| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | On Birinci Kalkınma Planının (2019-2023) Sunulduğuna Dair Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi (3/777) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 2 |
| Tarih | : | 16 .07.2019 |
SÜLEYMAN GİRGİN (Muğla) - Sayın Başkan, değerli Komisyon üyeleri, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Öncelikle birkaç tespit yapacağım, sonra da bazı değerlendirmelerde bulunacağım.
Şimdi, yeni planda istihdam ve çalışma hayatı başta olmak üzere birçok plan hedefinde sadece amaç ile politika ve tedbirlere yer verilmektedir. Oysa bir önceki Onuncu Plan'da istihdam ve çalışma hayatıyla ilgili olarak durum analizi de yapılmaktaydı yani plan öncesi gelişmelere de yer veriliyordu, doğru olan da buydu, oysa bu yaklaşım On Birinci Plan'da terkedilmiştir.
Bir diğer tespitimiz, Onuncu Kalkınma Planı'nın 47'nci sayfasında yer alan 316 no.lu politikayla kayıt dışı istihdamla etkin mücadele edileceği belirtilmiştir. Bu ifadenin plan metnine yansıtıldığı yıl 2013'tür, aradan altı yıl geçmesine rağmen hâlâ kayıt dışı istihdamla mücadelenin yeni planda yer buluyor olması oldukça manidardır. Bu yeni planın 144'üncü sayfasında 577.1 ve 577.2 tedbirleriyle kayıt dışılığın yaygın olduğundan hâlâ söz edilmekte ve kayıtlı istihdamın teşvikine vurgu yapılmaktadır. Bu iki tedbir örtük bir şekilde kayıt dışı istihdamın varlığına işaret etmektedir.
Üç: Yeni planın 141'inci sayfasında 564'üncü maddede "Toplumun tüm kesimlerine insana yaraşır iş fırsatlarının sunulması ile başta kadın ve gençler olmak üzere, özel politika gerektiren grupların istihdamının artırılması temel amaçtır." şeklinde istihdam ve çalışma hayatı politikasının amacı belirtilmektedir. Bu amaç maddesi insanların insan onuruna yakışır ücretle çalışmasını hedeflemektedir. Oysa bir tür modern kölelik türü olan ve çağdaş ülkelerin hiçbirisinde görülmeyen sözde toplum yararı programına büyük umut bağlanmaktadır. Yeni planın 573.4 no.lu politikası aktif iş gücü programları içerisinde toplum yararına programlar güncellenerek mesleki eğitim kurslarına ve girişimcilik eğitim programlarına ağırlık verilecektir demektedir. Sizler belki bu salonlarda hissetmiyorsunuz veya hissetmiyoruz ama bizler bölgede sürekli karşılaşıyoruz. Bu madde İŞKUR kanalıyla toplum yararına işe alımların ilçe başkanlıklarında nasıl oluşturulduğunun kalkınma planındaki ifadesidir. Modern kölelik ve siyasi ikbal yatırımlarının önümüzdeki beş yılda da devam edileceği bu planda açıklanmaktadır dolayısıyla.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bundan sonraki değerlendirmem de sizlere bir milletvekili kimliğimle değil, eski bir maden işçisi olarak seslenmek istiyorum. Konuşmama başlamadan önce, maden işçisi olduğum günlerde sendikam Maden İş'le birlikte Yatağan ve Milas maden ocakları ve termik santrallerine yönelik AKP iktidarının özelleştirme saldırısına karşı birlikte mücadele ettiğimiz onurlu işçileri, işçi ailelerini, işçi dostlarımı, Yatağan, Milas ve Muğla halkını saygıyla selamlıyorum.
Türkiye bize göre büyük demokrasi krizi yaşıyor. Tek adam rejimi, kendi ahbap çavuş ilişkileri etrafında kurduğu yönetimle Türkiye demokrasisinin bütün tarihsel kazanımlarının altını oydu. Anayasa Mahkemesini, değerli Meclisimizi işlevsizleştirdi, kurumlara olan inancı, adalete olan güveni zedeledi.
Değerli milletvekilleri, bu ülke gerçek sahiplerine yani emekçilere yani bütün değerleri yaratan, kendileri de başlı başına bir değer olan emekçi kardeşlerimize sahip çıkmadığı müddetçe içine düştüğü bu çöküş hâlinden kurtulamaz. Elimizde On Birinci Kalkınma Planı var. Evet, doğruya doğru, bu plan bilmem kaç odalı sarayın müdavimlerinden, Sancakların, millete sinkaflı küfür eden Cengizlerin ve ailenin, Albayrakların kalkınma planı şeklindedir maalesef. Peki, bu planda simit satarak iki çocuğunu okutmaya çalışan, sigortasını da kendisi ödeyen İsmail kardeşimiz için bir şey var mı? Yok. Emekli olduğu hâlde geçinemediği için taksicilik yapan Ali kardeşimiz için bir şey var mı? Yok. Kendi ev işlerini yaparken harap olan, bir de aile bütçesine katkı koymak için temizliğe giden Aynur kardeşimiz için bir şey var mı? O da yok. O zaman bu planda geçinemeyenler için bir şey yok. Peki, iktidar nasıl oldu da bu kadar pervasızlaştı? İşte bu sorunun cevabı benim asıl gündemim, bütün halkımızı, başta emekçileri örgütsüzleştirerek bu hâle gelmiştir maalesef.
Biliyorsunuz AKP 12 Eylül darbecilerinin halkı ve emeği örgütsüzleştirmek programını en başarılı şekilde hayata geçiren iktidardır. Neydi bu programın temel direkleri? Özelleştirmeydi, taşeronlaştırmaydı, sendikal hak ve özgürlüklerin tasfiyesiydi. Bakmayın siz iktidarın işsizlikten şikâyet ettiğine, işsiz kalan yurttaşlarımızı rezervdeki ucuz iş gücü olarak gören bir zihniyet var maalesef karşımızda. Sonuç ne oldu? Sonuçlardan en yakıcısını en güzel şekilde geçen gün ODTÜ mezuniyet töreninde öğrenci arkadaşlar açtıkları pankartla ifade ettiler: "2.020 TL ile bir ay geçinmenin sırrını biz de çözemedik." Sanırım sihirbaz David Copperfield de olsa asgari ücretle geçinmenin sırrını o da çözemez.
Yoksulluk, iş cinayetleri, meslek hastalıkları, çocuk işçilik, kayıtsız mülteci işçilik, sigortasız çalışma, iş yerinde taciz, mobbing, bütün bunlar AKP'nin hayata geçirdiği emekçileri örgütsüzleştirme programının bir sonucuydu. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu araştırma dairesi tarafından yapılan Sendikalaşma Araştırması sendikalaşma, toplu iş sözleşmesi ve grevler konusundaki vahim tabloyu ortaya koyuyor. Araştırmaya göre işçilerin yüzde 90'ı sendikasız, işçilerin yüzde 93'ü toplu iş sözleşmesi kapsamında değil. Sendika üyesi işçiler toplu sözleşmesiz. Türkiye toplu iş sözleşmesi kapsamı ve sendikalaşma açısından OECD sonuncusu. Kadınlar erkeklere göre daha az sendikalı. Kamu işveren sendikalarının kamu taşeron işçilerinin toplu pazarlıklarını yürütmekten kaçınması nedeniyle Yüksek Hakem Kurulu tarafından bağıtlanan toplu sözleşmelerde patlama yaşandı. Grevler dibe vurdu, işçinin hak arama mücadelesinde önemli rol oynayan kolektif hak arama mekanizmaları grev ve eylem marjinalize edilerek işçi eylemsizleştirilmek istenmektedir. Bakınız, Sayın Erdoğan 17 Temmuz 2017'de TOBB kabul salonunda 15 Temmuz etkinlikleri kapsamında yabancı sermayeli yatırımcılarla bir araya geldiği toplantıda yaptığı konuşmada işçilerin hak arama eylemlerini tehdit olarak tanımlarken OHAL gerekçesiyle grev ertelemelerinden iş dünyasının memnun olması gerektiğini savunmuştu. Yeni dönemde ne yazık ki hem sendikasızlaşma hem de iktidara yakın sendikaya üye olmak yaygın hâle gelmiştir. AKP'nin yaratmış olduğu bu yeni sendikal düzenin adı bana göre sendika düzenidir. Özellikle geçtiğimiz günlerde gerçekleşen bir sendikanın olağan kongresi her anlamda ibretliktir. İşsizlik rakamları, çalışma koşulları, işçi maaşları ortadayken özelleştirmenin, taşeronluğun, kıdem tazminatının, mezarda emekliliğin konuşulması gereken kongre ne yazık ki siyasal partinin bir il kongresi hâline getirilmiştir.
Değerli milletvekilleri, kuraldır, ayağa kalkmaya düşülen yerden başlanır. Türkiye Cumhuriyeti emekçilerin hak ve özgürlükleri için örgütlü mücadele verebildiği, emekçilerin haklarının anayasal güvenceye kavuştuğu, kimsenin de Anayasa'yı talimatla delemediği bir ülke hâline gelecektir elbet. Bakın, madencilik sektöründe çok da anlatılan bir olay vardır. Örgütlülüğün önemini ve gücünü daha iyi anlatan bir olay bulmak zordur. Bildiğiniz gibi Avustralya madenleri dünyada kömür madenciliğinin kalbidir. Türkiye'nin yer altındaki bütün kömür rezervleri kadar kömürü sadece bir yılda üretiyorlar. 2 bin kişilik bir ocakta bir gün elektrikler gece vardiyasında şalter atması nedeniyle kesiliyor ve ocağın elektrik mühendisi o an ocakta değil. Yasalara göre elektrik mühendisi gelmeden şalterin kaldırılmaması gerekiyor ama patron -her yerde patron- "İşçilere kaldırın şalteri ve çalışmaya devam edin." talimatını veriyor ocağın bir saat ya da iki saat durmaması için. Bakın, konu sadece şalteri kaldırmak. Biz de olsa işçi kardeşlerimize yeniden elektrik tesisatı döşetseler şaşırmayız. Ertesi gün sendika geliyor, işçilerle toplantı yapıyor, oluşabilecek risklerden bahsediyor ve patrona bir günlük uyarı grevi yapılıyor. "Sen iki saat kazanmak için 2 bin işçi arkadaşımızı riske attın, biz de sana bir günlük ceza verdik." diyorlar, olay budur. Çünkü bir iş yerinin risklerini de getirisini de, götürüsünü de en iyi orada çalışan emekçi kardeşlerimiz bilir. Soma'daki kardeşlerimiz Türkiye Kömür İşletmeleri ve Maden İşleri Genel Müdürlüğünün izniyle Soma madenlerinin sahasının kanunsuz olarak genişletildiğini de, projelerde yapılması taahhüt edilen havalandırmanın yapılmadığını da ocağın madencilik tekniğine aykırı biçimde mekanize edilmeye çalışıldığını da çok iyi biliyordu. Biliyordu ama ses edemiyordu, işsiz kalmamak için evine ekmek götürmek, çocuğunun rızkını çıkarmak için ses edemiyordu. Bu ülkenin emekçilerine vadedilen budur; ya işsiz kalırsın ya da ölecek olsan bile susarsın, eğer susmazsan sonun hapishanedir. Bunun bir örneği de üçüncü havalimanı işçileri değil midir? Çok övünülen fakat havacılık teknolojisine aykırı inşa edilen ve prestij projemiz denilen üçüncü havalimanındaki işçilerimiz ne yaptılar? Susmadılar, dediler ki: "Burada ölümler oluyor, üstü örtülüyor. Yeterli yemek çıkmıyor. Kimi zaman su akmıyor. Odalarda tahta kurusu var, uyuyamıyoruz; bu insan onuruna aykırıdır, haysiyetimize hakarettir, buna isyan ediyoruz." Peki, sonra ne oldu? 24 işçi arkadaşımız sabaha doğru bir operasyonla gözaltına alınarak yok yere tutuklandılar. Yine madenciliğe dönersek örgütsüzlük ne getiriyor? Kaçak ocakları getiriyor. Bakmayın siz kaçak ocak dendiğine, herkes ocakların farkında. İşsizliği görünmez kılıyor bu ocaklar, ondan göz yumuluyor. Size Zonguldak havzasında yaşanmış bir örnek anlatmak istiyorum. Kaçak ocakta çalışan bir işçi ölüyor, ocağın sahibi ocağın patlatılmaması için, işçinin kaçak ocakta öldüğünün saklanması için karısına para veriyor, 3 çocuk sahibi kadın mecburen kabul ediyor. İşçinin kıyafetleri değiştiriliyor, evinin çatısına çıkarılıyor ve üzerine çimento sürülüp sanki duvar örerken düşmüş gibi tekrar aşağıya atılıyor. Aile için bu travmayı düşünebiliyor musunuz? Geçim derdi insanları neye zorluyor, görüyor musunuz?
Değerli milletvekilleri, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı her altı ayda bir sendika istatistiklerini yayımlıyor. 2019 Ocak istatistiklerine göre kayıtlı 13 milyon 411 bin işçiden sadece 1 milyon 859 bin üye sendikalı yani yüzde 13'ü ama durun, bu yüzde 13 sizi yanıltmasın. Bunların içerisinde toplu sözleşme yapabilen, sendikal barajları aşmış işçilerin oranı yüzde 3'ü geçmez. Kayıtsız işçileri de hesaba kattığımızda bu oran yüzde 1'e geriliyor. Bu yüzde 1 bize neyi söylüyor biliyor musunuz? Başlarken çizdiğim bir tablo vardı, "Türkiye bize göre büyük bir demokrasi krizi yaşıyor. Tek adam rejimi kendi ahbap çavuş ilişkileri etrafında kurduğu yönetim ile Türkiye demokrasisinin bütün tarihsel kazanımlarının altını oydu. Anayasa Mahkemesini, Meclisi işlevsizleştirdi, kurumlara olan inancı, adalete olan güveni zedeledi." Demiştim. İşte bu hâle düşmemizin nedenini gösteriyor bu yüzde 1.
Dedik ki emekçiler düştükleri yerden kalkacaklardır. Ne yapılmalıdır? Önce emekçi kardeşlerimizin örgütlenerek mücadele etmelerinin önü açılmalıdır. Bilimsel gelişmelere dayanan, evrensel hak ve özgürlükleri baz alan bir program hayata geçirilmelidir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu baştan aşağıya yenilenmelidir. Sendikal yasalar Uluslararası Çalışma Örgütü normlarına uygun hâle getirilmeli, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Sendikal barajlar tümden kaldırılmalıdır. Her sendikaya gücü oranında ister iş yeri bazlı ister işletme bazlı toplu sözleşme yetkisi tanınmalıdır.
Taşeronlaştırma sonucu hukuki sorumluluk devrine yol açan hukuki altyapı lağvedilmelidir.
Ana işveren, taşeron, ücret, çalışma saatleri, izinler, sendikal haklar, işçi sağlığı gibi konularda aldığı bütün kararlardan ve tahribattan sorumludur.
Ülkemizin kanayan yarası işçi sağlığıdır. Sendikalar işçi sağlığı konusunda donanımlı hâle gelmeli, denetleme vasıfları güçlendirilmelidir. İş cinayetlerine ve meslek hastalıklarına karşı mücadelede sendikal zemin kalkış noktası olmalıdır.
Kamu kurum ve kuruluşlarında son zamanlarda giderek artan sendikal kayırmacılığa ve ayrımcılığa son verilmelidir. Kamu idaresi sendikal yönlendirme ve baskı yapmamalıdır.
Merkezî idare ve belediye şirketlerine geçirilen taşeron işçilerin 2020 yılı ortalarına kadar engellenen toplu pazarlık hakkı tanınmalı ve bu işçilerin toplu sözleşmesinin yapılması sağlanmalıdır.
İş cinayetlerinin yargılanması hususunda yeni bir hukuksal temel oluşturulmalıdır. İş cinayetlerinin cezalandırılması hususunda olası kast, bilinçli taksir ve taksir konusundaki muğlaklıkları giderecek adımlar ivedilikle atılmalıdır.
Hatırlayalım, geçen sene en az 1.923 arkadaşımızı iş cinayetlerinde yitirdik. Peki, geçen sene kayıtlı meslek hastalığına yakalanan işçi sayısı kaç? Sadece 6. Uluslararası Çalışma Örgütünün işçi cinayetleri ve meslek hastalıkları için kurduğu denklem şu: "Bir ülkede iş cinayeti sayısının ortalama 6 katı kadar işçi meslek hastalığına yakalanır." Yani İLO'ya göre geçen sene ülkemizde meslek hastalığına yakalanan işçi sayısının başka ülke ortalamaları baz alındığında 11.538 olması gerekirken biz sadece 6 işçimizin meslek hastalığını tespit edebilmişiz. 6 nerede, 11.538 nerede?
İş güvenliği uzmanlarını taşeronlaştıran düzen lağvedilmelidir. Hem ücreti siz vereceksiniz hem de sizi denetleyecek; bu, akla, mantığa sığar mı?
İş yeri doktorlarının özerkliği güçlendirilmelidir. Eğer bir doktor iş yerini koruyucu, "Kol kırılır, yen içinde kalır." anlayışıyla hareket ediyorsa cezalandırılmalıdır. Başta ağır iş kollarında adım adım sendikalaştırma stratejisi izlenmeli, sendikalı olmak özendirilmelidir.
Sendikal demokrasi güçlendirilmeli, sendikaların katılımcı bir anlayışla yönetilmesinin önü açılmalı, devlet desteğiyle mafyalaşan sendikacılar uzaklaştırılmalıdır.
Elimizdeki kalkınma planında "Kıdem tazminatı reformu gerçekleştirilecektir." denmektedir. Bu, esasında, kıdem tazminatının fona devredilmesi ve birçok işçiyi mağdur eden zorunlu bireysel emeklilik sistemiyle entegre edilmesi hedefidir, bundan vazgeçilmelidir. Ülkemizde kıdem tazminatı sorunu yoktur, kıdem tazminatının ödenmemesi sorunu vardır. Burada devlet AKP'nin bize unutturduğu sosyal hukuk devleti olma vasfını hatırlamalı, sermayenin sırtını sıvazlamaktan vazgeçmeli ve fona devretmek yerine kıdem tazminatlarının ödenmesini sağlayacak yollar bulmalıdır.
İş davalarında zorunlu ara buluculuk iş hukukunun doğasına aykırıdır. Emek ve sermaye arasındaki çelişki en net burada açığa çıkmaktadır. Burada da devlet AKP'nin bize unutturduğu sosyal hukuk devleti olma vasfını hatırlamalıdır. Zorunlu ara buluculuk işçinin haklarına ulaşmasını engeller. Hakları ödenmediği için zor durumda olan işçinin bu zor durumundan yararlanan işveren zorunlu ara buluculuk üzerinden işçinin haklarını gasp edebilir. Zorunlu ara buluculuktan derhâl vazgeçilmelidir.
Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan, sevgili bürokratlar, Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız...
BAŞKAN - Sayın Girgin, son iki dakikanız.
SÜLEYMAN GİRGİN (Muğla) - Teşekkür ediyorum. Toparlıyorum.
Bu noktada acizane bir öneride bulunmak istiyorum bir enstitü kurulmasıyla ilgili, o da şudur, dikkate almanızı rica ediyorum: Bugün Türkiye demokrasisi kendisini emekçilere açarak onların refahını, örgütlülüklerini güçlendirerek ayağa kaldıracaktır. Bu hedefin gerçekleşmesi için emeği ve emekçilerin dünyasını analiz eden, bilimsel açıdan güçlü, evrensel değerlere dayalı çalışmalar yapmaya ihtiyaç vardır. Türkiye son otuz-kırk yılda çok önemli toplumsal değişimler geçirdi, tarımsal üretim çözüldü, kentleşme hızlandı, dinamik bir sanayileşme süreci yaşandı. Bu değişimler bizzat emeğin, yani üretmenin teknolojisini ve biçimlerini değiştirirken emekçilerin dünyasında da önemli dönüşümlere sebep oldu. Türkiye'de bu değişim ve dönüşümü takip edecek, verisini toplayacak, bunun analizini yapacak devlet kurumları da, üniversiteler de maalesef sınıfta kaldı, toplumsal değişim ve dönüşümün hızını yakalamakta zorlandı. Bunun böyle olmasında devlet kurumlarının gerçeğin değil, iktidarın işine yarayacak bilginin peşinde olması kadar, üniversite sisteminin demokrasi dışı uygulamalarla son yıllarda aldığı büyük yaralar da büyük rol oynadı. Türkiye'nin bilimsel ve kadrosal anlamda bağımsız, mali olarak özerk bir emek araştırmaları enstitüsüne ihtiyacı vardır. Bu kurum, üniversitelerde emek alanında çalışma yapan değerli hocalarımız, bu konularda bir toplumsal farkındalık yaratan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi gibi bağımsız kurumlar, sendikalarımızın ve demokratik kitle örgütlerimizin temsilcileri eliyle inşa edilmelidir. Bu kuruma Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da temsilci vermelidir. Enstitünün küresel bağlantıları kurulmalı, Uluslararası Çalışma Örgütünden, Uluslararası Sendikalar Konfederasyonundan temsilciler davet edilmelidir. Hedef Türkiye işçilerinin sorunlarını çözecek bilimsel alt yapıyı kurmaktır. Bunun için sistemli çalışmaya, bilimsel değerleri gözetmeye, iktidardan korkmamaya, evrensel hak ve özgürlükleri kıstas almaya ihtiyaç vardır. Bu enstitü bu konuda büyük bir eksikliği giderecektir diyorum.
Saygılar sunuyorum.