| Konu: | Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Vergi Kaçakçılığı ile Vergiden Kaçınmaya Engel Olma Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 45 |
| Tarih: | 10.02.2021 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; uluslararası sözleşmeleri konuşmaya devam ediyoruz.
20 Ocak 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Fuat Oktay'a, Adalet ve Dışişleri Bakanları Sayın Abdülhamit Gül ve Mevlüt Çavuşoğlu'na bir soru sordum, tek bir soru. Soru şuydu: Türkiye Cumhuriyeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak zorunda değil midir? Soru bu, çok basit ama Meclis Başkanı, soru muhataplarına ulaşmadan İç Tüzük maddesine dayanarak "Bu soru istişare amaçlıdır." diyerek geri gönderdi soruyu. Grubumuzdaki bütün vekiller aynı soruyu sordular ve hepsine geri geldi. Neden? Bunu konuşmak istiyorum. Soruyu tekrar hatırlatıyorum: Türkiye Cumhuriyeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak zorunda değil midir? Soru bu.
Şimdi, bakın, yasama organının yani Meclisin Anayasa ve İç Tüzük hükümlerine göre önemli görevlerinden birisi de denetleme görevidir, hep böyle söylüyoruz ya. Bu görevini icra ederken de yine dayanağını Anayasa ve İç Tüzük'ten aldığı örneğin, soru ve araştırma önergeleriyle bu denetim faaliyetini yürütür. Bu sayededir ki muhalefet, yürütmenin icraatını denetleyerek ve muhalefete hesap vermeye mecbur ederek kamusal kararların şeffaflığını, kamu işlerin yönetimindeki etkinliğini temin etme ve böylece kamu çıkarını savunma ve kötüye kullanımı önleme görev ve yetkisine sahip olur. Şimdi bu engelleniyor, bu sorumuz cevapsız bırakılarak bu engelleniyor.
Yasamanın anayasal olarak görevlendirildiği konularda işlem yapabilmesi için ilk ve en önemli unsur, bilgi edinmedir. Öyle değil mi? Bilgi edinmek aynı zamanda tüm yurttaşlara da tanınmış bir haktır ve parlamenter denetim faaliyeti olarak zorunluluk ögesini de içinde barındırır. Nitekim milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yerine getirirken sağlıklı bilgilere ihtiyaç duyduğu kaçınılmaz bir olgudur. Meclis Başkanlığı bu soruyu "İstişare amaçlıdır." diye geri göndererek bilgi alma ve buna bağlı olarak sağlıklı denetim hakkımızı da elimizden almaktadır, yasama faaliyetimizi zaafa uğratmaktadır.
Şimdi, Türkiye'de yargının taraflı ve bağımlı olduğu çok açık, bunu her gün tartışıyoruz ve konuşuyoruz burada. Ülkenin en yakıcı sorun alanlarından biri olan adalete erişim önündeki engeller ile anayasal kuralların uygulanmamasına dair kamuoyunda oluşan kaygıların giderilmesi gerekiyor ve bu da aynı zaman da Meclisin görevlerinden bir tanesidir. Üstelik, iade edilmiş olan önergenin gerekçesi uluslararası sözleşmeler ile Anayasa'da yer alan hükümlere içkin olup sorulan sorunun da istişare amacı gütmediği çok açıktır.
Bakın, soruya dönelim: "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlayıcı mıdır?" sorusu aslında olmaması gereken bir tartışmadır. İki açıdan ele alalım konuyu. Birincisi: Uluslararası ilişkiler ve devletlerin pozisyonları açısından bakarsak konuya, devletler karşılaştıkları sorunların çözümü için uluslararası alanda diğer devletlerle ve kurumlarla iş birliği yapmak zorundadır. Bu iş birliğinin hukuksal araçlarından en önemlileri uluslararası sözleşmeler ve anlaşmalardır. Tartışıyoruz şimdi, şu çok açık ki her uluslararası anlaşma, devletlerin egemenliğini sınırlayan taahhütler içerir. Devletler, kendi iradeleriyle, zorla değil kendi iradeleriyle uluslararası anlaşmalara ve sözleşmelere taraf olurlar, çeşitli yararlar elde etmek için egemenliklerini sınırlarlar, anlaşmaları onaylayarak yükümlülük altına girerler; bu çok açık. İktidara bugün yabancı gelen bir kavram var, duymak istemediğiniz bir kavram var; hukukun üstünlüğü. Bu ilke sadece iç hukukta değil, uluslararası hukukta da geçerlidir. İktidar, Türkiye'de hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunu geçirdiği için bunu uluslararası alanda da yapabileceği zannına kapılmıştır. Devletler imzaladıkları anlaşmalardan doğan yükümlülükleri yerine getirmek zorundadır, getirmezlerse uluslararası hukukta devletin sorumluluğu ortaya çıkar. Devletler iç hukuklarını ya da egemenlik haklarını ileri sürerek uluslararası anlaşma ve sözleşmelerde üstlendikleri taahhütlerden kurtulamazlar. Örneğin, iktidar ikide bir "İç meselemizdir." diyerek insan hakları ve hukuk ihlallerini savunmaktadır. Bu, Türkiye için yeni değil, 12 Eylül darbecileri de Kenan Evren cuntası da o dönemin diktatörleri de böyle söylüyordu Avrupa'ya dönüp "İç hukukumuzdur, insan haklarını ihlal edebiliriz." diyordu. Ama bu doğru değildir, halkı kandırmaktır, halka yalan söylemektir çünkü insan hakları İkinci Dünya Savaşı'ndaki kitlesel ihlallerin sonucu olarak savaş sonrasında devletlerin iç işi olmaktan, devletlerin egemenlik alanına dâhil olmaktan çıkmıştır, uluslararası anlaşmalar ağıyla koruma altına alınmıştır. Burada Uygur Türklerini konuşurken bu haktan ve bu anlayıştan hareket ederek konuşuyor insanlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de işte böyle bir anlaşmadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, bu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 1954 yılında onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 28 Ocak 1987'de de bireysel başvuru hakkını tanımıştır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisini 1990'da kabul etmiştir. Bu Meclis atmıştır bu imzaları yani bizler bunun uygulanmasından sorumluyuz.
Bakın, Türkiye'nin imzaladığı bu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Sözleşmelerinden farklı olarak bir de mahkeme oluşturmuştur yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden söz ediyorum. Sözleşmenin 46'ncı maddesi, devlet egemenliğine getirilen sınırlamayı bir adım daha ileri götürmüştür ve demiştir ki: AİHM kararları bağlayıcıdır ve devlet bakımından uyulması zorunludur. Bu Meclisin imzası vardır bunun altında, 46'ncı maddenin yazımı çok açıktır.
Şimdi, sayın vekiller, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlayıcıdır, çok açık söylüyorum, iktidar ittifakına sesleniyoruz: Bağlayıcıdır ve devletler bu karara uymak zorundadır. Böyle olmasına rağmen Türkiye'de tuhaf bir tartışma yaşanıyor; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Demirtaş ve Kavala kararlarını uygulamak istemeyen iktidar, bu kararların bağlayıcı olmadığını ileri sürüyor, Meclis Başkanlığı da soru önergemizi işleme koymamakla aynı yanlışı devam ettiriyor. Net olarak söyleyelim: Bağlayıcıdır, çok açıktır bağlayıcı olduğu.
Şimdi, iktidarın ve danışmanlarının başlattığı bu tartışma hukuksuzluğun üstüne bir kılıf giydirme tartışmasıdır. Diyorsunuz ki: Yargı yetkisi devredilemez; devredilirse ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Bu görüş, bu durumda doğru değildir, genel bir ilkeden bahsetmiyoruz. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne kendi iradesiyle taraf olmuş ve egemenliğini sınırlayan taahhütler üstlenmiştir; Sözleşmenin 1'inci maddesiyle de bu taahhütleri ifade etmiştir. Aynı zamanda bu taahhütleri yerine getirmediği zaman -19'uncu maddeye göre- mahkemenin alacağı kararları uygulamayı kabul etmiştir 46'ncı maddeye göre. Yani bunların hepsi egemenlik haklarının kendi iradesiyle sınırlandırılmasıdır. Halkı kandırıyorsunuz; bu, Türkiye'ye dayatılmamıştır, Meclis, kendi iradesiyle bunu kabul etmiş ve onaylamıştır. Sözleşmede yazan hak ve özgürlükleri koruma ödevi sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ait değildir, bu ödev, öncelikle ulusal yargıya, yasama ve yürütmeye aittir. Sözleşme'nin uygulanması önce ulusal makamların sorumluluğundadır, aynı zamanda bu Meclisin de sorumluluğundadır. Yani konuyu istişare etmiyoruz Sayın Meclis Başkanı, hatırlatıyoruz, sizin sorumluluğunuzu hatırlatıyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ulusal makamların sözleşmeye uygun davranıp davranmadıklarını inceler, ulusal yargı organlarının verdikleri kararlar da bu incelemenin içindedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ulusal yargının yerine geçip karar vermez ya da bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmez, ulusal yargının kararının sözleşmeyi ihlal edip etmediğini sorgular. O nedenle ulusal yargı yetkisinin devredilmesi ya da yargının bağımsızlığını yitirmesi gibi kavramların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemiyle en ufak bir ilgisi yoktur, bunu iddia etmek "Hukukun üstünlüğünü ve hukuku tanımıyorum." Demektir; iktidar bugün bunu yapmaktadır.
Şimdi, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin altında imzası olan devletlerin hiçbirinde "Acaba kararlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bağlayıcı mı, değil mi?" diye bir tartışma yoktur. Bunu siz şimdi icat etmeye çalışıyorsunuz ama bu icat mümkün değildir.
Bakın, adil yargılanma ve ifade özgürlüğünün çiğnenmesi konusunda Türkiye, en fazla ceza alan, hakkında en fazla karar alınan ülkedir. Adil yargılanma hakkı ihlal edildiğinde dava yeniden görülür ama tutuklama varsa ve burada bir ihlal varsa yapılması gereken çok açıktır; Demirtaş'ın ve Kavala'nın tutukluluğuna son verilmesidir. Tartışma konusu değildir bu çok açık biçimde.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurunuz efendim.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Kararı uygulamayan devlet durumuna düşürdünüz Türkiye'yi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını uygulamayan devlettir şimdi Türkiye. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi der ki "Kararlarımızın uygulanması taraf devletlerin iyi niyetli davranmalarına bağlıdır. Nihai bağlayıcı bir kararın uygulanmaması devletlerin sözleşmeyi onayladıkları zaman uymayı taahhüt ettikleri hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz." Yani diyor ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "Siz iyi niyetli değilsiniz, hukukun üstünlüğünü tanımıyorsunuz." Bu iktidar Türkiye'yi bu duruma düşürmüştür, bu, çok açık ortadadır.
Şimdi, bakın, tekrar bir noktayı daha hatırlatmak istiyorum, son nokta: 18'inci maddenin ihlali kararı çok açık bir şekilde bu iktidarın meşru olmayan amaçlarla hareket ettiğini göstermiştir. Yani "Kötü niyet içtihadı." demiştir bu iktidara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yani "Sözleşmede öngörülen amaçlar dışında temel hak ve özgürlükleri sınırlıyorsunuz." demiştir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Bitiriyorum efendim.
BAŞKAN - Buyurun efendim.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu söyledikleri çok açık bir biçimde ortadadır; kötü niyet içtihadı, 18'inci madde ihlali çok açık ortadadır.
Şimdi, bu tartışmayı sürdüreceğiz, biz bu konunun takipçisi olmaya devam edeceğiz, sorularımızı soracağız; diyeceğiz "Türkiye Cumhuriyeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak zorunda mıdır, değil midir?" bu soruyu soracağız. İstişare amaçlı değil, hatırlatmak için, denetleme faaliyetimizi yapmak için, doğru yolu ve hukuku göstermek için bunları söyleyeceğiz. Cumhurbaşkanı Yardımcısına da Adalet ve Dışişleri Bakanlarına da bu soruyu soracağız ve sormaya devam edeceğiz: Türkiye Cumhuriyeti devleti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymak zorunda değil midir? Bunun cevabının peşinde olacağız.
Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)