GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:79
Tarih:28.04.2021

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; Vergi Usul Kanunu'yla ilgili bir teklifi konuşuyoruz. Genel olarak şunu başlangıçta söylemek istiyorum: Türkiye'de adil bir vergi sistemine ve köklü bir vergi reformuna ihtiyacımız olduğunu her fırsatta vergi konuları tartışılırken dile getiriyoruz. Çünkü dolaylı vergilerin azaltıldığı -ki payları çok büyük oranda artmıştır genel vergi gelirlerinin içinde- vergi yükünün emekçinin, işçinin, dar gelirlinin, esnafın, çiftçinin sırtından alındığı düzenlemelere mutlaka ihtiyaç vardır.

Bu genel yaklaşımdan sonra, bu kanun teklifiyle ilgili çeşitli maddelerde de düzenleme tekliflerimiz oldu, eleştirilerimiz var ama kanunun geneline ilişkin çok köklü bir itirazımız olmadığı için kanun üzerinde çok fazla konuşmak istemiyorum ve ileriki maddelerde de görüşülürken arkadaşlarımız eleştirilerini dile getirecekler. Ama ben burada bir başka konu üzerinde durmak istiyorum. Daha evvel çeşitli seferlerde bu konuları konuştuk, tabii ki konuşmaya da devam edeceğiz. Bu nedir? İki gün önce 26 Nisanda Sincan'da bir duruşma başladı, "6-8 Ekim Kobani olayları" adıyla bilinen ve geçmiş dönemde eş genel başkanlarımızın, milletvekillerimizin, merkez yürütme kurulu üyelerimizin yargılandığı bir davayla karşı karşıyayız. 3.530 sayfalık bir iddianame var. Olayların meydana geldiği tarihten altı yıl üç ay sonra, 7 Ocak 2021 tarihinde hazırlanarak bu iddianame bir dava açılmış oldu. İki gün önce bir duruşma yapıldı, oradaydım. Hukuksuz bir iddianame zaten süreç boyunca hazırlanmış oldu. Hukuksuz bir ilk duruşma da gerçekleşti. Duruşmada en ufak usul ve teknik meseleler bile müzakere yoluyla halledilemedi. Mahkeme heyeti söz vermemek üzerine o kadar yoğunlaşmıştı ki en basit hukuki durumlar bile ayaklar altına alındı ve yani "Kendi hukukunu bile çiğneyen bir mahkeme ne kadar adil yargılama yapabilir?" sorusunu hepimizin kafasında uyandırdı ama bu şekilde devam edilirse adil bir yargılama olmayacağı çok açık bir şekilde hepimizin malumu hâline geldi.

Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesine sunulmuş bir iddianameden söz ediyoruz. Biraz evvel de söylediğim 3.530 sayfalık bir iddianame, 324 klasörlük ekleri var. Mahkeme tarafından bir hafta gibi kısa bir süre içinde incelenmiş ve 7 Ocak tarihinde iddianamenin kabulüne karar verilmişti. Yani, 3.530 sayfa ve 324 klasörlük ekler bir haftada incelendi. Özensiz, alelacele bir inceleme sonucunda... Hatta pazar gününe duruşma günü verilmişti, sonra basında bu çıkınca ve eleştiri konusu yapılınca pazartesi olarak gün değiştirildi. Bu 3.530 sayfalık iddianamenin ve 324 klasörlük eklerinin tamamının mahkeme kalemi tarafından taranıp avukatlara verilmesi bile aylarca sürdü. Tarama işlemleri ancak 23 Martta tamamlandı, on binlerce sayfadan oluşuyor ekleriyle beraber. Savcılık tarafından tasnif edilip dizini yapılmadan mahkemeye sunulmuş; mahkeme, tasnifi ve dizini yapılmayan dosyayı incelemeden teslim almış, soruşturma dosyası içerisinde UYAP avukat portalda, gözüken bazı evrakların fiziki dosya ve ek klasörlerde yer almadığı tespit edilmiş. Örnekleri artırmak mümkün ama baktığımızda tam bir keşmekeşle karşı karşıyayız. "Peki bu acele ne?" sorusunu sorduruyor ama buraya da geleceğim. Dosya içerisinde günsüz ve tarihsiz, işlem yapılmayan, arama, el koyma, gözaltına alma kararları mevcut, bunların dosyaya ne şekilde girdiği bile belli değil. Terörle mücadele şubesinden bilgi notu antetli ve başlıklı ama imzasız mahkemeye ve savcılığa talimatlar veren belgeler olduğu ortaya çıktı. Tüm bunlara rağmen mahkeme 7 Ocakta -yani bir haftalık incelemeden sonra- "Büyük bir titizlikle ve hassasiyetle inceledik." dedi ve değerlendirmesini yaptı. Şaka gibi ama durum bu. Özensizlikler, hatalar, eksiklikler, yargının olağan akışına da aykırı olan usul ve yasa dışı uygulamalar iktidarın zamanla yarışan siyasi çıkar hesaplarından kaynaklandığını çok açık bir şekilde bize gösterdi. 22. Ağır Ceza Mahkemesi maalesef talimatla bir yargılama yapmaktadır. Bağımlı ve taraflı talimatlarla hareket eden yargı dediğimizde işte bu örnek karşımızdadır. Yürütmenin tahakkümüyle yargılama yapmak esas itibarıyla budur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de "18'inci madde ihlali" dediği ve "Siyasi nedenlerle dava açılıyor." dediği konu tam da 6-8 Ekim Kobani iddianamesine oturmaktadır.

Duruşma başlangıcında 100'e yakın avukat pandemi ve güvenlik gerekçesiyle içeri alınmadı ama salonun yarısı polislerle dolduruldu garip bir şekilde. İçeriye girebilen avukatların itirazı dikkate alınmadı, tutanağa geçirilmedi, mahkeme heyeti tutuklu yargılanan arkadaşlarımıza söz hakkı vermedi, avukatsız kimlik tespiti yapmaya çalıştı. Aslında hukuk cinayeti adımları atılıyor, çok açık, ilk andan itibaren biz bunu gözlerimizle ve kulaklarımızla izleme şansına sahip olduk. Kararı çoktan verilmiş bir yargı ortamı var, bu görünüyor ve hissediliyor. Adil yargılama değil, hızlı yargılama isteniyor. Çünkü talimat verilmiş yargıya iktidar tarafından "Hızlı bitsin bu yargılama." denmiş. "Adil olması şart değildir." demiş aslında yürütme yargıya. Politik kararla, iktidarın politik kararıyla bir yargılama olduğu çok açıktır.

Peki, yürütmenin yönlendirmesine de birkaç cümle söylemek istiyorum; sadece yönlendirmesine değil, yürütmenin talimatlarına ve tahakkümüne ilişkin de birkaç şey söylemek istiyorum. Biri yürütme adına İçişleri Bakanı, diğeri "siyasi memur" sıfatlı İletişim Başkanlığı çalışanı. Doğrudan yürütmenin propaganda odağından söz ediyoruz. Atılmış olan "tweet"ler ve kullanılmış olan videolar var. Şimdi, Anayasa'nın 138'inci maddesinin açıkça ihlal edildiği ve aleni olarak yargıya talimat verildiği bu paylaşımlarda, sosyal medya paylaşımlarında çok net olarak görünüyor. Bağımlı ve taraflı yargı ve yürütmenin yargı üzerindeki tahakkümü çok açık bir şekilde görünüyor. Yürütme aslında açık açık itiraf ediyor "Bu davayı biz açtık, yürütme olarak bu davada tarafız ve bu mesele hukuki bir mesele değil, siyasi bir meseledir." diyor çok açık bir şekilde. Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı bir zamanlar Ergenekon ve Balyoz davaları için "Bu davaların savcısı benim." diyordu, bugün de Kobani davasının savcısı İçişleri Bakanı ve İletişim Başkanı görünüyor.

Şimdi, daha mahkemenin ilk gününde arkadaşlarımızı hadsiz bir şekilde ve mesnetsiz açıklamalarla cinayetlerin failleri olarak gösteren açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları bu davanın hukuki değil, siyasi olduğunu ve önceden hazırlanmış bir kumpas olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Yürütmenin yargıya açık talimatıyla videolar ve açıklamalar yapılıyor.

Şimdi, bakın, hiç sıkılmadan, hiç utanmadan yürütmenin mensupları yalan söylüyorlar, İletişim Başkanlığının başında duran kişi yalan söylüyor. Bunlar FETÖ kumpas davalarından öğrendiklerini uyguluyorlar aslında, iyi talebeler olduklarını kanıtlıyorlar.

Şimdi, bakın, bir video, Süleyman Soylu paylaşmış. Bu videoda çeşitli şeyler var, ben bir nokta üzerinde durmak istiyorum. Geçmiş dönem milletvekillerimiz Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan, Eş Genel Başkanımız ve geçmiş dönem milletvekilimiz aynı zamanda -şimdi Eş Genel Başkanımız- ve geçmiş dönem Grup Başkan Vekilimiz İdris Baluken'le ilgili olarak paylaşımlar yapıyor ve diyor ki bu videoda: "Kandil'e gittiler." Şimdi, bakın, iktidara bunu açıkça soruyoruz ve kamuoyuyla da bunu paylaşıyoruz: Evet, Kandil'e gitmişler, doğru. Peki, Kandil'e kim gönderdi bu heyeti? Kim gönderdi Kandil'e bu heyeti? Kandil'e bu heyetin götürdüğü mektubu İmralı'dan kim çıkardı ve heyete verdi? Kim gidilmesine izin verdi? Kim Kandil'den dönüşte getirilen cevabı aldı, İmralı'ya ve devlet kurumlarına iletti? Kim yaptı bunları?

AYHAN EREL (Aksaray) - Kim yaptı?

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Bu soruların cevapları ortada yok.

Şimdi, bakın, bunu bir suçlama olarak kullanırsanız bu soruların cevaplarını da iktidar vermek zorundadır. Mesela, dönemin Kamu Güvenliği Müsteşarı acaba işin içinde miydi? Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı işin içinde miydi? İktidar partisinden bugün hâlâ milletvekili olan çeşitli isimler bu işin içinde miydi? Dönemin Adalet ve İçişleri Bakanları bu işin içinde miydi? Başbakan Yardımcısı, Başbakan bu işin içinde miydi? Cumhurbaşkanı bu işin içinde miydi? Bu soruların hepsine verilecek bir tek cevap var: Evet, bunların hepsi bu işin içindeydi, yani kimse Kandil'e elini kolunu sallayarak gitmedi, kimse mektupları İmralı'dan kendi başına çıkarmadı; bunları çok net olarak biliyoruz. Peki, nedir esas itibarıyla burada murat edilen? Sadece HDP'nin yargılanması mıdır? Sadece olan biten her şeyi HDP'nin üstüne yıkmak mıdır? Yoksa acaba bunların da daha sonra yargılanmasının yolunun açılması mıdır? Net söyleyelim: Bu yargılamanın sonucunda Kandil'e gitmekten, İmralı ile Kandil arasındaki yazışmaların taşıyıcılığını yapmış olmaktan eğer insanlar mahkûm edileceklerse bütün buna izin vermiş ve yapmış olanların da yargılanması ve ceza alması hedefidir. İşte, Süleyman Soylu'nun attığı "tweet"in anlamı budur esas itibarıyla. Bize değildir esas mesaj; esas mesaj, bütün o çözüm sürecinde yetkili pozisyonlarda bulunanlarla, demin sözünü ettiğim bütün noktalarda olanlarla, en tepeye kadar, Cumhurbaşkanlığına kadar işin içinde olanlarla ilgilidir.

Şimdi, Süleyman Soylu'nun attığı "tweet"te bir şey daha eksik kalmış, onu da ben söyleyeyim, belki günün birinde ekler. "6-8 Ekim Kobani olaylarını HDP çıkardı." diye anlatıyor da 6-8 Ekim Kobani olaylarının nasıl sona erdirildiğini söylememiş o "tweet"te. Ben onu da söyleyeyim: Bakın, 9 Ekimde, Diyarbakır'da, o dönem Eş Genel Başkanımız olan Selahattin Demirtaş bir basın toplantısı yaptı ve o basın toplantısında -uzunca bir basın metni vardır, o zaman basınla paylaşıldı, isteyen istediği yerden de bulabilir- şöyle bir mesajı iletti, dedi ki: "Dün gece itibarıyla -yani 8 Ekim akşamını kastederek- Sayın Öcalan'la kısa bir mesaj bağlantısı kurma imkânı bulduk. Kendisinin, bu katliam tehlikesine karşı diyalog ve müzakereyi hızlandırma yöntemini bütün taraflara önerdiğini belirtmek istiyoruz." 8 Ekim açıklaması 9 Ekimde. Nasıl olmuş bu yazışma trafiği acaba? Nasıl bir mesaj bağlantısı sağlanmış, kim sağlamış bunu acaba? Eğer 6-8 Ekim olaylarında bu sağlanmamış olsaydı, olayların sona ermesi için, esas itibarıyla, İmralı'dan, Abdullah Öcalan'dan destek istenmemiş olsaydı, belki çok daha fazla insan ölecekti ama bu mesajla birlikte denildi ki: "Sokakta provokasyonlara katılanlar bizden değildir." Ve bu mesaj sayesinde her şey durdu. Peki, sadece bu mu? 6-8 Ekim arasında, o süreçte heyetimiz bu provokasyonların durdurulması için İçişleri Bakanlığında kırk sekiz saat görüşme yürüttü İçişleri Bakanıyla beraber ve yine o dönemde televizyonlardan da duyduğumuz ve izlediğimiz kadarıyla İçişleri Bakanı demişti ki: "Güvenlik güçleri içinde kontrol edemediğimiz gruplar var." Kim bunlar? Aradan yedi yıl geçmesine rağmen o kontrol edilemeyen güçlerle ilgili açılmış tek bir soruşturma oldu mu? Olmadı. O güçler neden yargı önüne çıkarılmadı, soruyoruz. Neden hâlâ korunuyorlar ve kollanıyorlar, soruyoruz. O dönem görev yapan vali, kaymakam ve emniyet müdürlerinin kaçı 15 Temmuzda da yer aldı, soruyoruz; kaçı hâlen görevdedir, soruyoruz. Neden korkuyorsunuz? Kobani katliamlarının siyasi ayağının ortaya çıkmasından mı korkuyorsunuz acaba? Bunu soruyoruz. Bu soruları sormaya devam edeceğiz. Öyle, "Bu işi HDP'nin üzerine yıkarız da kurtuluruz." hesabı yapanlar yanılıyorlar. Bunu bir kez daha söylemiş olalım.

Bu, hukuki değil, siyasi bir davadır. Bu dava yargının değil, sarayın bizzat savcısı ve hâkimi olduğu, hükmün önceden verildiği bir iktidar davasıdır; partimizin siyasetteki değişim gücünü kırmaya yönelik demokratik siyaseti yasaklama davasıdır; 7 Haziranın ve 31 Martın intikamını alma davasıdır; siyasal ve toplumsal muhalefeti susturma, halklar arası dayanışmayı kırma davasıdır; Türkiye halklarının ortak geleceğine ve birlikte yaşam iradesine karşı kurulan bir kumpas davasıdır; düşürülemeyen Kobani'nin intikamını almaya yönelik bir vekâlet davasıdır. Bu dava, protestolarda ölümlere neden olan paramiliter güçleri kollama ve aklama davasıdır. Bu, büyük yolsuzlukların, çürümenin yaşandığı bir süreçte iktidarın kendisini ayakta tutma davasıdır. Bunları söylemiş olalım.

Bakın, bu davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları üzerinden izlediğimizde de siyasi bir tasfiye davası olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin iki tarihli kararına işaret edeceğim. Çok fazla zamanımız olmadığı için detaylarına giremeyeceğim. Bir tanesi, 2018'de vermiş olduğu 2. Daire kararıdır ve ondan sonra 2. Daire kararına Türkiye Cumhuriyeti devleti adına yapılan itiraz sonucunda 22 Aralık 2020'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesinin verdiği karardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi birçok ihlal kararı vermiştir ama bir karar çok önemlidir: "18'inci madde ihlal ediliyor." demiştir.

Sayın milletvekilleri, 18'inci madde, devletin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan hak ve özgürlüklere sınırlama getirirken meşru olmayan araçlarla hareket etmemesini, başka bir deyişle, devletin, sözleşme maddelerinin arkasına saklanarak gizli bir gündemi gerçekleştirmek amacını gütmemesini öngörmektedir. Nedir 18'inci madde ihlali? Bu maddenin yasakladığı yetkinin kötüye kullanılmasıdır. Yetkinin kötüye kullanılması idare hukukunun bir kavramıdır ve idare hukukunda idarenin yetkisini kapalı bir surette başka bir maksatla kullanması iptal nedenidir. İşte, 18'inci madde şikâyetlerinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, devletin temel hak ve özgürlüğü sınırlandırma yetkisini sözleşmede öngörülen amaçlar dışında kötüye kullanıp kullanmadığını incelemektedir. Karar vermiştir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hem 2'nci Dairesi hem Büyük Dairesi ve demiştir ki: "Venedik Komisyonun, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliğinin raporlarına ve Türkiye'nin uygulamalarına bakarak 18'inci madde ihlal edilmektedir." Yani "Siyasal nedenlerle tutuklama var, siyasal nedenlerle davalar açılıyor. Bu ihlale son verin, gereğini yapın." demiştir çok açık bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.

Bakın, gerekçeleri nedir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, 18'inci madde ihlali kararında? "Yapılan tutuklamaların çözüm sürecinin sona ermesinden sonra gerçekleşmesi, Cumhurbaşkanının beyanları, sadece HDP ve CHP'li milletvekillerinin tutuklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin gözlemleri, Venedik Komisyonunun Türk yargısına ilişkin raporu -Venedik Komisyonu da Avrupa Konseyi kurumudur- tutuklama sonucu, örneğin, Demirtaş'ın 2017 referandumu ve 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde kampanya yapamamış olması, Demirtaş'ın ve HDP'li milletvekillerinin tutuklanmasının yanında belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanmasının da amacın muhalif sesleri kısmak olduğunu göstermesi." demiştir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; çok açık. Şimdi siz devamını getiriyorsunuz. Siyasi nedenlerle bir dava açtınız, siyasi nedenlerle tutuklama ve yargılama yapıyorsunuz, siyasi bir tasfiyeyi gerçekleştirmek amacıyla yargıyı kullanıyorsunuz ve yine madde 18 ihlaliyle karşı karşıyayız. Yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin haklı olduğunu kanıtlamak için bu iktidar çok çalışıyor, çok çabalıyor, iyi yapıyor; iktidar bu yaptıklarıyla bir kez daha 18'inci madde ve başka maddeler ihlaliyle Türkiye'yi karşı karşıya bırakacaktır.

Değerli milletvekilleri, bu konuları anlattık ve anlatmaya bundan sonra da devam edeceğiz. Siyasi saiklerle yargılama yapmanızı, siyasi saiklerle insanları tutuklamanızı ve demokratik siyasetten tasfiye etme çabanızı kamuoyuna ve halka her yerde anlatmaya devam edeceğiz.

İddianamenin içeriğine girmek bile istemiyorum, o kadar felakettir ki yani bütünlüğünden koparılan cümleler, daha önce suç olarak değerlendirilmeyen sözlerin sonra suç sayılması, gizli tanık ifadeleri, gizli tanıkların beyanlarındaki çelişkiler, gizli tanıkların tahmin ve yorumlar yapması yani sayın sayın bitmez, çok fazladır ama bir tek şeyi çok açık ve net olarak söyleyelim ki: Aslında bu davada alınan bütün kararlar, gizlilik kararı, tutuklamalar, bunların hepsi siyasi saiklerle yapılmış olan işlerdir ve bu davanın geleceği açısından da aslında yürütmenin karar verdiğini ve bu kararın alelacele, adil olmayan bir yargılama yoluyla sonuca ulaştırılması amacı olduğu açıktır. Biz yalanların kaybedeceğine, hakikaten mutlaka kazanacağına inanıyoruz; bundan en ufak bir şüphemiz yok.

Son olarak bu davadan medet umanlara ilişkin olarak birkaç cümle söylemek istiyorum.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Sayın Başkanım, bir dakika izin verir misiniz?

BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Teşekkür ediyorum.

Bu davadan medet uman siyasilere ve iktidara seslenerek birkaç şey söylemek istiyorum.

Bakın, HDP'nin fikrini, politikalarını, seçmenlerini demokratik siyasetten tasfiye edemeyeceksiniz. Kararlı duruşumuzu sürdüreceğiz, demokratik siyaset konusundaki kararlı duruşumuzu sürdüreceğiz. İktidarın bütün hukuki ve fiilî saldırıları karşısında demokratik siyaset anlayışımızdan taviz vermeyeceğiz. Kürk halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin nefes borusunu kesme çabalarınıza asla boyun eğmeyeceğiz. Kürt halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin siyasi temsilini engellemek ve sesini, sözünü kesme baskılarınız karşısında asla diz çökmeyeceğiz. Bunu bilin, bunu söyleyelim, hukuken de politik olarak da sizin saldırılarınız karşısındaki mücadelemizi kararlı bir şekilde sürdüreceğiz.

Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)