaya çalışılan gerçekler, halk susturulmaya çalışılıyor. İsteniyor ki şiddete uğrayan kadın sahipsiz kalsın, savunulmasın. İstiyorlar ki İstanbul Sözleşmesi hatırlanmasın, hatta kurtulalım biz ondan; Kadını Koruma Kanunu uygulanmasın, çocuk istismarcısıyla evlendirilebilsin; adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi sadece lafta kalsın, iddianamesiz kumpas davalarıyla insanlar hapsedilsin; dereleri, toprakları, zeytinlikleri yağmalanan köylüler hak arayamasın; iş cinayetleri, maden kazaları "fıtrat" denilerek "kader" denilerek unutulsun, tren faciaları "Yağmurdandır." denilip geçilsin. İstediğiniz, dikensiz gül bahçesi; kimse konuşmasın, eleştirmesin, hak aranmasın, hesap sorulmasın.
Dün kuvvetler ayrılığına ayak bağı diyenler, bugün bağımsız savunmadan elbette rahatsızlık duyuyorlar, elbette rahatsızlık duyacaklar. Çünkü sizin arzu ettiğiniz yargı bu yargı; düğmesiz cübbesini iliklemeye çalışanların yargısı; çay toplayan, zeytin toplayan yargı, yürütmenin karşısında boyun büken, boynunu eğen, bel büken bir yargı. Hukuk uygulanmasın, siz bunu istiyorsunuz.
OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Toparlayın Sayın Yüceer.
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Bağımsız savunmanın ve hak arama özgürlüğünün ne kadar kıymetli olduğunu bizler Tekirdağ'da, Çorlu tren katliamında gördük. Önümüzdeki hafta, 8 Temmuz Çorlu tren katliamının 2'nci yıl dönümü; iki yıldır aileler mahkeme önünde adalet talep ediyorlar ama ne duyan var ne de umursayan var. İşte, gördük biz, o baroların oradaki verdiği mücadeleyi gördük, o insanların çaresizliğini gördük ve ne kadar kıymetli olduğunu gördük. Oradaki insanlar, o aileler yargıya güven duyabilirler mi? Nasıl duysunlar? Aslında biz burada güveni konuşacağız değil mi, güveni? Bu güveni nasıl tesis ederiz, yeniden nasıl sağlarız diye konuşmamız gerekiyor. Ama onu konuşmuyoruz biz, avukatlık mesleğini ve baroları konuşuyoruz, hem de onlar yokken hatta Meclisin kapısından içeri sokulmazken görüşüyoruz.
Son cümlelerimi Türkiye Barolar Birliğinin ilk Başkanı Profesör Doktor Faruk Erem'in sözüyle bitireceğim: "Baro, kanunla değişebilecek bir müessese değildir. Bu, tabii hukuktan gelen bir müessesedir.
Bu itibarla istiklali şarttır. İstiklali yok ise baro da yok demektir. Baro mukaddes müdafaa hakkına bağlıdır. Baro müstakil değilse müdafaa hakkı ölmüştür." diyor. Yani şunu diyor: Temel haklar ve ilkeler nasıl o belgelere kendiliğinden ve muktedirlerin lütfuyla yazılmadıysa o şekilde de kaldırılamaz. Adaletin, hukukun savunucuları susturulamaz.
Ben, tüm adalet ve eşitlik mücadelesini dayanışma duygularımla buradan selamlıyorum.
Teşekkür ederim.