| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi (1/278 ) ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi (1/277) ve Sayıştay tezkereleri a)Dışişleri Bakanlığı b)Avrupa Birliği Başkanlığı c)Avrupa Birliği Bakanlığı ç)Türk Akreditasyon Kurumu |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 3 |
| Tarih | : | 18 .11.2019 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli üyeler, Dışişleri Bakanlığımızın değerli mensupları, basın mensupları; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Hükûmetin izlemiş olduğu politikaları bir millî mesele sayıp, bir millî politika kabul edip tabular oluşturmak, eleştirilmesinin engellenmesine çaba harcamak bence sağlıklı bir tutum değildir. Her şeyden önce, hükûmetler izlemiş oldukları politikalar dış politika da olsa yanlışlar yapabilirler ve bu yanlışlar nedeniyle de düzeltilmeye her zaman ihtiyaç vardır. Bunları tartışılmaz kabul edip özellikle Parlamentoda bu politikaların aleyhine veya yanlışlığı üzerine bir şeyler söylendiği zaman susturulmaya çalışılması ülkemizin dış politika kapasitesini azaltan, dumura uğratan ve doğru politikalara yönelmesini engelleyen en önemli faktör olarak ortaya çıkar. Bu bakımdan, özgürce, sonuna kadar eleştirmemiz lazım. Otuz yıldır ben Parlamentodayım, bu dönemdeki kadar bastırıldığını hiçbir dönemde görmedim, yaşamadım. Diğer taraftan, bu politikaların önemli bir kısmı, pek çok konu sadece Sayın Erdoğan'ın, Sayın Cumhurbaşkanının kafasındadır. Pek çok meseleyle ilgili olarak Dışişleri Bakanlığımızın da başka birimlerin de herhangi bir bilgiye, kanaate sahip olmadığı düşüncesindeyim.
Bunları belirledikten sonra söylemem gereken ilk nokta şudur: "Arap Baharı" denilen, Kuzey Afrika'dan Yemen'e, Orta Doğu'ya kadar İslam dünyasını kasıp kavuran olaylar iç dinamiklerden daha çok dış dinamiklerin tetiklediği, planladığı ve ortaya çıkardığı olaylardır. Özellikle emperyalist ülkeler bunu planlamışlardır, ilk kez de G8 toplantısında ilan edilmiştir bildiğiniz gibi ve Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde demokrasiye, insan haklarına dayalı birtakım düzenler kurulacağından bahsetmişlerdir. Bununla ilgili çalışmalarıysa uzun yıllar öncesinden başlatmışlardır.
Suriye'de -bizimle komşu olduğu için en fazla dikkatimizi çeken ülke Suriye'dir- ilk günden itibaren hiçbir gösteri masum ve sivil değildir. Başta Dera, Cisr eş Şuğur gibi 2011'in Martında ve Haziranında meydana gelen hadiselerde bile silahlı sivil grupların girdiği, askere, polise yönelik katliamlar yaptığı artık açık seçik olarak bilinmektedir. Ancak bu ülkelerde karışıklıklar ve olaylar çıkarmak isteyenler sadece bunu değil, aynı zamanda dünyanın dört bir tarafında yetiştirdikleri seyyar teröristleri, El Kaide unsurlarını bu ülkelere yerleştirmişlerdir, lojistik destek vermişlerdir, sevk etmişlerdir, finansmanlarını sağlamışlardır ve bu ülkelerin karışması için bunları araç olarak kullanmışlardır. Sadece Suriye'ye giren, Suriyeli olmayan, muhalif gruplar arasında çatışan insanların sayısı 100 binden fazladır. Bunlar defalarca ifade edilmiştir ve bu da yeterli olmamış, bu ülkelerde yerli iş birlikçiler oluşturulmuştur. Bunların kimler olduğuyla ilgili ayrıntıya vaktim yok ama rol model olarak da özellikle demokrasi deneyimi ve tecrübesi geçmişi nedeniyle Türkiye ve Erdoğan bu ülkelere toplumsal karışıklığın tetiklenmesi için rol modeli olarak gösterilmiştir.
Bir medya ağı oluşturmuşlardır. Başta El Cezire televizyonu bu Arap Baharı için hazırlanmıştır. Olaylar başladıktan sonra sık sık ismini duyduğumuz, Londra merkezli Suriye Gözlemevi, Beyaz Baretliler gibi oluşumlar doğrudan doğruya emperyalist ülkelerin bu enformasyon ağının taşıyıcıları olmuşlardır ve 100 binin üzerinde yabancının da içinde bulunduğu insanlar, silahlı terörist gruplar Suriye kentlerini ele geçirirken Suriye devleti ne yapabilirdi? Dünyanın dört bir tarafından yabancı teröristi Türkiye'ye sevk etse birileri, Türkiye'nin bazı kentlerini bunlar işgal etseler Türkiye devleti ne yapardı ise onu yapmışlardır. Şimdi, zaman zaman "Vay efendim, bilmem kaç kişinin, kaç yüz bin kişinin katili, kaç milyon kişinin katili biri" diye Suriye yönetimini suçlayanlar aslında doğrudan doğruya emperyalizmin dezenformasyon ağının taşıyıcılarıdır. Sanki Nusra hiç kimseyi katletmedi, sanki IŞİD, Ahrar-uşŞam, İslami Cephe vesaire gibi terör örgütleri ve grupları hiç kimsenin burnunu kanatmamış da Suriye olaylarında bütün ölenlerin sorumlusu Suriye devletiymiş gibi tavır sergilemek son derece de yanlıştır. Bakın, IŞİD ve Nusra sonradan Birleşmiş Milletler ve Türkiye tarafından terör örgütü olarak kabul edilmiş olsa bile ABD merkezli olarak oluşturulduğu, hem Pakistan-Afganistan arasındaki bölgede hem de Irak hapishanelerinde bu oluşumların sağlandığı bilinen bir hadisedir ve bunların Suriye'ye, Libya'ya, Yemen'e taşınmasında da maalesef çok önemli göstergeler var. Batı ülkelerinin lojistik destek ve otoban sağlamak suretiyle naklettikleri bilinen bir gerçektir ama ilk başından itibaren Sayın Erdoğan'ın da bireysel tercihiyle uyguladığı ve Dışişleri Bakanlığının benimsediği politikalarda bu Arap Baharı ve Suriye olaylarında doğrudan doğruya ABD'yle iş birliği içerisine girilmiştir. Ama başlangıçtan itibaren bu beraberliğin Türkiye'yle bağlantılı hangi boyutlara sahip olduğunu gösteren bazı olaylar ortaya çıkmaktadır. Mesela "Beyaz Baretliler" dediğimiz grup ikide bir "Esad kimyasal silahlar kullandı." diye ABD'nin Suriye'yi vurmasını teşvik eden en önemli enformasyon ağlarından biridir ve maalesef bu beyaz Beyaz Baretliler'in kurucularından eski İngiliz istihbarat görevlisi ve askeri James Gustaf Edward le Mesurier İstanbul'da ölü olarak bulunmuştur. Türkiye, İstanbul'da bunun ne işi var? Veya Bağdadi'den bahsediyoruz "Bağdadi'nin karısını yakaladık." diyoruz -kaçıncı karısıdır bilmiyorum- ama işte savcılık açıklama yaptı, sadece Kırşehir'de Bağdadi'nin yakın akrabası 25 kişi hakkında soruşturma başlatıldığından bahsediyor. Diğer kentlerde kimler var acaba? Bağdadi bütün sülalesiyle Türkiye'de niye geziyor acaba? Bunun sebebi nedir? Bunu bilmek elbette hepimizin hakkıdır. Ve olay şuydu: Diğer ülkelerde, Libya'da, Yemen'de, Irak'ta olduğu gibi, Suriye'nin de parçalanması temel bir tezdi. Bu parçalanma tezini savunanlarla beraber aynı politikayı Sayın Erdoğan da uygulamıştır ama şimdi geldiğimiz nokta itibarıyla ne görüyoruz? Bütün bu süreçlerden Türkiye'nin bir kazancı olmamıştır, kayıpları olmuştur. Onun için bu politikalar millî politika değildir, İslami bir politika değildir, insani bir politika değildir.
Bakın, hep İsrail kazanıyor, sessiz ve derinden gidiyor ve sürekli İsrail kazanıyor. Niye kazanıyorsa, anlamıyorum. "Kudüs..." diyor. Kudüs'le ilgili "Şunu da iyi yaptık." diyeceğiniz ne var ki? 1 Mayıs 2005 tarihinde Sayın Erdoğan, İsrail'i ziyaret etmiştir. Ariel Şaron, Tel Aviv'de değil, Kudüs'te karşılamıştır "Yahudi milletinin başkenti, İsrail devletinin başkenti Kudüs'e hoş geldiniz." demiştir, tokalaşmıştır ve gülümseyerek o tokalaşmaya iştirak etmiştir Sayın Başbakan o dönemde. Daha sonra, ben 2012 yılında yaptığım televizyon konuşmasında "Bu süreç, bu "Arap Baharı" dediğiniz süreç İsrail'in genişlemesi için hazırlanmış bir tezgâhtır." dediğim zaman herkes itiraz ediyordu ve yayında söyleşi yaptığımız şahıs da "Ne yapacak genişleyecek de?" demişti "İlk yapacağı iş Kudüs'ü bölünmeksizin, bir bütün olarak başkent hâline dönüştürecektir." demiştim, geldiğimiz nokta bu. İşte Kudüs. Kudüs'e ne yaptınız? Bağırmakla Kudüs olmadı "Oo, Kudüs Filistin'in başkentidir." diye dünya kadar nutuk attınız.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayalım Sayın Vekilim.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - İstediğiniz kadar nutuk atın, ne hâle geldi Kudüs? İsrail yerleşti, Golan Tepeleri'ni işgal etti bu sırada, Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim yerlerini genişletti bu sırada, bunun ötesinde, Doğu Akdeniz'in doğal gazına ve petrolüne de el koydu; Türkiye dışlandı, Suriye dışlandı, Lübnan dışlandı Doğu Akdeniz'in petrolünde, doğal gazında, özellikle doğal gaz yataklarında. Tek tek sayılarını, miktarlarını vermek isterdim, yok.
Diğer taraftan, şimdi, değerli arkadaşlar, tamam, bir şeylerden bahsediyoruz ama sükûnetle tartışmak lazım. Bence bu Suriye politikasının Türkiye'ye verdiği en büyük zarar, Türkiye'de yurttaşlarımız arasında duygusal ayrışma meydana getirmiş olmasıdır. Bu son derece de tehlikeli bir olaydır. Sayın milletvekilleri de bazı şeyleri savunurken duygusal davranmaya kalkıyorlar, duyguları coşturmaya kalkıyorlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Şener, tamamlayalım lütfen.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Arkadaşlar, bu konu duygularımızla hareket edeceğimiz bir konu değildir. Yeri gelirse duygularımızı içimize gömeceğiz, içimizi duygularımıza mezar yapacağız ama akıllı düşüneceğiz. Bu ülkenin birliği, beraberliği, vatandaşlarımızın bir arada yaşama iradesi nasıl gerçekleştirilir, bunun üzerinde çaba harcayacağız ve bazı kavramları, bazı kelimeleri ulu orta kullanmaktan da uzak duracağız. Ülkenin geleceği buna bağlıdır diyorum, hepinize saygılar sunuyorum.