| Konu: | Sigortacılık ile Diğer Bazı Alanlara İlişkin Kanunlarda ve Bir Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 82 |
| Tarih: | 20.05.2021 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; aslında, bugün, burada böyle bir konuşma yapmayı düşünmemiştim doğrusu. Fakat sabah Sincan'da bir duruşma vardı, 6-8 Ekim Kobani davası adıyla olan duruşma, ben oradaydım sabah. Oradaki gelişmeler sonucunda böyle bir konuşma yapmaya karar verdim. Gelişme nedir, diyeceksiniz? Bizim 23 ve 24'üncü Dönem Milletvekilimiz sevgili Ayla Akat Ata bir konuşma yaptı -kendisi aynı zamanda hukukçudur, Mecliste Anayasa Komisyonunda uzun yıllar çalıştı- yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerine, bunun önemini anlatan bir konuşma yaptı. Konuşmasını bitirdikten sonra Mahkeme Heyeti Başkanı "Ayla Hanım, çok güzel konuştunuz -gerçekten samimi olarak söylüyorum bunu- keşke bu konuşmaları Mecliste yapsaydınız." dedi. Bunun üzerine Ayla Akat da "Bir dakika, ben o zaman tekrar söz alayım." dedi ve "Mecliste ben bu konuşmaları hangi tarihte yaptım?" diye tarihlerini vererek tutanaklardan okumaya başladı. Heyet Başkanı "Tamam, anladım durumu." dedi ve sözünü kesti. Şimdi, Heyet Başkanı, 22. Ağır Ceza Heyetinin Başkanı böyle bir talepte bulunur da biz buna cevap vermez miyiz 6-8 Ekim Kobani davasını gören heyete? Tabii ki vereceğiz, onun için bu konuşmayı yapmaya çıktım.
Şimdi, bu davayı daha evvel konuştuk, konuşmaya da devam edeceğiz. Ben bıkmadan her fırsatta bu konuyu gündeme getireceğim çünkü bu dava esas itibarıyla Halkların Demokratik Partisine yönelik bir kumpas davasıdır, siyasi bir kumpas davasıdır ve siyasi bir intikam davasıdır ve esas hedef de HDP'yi tasfiye etmektir demokratik siyasetten. Bunu biliyoruz, bunu söylemeye de hep devam edeceğiz.
Türkiye'de, yakın tarihimize bakarsak, bugüne kadar çok sayıda siyasi dava oldu, görüldü ve hâlâ da görülmeye devam ediyor. Birçok kumpas davaları da oldu, bunları da biliyoruz, bunların bir kısmını sizler de izlediniz, gördünüz ve bazılarının da yaratıcısı sizlersiniz. Ama herhâlde ilk defa, uzun yıllardır ilk defa bir mahkeme salonunda bir iktidar ittifakı -Cumhur İttifakı'ndan söz ediyorum- bir başka partiyi, bir muhalefet partisini, HDP'yi yargılıyor, ilk defa böyle bir şey var. Yani bu davada gerçekte hâkim ve savcılar yok maalesef, bu davada o hâkim ve savcıların koltuğunda Cumhur İttifakı oturuyor.
Şimdi, niye bunu söylüyoruz? Niye bunu anlatıyoruz? Hem bugün hem iki gün önce duruşmada çeşitli arkadaşlarımız, Eş Genel Başkanlarımız, milletvekillerimiz konuşmalar yaptılar ve bu heyetin nasıl bağımlı ve taraflı bir mahkeme heyeti olduğunu ve yargılamanın nasıl bağımlı ve taraflı olduğunu çeşitli örnekleriyle anlattılar; birkaç tanesine değinmek istiyorum.
Şunun için de önemli bu meselenin ele alınması değerli vekiller: Biliyorsunuz, bugün Hâkimler ve Savcılar Kurulu için seçim yapıldı Karma Komisyonda ve ilkesiz bir pazarlıkla bir sonuç ortaya çıktı. Çok önemli, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçilmesi ve gerçekten yasamada bu açıdan bir adım atılması çok önemli bir konu, bu konuda bir eğilimin oluşması, bir usulün oluşması gerçekten önemli bir şey hukuk açısından baktığımızda ve tabii ki siyaset açısından baktığımızda. Ama ilkesiz bir pazarlıkla, siyasi aidiyete göre Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyeleri seçildi ve bunda maalesef, sadece iktidar ittifakının değil, muhalefetin de çok büyük payı var. Yani muhalefet, bundan sonra, Türkiye'deki bağımlı, taraflı yargı konusunu konuşmaya başladığımızda yaşanacak bütün olumsuzlukların da bir parçası hâline böylece gelmiş oldu. Ama biz o işin parçası olmadık ve olmayacağız. Çünkü, zaten "Türkiye'de yargı bağımlı ve taraflı" derken HSK'nin yapısından da yola çıkarak bunu söylüyoruz, HSK'nin içinde siyasi iradenin belirleyici olmasından yola çıkarak bunu söylüyoruz ve bu şimdi pekişti. Yani, liyakat, evrensel hukuk ilkelerine uyum değil, onun yerine siyasi aidiyet ön plana çıktı ve öyle bir HSK şu anda var olan HSK. Ve önümüzdeki dönemde var olacak HSK de işte bu tür mahkeme heyetlerinin oluşmasına yol açıyor, 6-8 Ekim Kobani davasındaki 22. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti gibi.
Neden bunu söylüyorum? Bakın, birkaç örnek anlatacağım size ve neden bunun önemli olduğunu aktarmaya çalışacağım. Şimdi, bu heyet, altı yıl üç ay sonra bir dava açtı, alt yıl üç ay sonra. "Bunda bir şey yok, altı yıl üç ay sonra açılabilir." diyeceksiniz. Evet, açılabilir fakat ilginç olan ne biliyor musunuz? Şu anda, birkaç kişi dışında herkes tutuklu yargılanıyor. Ya, şimdi, bu tutuklu yargılanan arkadaşlarımız -bunların bir kısmı geçmiş dönem milletvekilleri, bir kısmı belediye eş başkanları, bir kısmı bizim merkez yürütme kurulu üyelerimiz- bunlar 2015, 2016 yıllarında zaten bu Kobani davasıyla ilgili soruşturmada ifadelerini vermişler ve 2015, 2016'dan beri -2016'da tamamlanmış bu ifadeler- zaten serbest olarak hayatlarını yaşıyorlar. İşlerine gidip geliyorlar, memlekette her türlü siyasetle ilgileniyorlar; ticaretle ilgileniyorlar, kimisi siyasetle ilgisini kesmiş, kimisi iş kurmuş çalışıyor ediyor yani herhangi bir yurttaş gibi yaşamaya devam ediyorlar. Fakat dört beş yıl sonra bunların hepsini bu mahkeme heyeti tutukluyor ve hâlâ tutuklu yargılamaya devam ediyor. Neden? Ya, peki, o zaman niye dört beş yıldır bu insanlar ortalıkta geziyordu bu kadar ağır bir suç işlemişlerse? Şimdi tutukluyorsunuz. Bunun cevabı yok ama gine en basitini söyledim.
Bakın, 30 Aralık 2020 tarihinde mahkemeye Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame iletilmiş -31 Aralık resmî tatil biliyorsunuz, 1-2-3 Ocak resmî tatil, geriye kalmış 4-5-6 Ocak, üç gün- bu mahkeme heyeti üç gün çalışmış ama bu üç gün çalışırken başka bir duruşması varmış. O davanın duruşmalarını yapmış bu mahkeme heyeti. Arada da bu iddianameye bakmış sözde, sözde bakmış diyorum. Bakın, üç gün çalışmış ve bunun sonucunda, 7 Ocakta bu mahkeme heyetine sunulmuş olan iddianameyi kabul etmiş. "Bunda bir şey yok." diyeceksiniz. Var. Neden var biliyor musunuz sayın vekiller? 3.530 sayfalık bir iddianameden söz ediyoruz ve bu iddianamenin 324 de ek klasörü var. Şimdi, hesap yapmış arkadaşlar yani bunu heyet sabahtan akşama içmeden, uyumadan, hiç kıpırdaman okumaya kalkışsa, sadece iddianameyi okumaya kalkışsa dokuz gün sürüyor. Normal mesai saatleri içinde okumaya kalkışsa sadece iddianameyi -o 324 sayfalık ek klasörden söz etmiyorum- otuz sekiz gün sürüyor. Hayır, öyle değil; üç günde yapmış mahkeme bunu. Süper bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız, Superman hepsi; nasıl hızlı okuyorlar, bildiğiniz gibi değil!
Ya, bu da yetmemiş, bu üç gün içinde okumuşlar, bir de tensip tutanağı yazmışlar 218 sayfa. Şaka gibi ya, şaka gibi! Bu mahkeme heyeti böyle bir şey de yapmış ve sonucunda bir de diyor ki o tensip tutanağında: "Mahkememiz büyük bir titizlikle, büyük bir hassasiyetle iddianameyi incelemiş..." Ya, yalana bakın! Ya, kepazeliğe bakın! Hukukun ve mahkeme heyetlerinin düştüğü duruma bakın ya! Ağır ceza mahkemesidir bu, ağır ceza! Durumumuz bu! Şimdi bunu kabul ediyor. İşte, yani şaibe var. Bakın, şaibe nerede var? Siz üç günde bu iddianameyi, 3.530 sayfalık iddianameyi ve 324 klasörlük eki okumuş olamazsınız; şaibe burada. Ya iddianame size önceden geldi, incelediniz ve tensip tutanağını çok önceden hazırladınız ve Cumhuriyet Başsavcısı ve soruşturmayı yürüten savcıyla iş birliği yaptınız, tarafsızlığınızı yitirdiniz, suç işlediniz ya da hiç okumadan, sizin önünüze konmuş olan tensip tutanağını imzaladınız ve iddianameyi kabul ettiniz. Neydi aceleniz? Acele var. Neden acele var? Çünkü kritik bir konu var; biliyorsunuz, onu burada çok konuştuk, konuşmaya da devam edeceğiz.
Çok haklı olduğumuz bir konu. O nedir biliyor musunuz? 22 Aralık 2020'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Demirtaş kararı. Sadece Demirtaş'ı kapsamıyor, HDP'yle ilgili 2014'ten bugüne kadar açılmış bütün davaları kapsayan çok ağır bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı çıktı. İşte sizin aceleniz neden biliyor musunuz? O kararın çıkacağının haberini aldınız, o karar çıkmadan evvel, alelacele bir iddianameyi kabul edip "Yargılamaya başlıyoruz." demiş oldunuz o kararı uygulamamak için. Yani, acelenizin anlamı bu. Size talimat geldi çünkü, talimat.
Şimdi, bugün dedi ki mahkeme heyeti başkanı: "İspat edin bir talimat geldiğini, ben istifa edeceğim." Ya, ispat edeceğiz. Bakın, ispatın birincisi ne biliyor musunuz? Daha Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı çıkmadan Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın aralık başında söylediği sözlerdir esas ispat, talimat oradadır. Ne demiştir? Demiştir ki: "Selahattin Demirtaş gibi bir teröristin bu noktada varsa bir hakkını koruyacak değiliz. Ben inanıyorum ki yargımız Selahattin Demirtaş gibi bir teröriste böyle bir hak tanımaz." buyurun size talimat. Aralığın başında bu konuşmayı yapmış, buyurun size talimat. "Böyle bir teröristin asla önünün açılmasına yol vermeyiz" Buyurun size talimat. Bir de mahkeme heyeti başkanı diyor ki: "Talimat geldiğini gösterin, ben istifa edeyim." Et istifa! Talimat çok açık gelmiş; sen talimatın kendisisin ya, kendisisin! Talimatı başka türlü vermeye de gerek yok zaten. Şimdi, incelemeyi yapmadınız iddianameyle ilgili ve imkânsız olan bir süreçte bu hukuk cinayetini işlediniz. Taraflı ve bağımlı yargı, çok açık ortada.
Sadece bununla kalmıyor, bakın, tensip tutanağı UYAP'a girdikten sonra, on sekiz dakika sonra -daha hiç kimse görmemiş, basın açıklaması yapılmamış, Anadolu Ajansına düşmemiş, bizim avukatlarımız görmemiş, kimse görmemiş daha- Cumhur İttifakı'nın bir milletvekili sosyal medya paylaşımı yaparak Kobani davasının başladığını duyuruyor. Türkiye o "tweet"ten duyuyor bunu, Cumhur İttifakı'ndan duyuyor. "Peki, bunda ne tuhaflık var?" diyeceksiniz. Ya, tuhaflık şu: UYAP'a girme hakkı olmayan birisi bu sosyal medya paylaşımını yapıyor. UYAP'a girme hakkı yok. Peki, nereden duydu UYAP'ta bunun açıklandığını? Birisi haber verdi. Kim haber verdi? Ya mahkeme heyeti ya savcı ya mahkemedeki görevli personel; değil mi, birisi haber verdi? Peki, o zaman bu ne demek oluyor? İşte, mahkeme heyetinin doğrudan doğruya siyasetle olan bağını gösteriyor. Hakkı olmayan biri UYAP'a giremez, bunu duyuramaz ama yapmışlar. Bir suç daha; birisi bilgi vermiş, demiş ki: "Dava kabul edildi, bilgiler de şudur. Bunu duyurabilirsiniz." Siyasetle iç içe olan bir heyetle karşı karşıyayız.
Ya, bu heyet o kadar felaket bir heyet ki gerçekten inanılır gibi değil, hukuk tarihine geçiyor. Yani bakın, gerçekten, 27 Mayıs mahkemelerinin heyetlerinden hukuk tarihine çok daha kara harflerle yazılacak ve altı kalın kalın çizilecek olan bir heyetle karşı karşıyayız. Bu kadar felaket bir durumla karşı karşıyayız. "Niye?" diyeceksiniz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı var ya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını bu heyet -ya, doğrudan doğruya bu konuyla ilgili karar- dava dosyasına almamış, almamış dava dosyasına. Dava dosyasına almamış ama tensip tutanağında AİHM kararına atıfta bulunmuş. Peki, nasıl bulundun AİHM kararına atıfta? Dava dosyasında yok. Yani resmî çeviri istenmemiş, resmî çeviri gelmemiş Adalet Bakanlığından. Kim çevirdi size bunu? Çevirinin sahibi yok. Hani kendiniz çok iyi İngilizcenizle okudunuz da öyle mi yazdınız bunu tensip tutanağına? O da değil çünkü çeviri tahrifatlı, yanlış çeviri yapmışlar "atıfta bulunma" lafını "karar" olarak çevirmişler yani yanlış çeviri. Evrakta sahtecilik yapmış ya bu mahkeme heyeti evrakta sahtecilik yapmış. Bu da yetmemiş, AİHM kararını arkadaşların aleyhinde kullanabilmek için o karardan bir bölüm almış. Kendisi çevirmiş; ortada resmî bir çeviri yok, resmî çeviri gelmemiş heyete, dosyaya alınmamış. Mahkeme başkanına soruyorlar: "AİHM kararı nerede? Dosyada yok, nereden aldınız siz bunu tensip tutanağına?" Mahkeme başkanı şöyle cevap veriyor: "Ya, benim odamda masamın arkasında bir tane dolap var, o dolabı açtığınızda içinde bir tane mavi klasör var, o klasör içinde AİHM'in o kararının fotokopisi var." Ya, ciddiyete bakın siz, ciddiyete bakın! Bir de bu yetmiyor, bugün de diyor ki: "Ya, ben diğer heyet üyelerine de onun fotokopilerini verdim." Ya, arkadaş, sen bunu nasıl yapıyorsun? Mahkeme dosyasına, kararı almadan bunu nasıl yapıyorsun? Kararı almıyor çünkü kararı almaya kalkışsa uygulaması gerekiyor, onun için almıyor. Böyle bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız ve yani her türlü acayipliği bu mahkeme heyeti yapmış oluyor çünkü o AİHM kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında çok ağır hak ihlalleri var. Sadece Demirtaş'ın tahliye kararı değil, 5 maddede ağır hak ihlali olduğunu anlatıyor o karar. Bunu burada konuştuk, konuşmaya da devam edeceğiz ama o kararda aynı zamanda 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen eylemlerle ilgili de bir madde var, bir paragraf var. O paragrafta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında diyor ki: "6-8 Ekim 2014 tarihleri arasında meydana gelen şiddet eylemleri her ne kadar üzücü de olsa söz konusu 'tweet'lerin -yani HDP Genel Merkezinin 'tweet'lerinin- bir sonucu olarak görülemez ve söz konusu suçlara istinaden başvuranın tutukluluğunu haklı göstermez." Yani "6-8 Ekimle ilgili HDP'nin attığı 'tweet'ler esas itibarıyla siyasi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilir." diyor AİHM kararı. Zaten o AİHM kararını mahkeme dosyasının içine alsa uygulamak zorunda kalacak mahkeme heyeti, onu uygulamamak için almıyor; bakın ne kadar cin fikirli bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız. Tabii, bu mahkeme heyeti sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını çiğnemekle, uygulamamakla kalmıyor. Bak, biz bunu buradan söyledik, söylemeye devam ediyoruz: Siz o kararı illaki günün birinde uy-gu-la-ya-cak-sı-nız; nokta. Ya Türkiye Avrupa Konseyiyle ilişkilerini askıya almayı göze alacak, Avrupa'yla her konuda çatışmayı göze alacak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden uzaklaşmayı göze alacak ya da bu kararı uygulayacak. Hangi cinliği yaparsanız yapın, hangi suçu işlerseniz işleyin.
Şimdi, sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını uygulamamakla ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46'ncı maddesini çiğnemekle kalmıyor bu mahkeme heyeti, sadece onunla kalmıyor; aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin çeşitli ilgili kararlarını da dosyaya almıyor, bir de bunu yapıyor, böyle bir heyetle karşı karşıyayız. Bütün bunları yaparken de Anayasa'nın 90'ıncı maddesini -burada defalarca konuştuk, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı zamanında Anayasa'ya eklenmiş olan 90'ıncı maddeden söz ediyorum, defalarca konuştuk- açıkça çiğneyen ve suç işleyen bir mahkeme heyetiyle karşı karşıyayız. Çok açık, 22. Ağır Ceza Mahkemesi bütün bu suçları işliyor, bütün bu hukuksuzlukları yapıyor. Neden? Çünkü talimat aldınız, talimat; siz talimatın kendisisiniz aslında. Orada bulunmanız ve bu davayı, bu iddianameyi kabul etmeniz zaten talimat gereğidir. Bunu da bir kez daha vurgulamış olalım.
Şimdi, peki, iddianameye baktığımızda, bu iddianame tel tel dökülen bir iddianame değil mi? Evet. Kumpas iddianamesi değil mi? Evet. Anayasa Mahkemesinin HDP'nin kapatılmasıyla ilgili gelmiş olan iddianameyi reddedip geri çevirmesine ilişkin, "İlişki kurulamamıştır." sözüyle geri çevirmiş olmasına ilişkin konuyu hatırlatıyorum. Bu iddianamedeki durum da aynıdır. Yargılanan, sanık olarak mahkemenin önüne çıkarılan insanlara yönelik suçlamaların hiçbir sanıkla kişiselleştirme yolu gerçekleştirilmemiştir, yoktur böyle bir şey. Bir torba iddianame, torba suçlama, sanıkların kümülatif olarak suçlardan sorumlu tutulması hâli yani böyle bir durumla karşı karşıyayız. Hiçbir illiyet ve aidiyet bağı kurulmamış bir iddianame ama titizlikle ve hassasiyetle üç günde incelemiş ya o talimatlı mahkeme heyeti, o da bu illiyet bağının ve aidiyet bağının kurulmamasını hiç önemsememiş ve bu iddianameyi bu şekilde kabul etmiş.
Şimdi sonuncusuna geliyorum; daha vahim olan bir suç daha var, o ne biliyor musunuz? Soruşturmayı açan bir savcı var, Ahmet Altun. O savcı Selahattin Demirtaş 19. Ağır Cezada yargılanırken duruşma savcısıymış aynı zamanda yani duruşma savcısı aynı zamanda bir başka konuda soruşturma savcısı oluyor. Yani bir taraftan giriyor, Selahattin Demirtaş'ı duruşmada dinliyor; sonra çıkıyor, onunla ilgili başka bir soruşturma için çalışma yapıyor. Ya, duruşma savcısı ile soruşturma savcısı aynı kişi. Böyle bir mahkeme heyeti böyle bir iddianameyi kabul edip ortaya getiriyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurunuz Sayın Oluç.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Tamamlıyorum.
Şimdi, bunları konuşmaya devam edeceğiz, bundan hiç şüpheniz olmasın çünkü yargı açısından baktığımızda, hukuk açısından baktığımızda büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıyayız, büyük suçlarla karşı karşıyayız; bağımlı ve taraflı, talimatlarla hareket eden bir yargıyla karşı karşıyayız. Hukuk cinayetinin adımları atılıyor, kararı çoktan verilmiş bir yargılama yapılıyor, adil yargılama değil hızlı yargılama yapılıyor. Talimat verilmiş "Adil olması şart değil, sen yargıla, hızla bir ceza ver." denilmiş bu heyete, o da bunu yapıyor.
Bu nedenle bir kez daha söyleyeyim: Hukuki değil siyasi bir davayla karşı karşıyayız. Bu dava yargının değil sarayın bizzat savcısı ve hâkimi olduğu, hükmün önceden verildiği bir iktidar davasıdır esas itibarıyla; çok açık ortadadır bu.
Ben burada, 28 Nisanda, bu 28 Nisanda, yine bu kürsüde Kobani davasıyla ilgili bir konuşma yapmıştım ve demiştim ki: Bu, büyük yolsuzlukların, çürümenin yaşandığı bir süreçte iktidarın kendisini ayakta tutma davasıdır aynı zamanda.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurunuz.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Ben 28 Nisanda bu cümleleri ederken Ruhsar Pekcan meselesi -ki ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz, ağır bir suç- ve Sedat Peker'in açıklamaları gündemde yoktu ama büyük yolsuzluklar ve çürüme olduğunu hepimiz biliyorduk. İşte, iktidarın o süreçte kendisini ayakta tutmak için bunu kullandığını söylemiştim. Ne kadar haklı çıktık, ne kadar haklı çıktık; daha birkaç gün geçti, bütün gelişmeler bizi haklı çıkardı. Büyük bir yolsuzluk, büyük bir çürüme, büyük bir kokuşmuşlukla karşı karşıyayız ve iktidar bu kokuşmuşluğu ve çürümeyi örtebilmek için HDP'yle uğraşmaya devam ediyor.
Peki, bu örgüt liderleri, suç örgütü liderleri açıklamalar yapıyor, savcılar kılını kıpırdatıyor mu, iktidar kılını kıpırdatıyor mu? Yok, hiç hareket yok ama biz pazar sabahı bir açıklama yapsak pazar akşamına savcı hakkımızda soruşturma başlatıyor. Türkiye'nin geldiği, hukukun, yargının geldiği durum budur ve biz bunu teşhir etmeye, bu konudaki hukuk ve demokrasi mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.
Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)