| Konu: | 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2019 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin 8'inci Tur Görüşmeleri münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 32 |
| Tarih: | 15.12.2020 |
HDP GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlıyorum.
Cumhurbaşkanlığına 2021 yılında ayrılan bütçe ödeneği 4 milyar lira ama bizim üzerinde konuşacağımız rakam yaklaşık 1,4 trilyon lira. Bugün, 2021 merkezî yönetim bütçesinin bir bütün olarak içine gizlenmiş Cumhurbaşkanlığı bütçesi üzerine konuşacağız çünkü bu bütçe, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bütçesi ve bu sistemin bütçesi, parlamenter sistem içinde hazırlanmış, onun teamülleriyle oluşmuş bir bütçe değil.
Bütçe, her şeyden önce kapsamlı bir ekonomi politik metindir. Bu iktisadi ve siyasi belge sadece ekonomiyle sınırlı değildir, bundan öte toplumsal sınıf ve kesimler üzerinde siyasi iktidarın kararlarının etkisini de yansıtır. Bu nedenle politiktir ve doğası gereği sınıfsaldır. Bütçenin toplumsallığından, sınıfsal karakterinden bahsediyorsak o zaman ilk başta bütçe hakkından bahsetmeliyiz.
Sayın vekiller, bütçe hakkının tarihi Magna Carta'yla başlar; 1215'te ilk kez kralın vergi toplama ve harcama yetkileri kısıtlandı ve yerelin denetimine açıldı. Magna Carta, aynı zamanda kralın savaş çıkarma yetkilerini de kısıtladığından, barışın da ilk belgelerinden sayılır çünkü barış, vergiye olan ihtiyacı azaltır. Bu bağlamda bütçe hakkına sahip çıkmak sadece demokrasiye değil barışa da sahip çıkmaktır. Meclis, her şeyden önce toplum adına bütçe hakkını savunan, demokrasinin gereği olarak onu var eden biricik yapı olmak zorunda. Kısıtlı temsiliyetin, demokrasinin gelişmesinin önünde bir engel olduğunu tabii ki biliyoruz. Buna rağmen Meclis, meşruiyetini bu temsiliyetten alıyor ve bu temsiliyetin dayandığı en önemli toplumsal referans kuşkusuz bütçe hakkı. Bizler, hepimiz toplumun bütçe hakkını temsil etmek için buradayız, bütçe hakkını yani bu hakkı devretmek için değil.
Mevcut, partili Cumhurbaşkanlığı rejimi bütçe hakkını yok saymaktadır. Sistemin yürürlüğe girmesinden kısa süre sonra Meclis işlevsizleştirilmiş, yetki ve görevlerini hızlıca kaybetmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama yapan, bütçe yapan bir yapı olmak yerine Cumhurbaşkanının talimatlarını yerine getiren bir yapıya dönüşmüştür. Parlamentonun bütçeye müdahale etme yolları kapatılmış, Meclis yalnızca onay işlevi görmeye başlamıştır. Öte yandan, Çöktürme Planı ve OHAL uygulamalarıyla yaratılan istisna hâli süreklileşirken partili Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi totaliter karakteriyle faşizmin kurumsallaşma sürecine Meclisi de dâhil etme peşindedir.
Değerli milletvekilleri, siyasi ve toplumsal muhalefetin öncüsü olan HDP'ye yönelik nefret söyleminin, saldırganlığın arkasında işte bu zihniyet yatmaktadır. HDP, faşizme karşı toplumu savunmaya, onun bütçe hakkına sahip çıkmaya devam edecektir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, aslında hiçbir sisteme benzemiyor. Burada "Bize özgü." retoriği yerli ve millî araba kadar safsatadır. Siyasal ve toplumsal olanın inkâr edilmesi anlamına gelen bu sistem kanuni hâle gelmiş olsa da demokrasi, eşitlik, özgürlük ekseninde meşruiyet sorunu yaşamaktadır. Denge ve denetleme ağları lağvedilmiştir. Kurumsal özerklikler etkisizleştirilmiş, âdeta kurumsal kimlikler yok sayılmaktadır. "Özerklik" deyince demokratik bir toplumun vesayete karşı kendisini koruyabileceği kurumlardan bahsediyoruz. Merkez Bankası, Sosyal Güvenlik Kurumu, belediyeler ve hatta -size ilginç gelebilir- Bakanlıklar özerkliklerini kaybettikçe sadece siyasal, toplumsal kriz büyümüyor, beraberinde rejim krizi de ortaya çıkıyor. Tabii, siz "Sistemin bir rejim krizi sorunu yok." diyebilirsiniz ama bu sistemin kendisi zaten başlı başına bir kriz.
Değerli milletvekilleri, bu bir kayyum sistemidir, bütçe hakkının kayyum eliyle gasbıdır. Bizim belediyelerimize kayyum atandığında yerel yönetim anlayışımıza saldıranlar, Bakanlar sosyal medya üzerinden aflarını istediklerinde kayyum rejiminin ne olduğunu, özerkliğin ne kadar kıymetli olduğunu idrak edebildiler.
Değerli arkadaşlar, bütçe hakkı yok, bütçe hukuku da yok, mevcut bütçe yasasının bir ihlalini izliyoruz. Bütçe teklifinin Meclise sunulması için öngörülen anayasal süreye uyulmadı, Anayasa çiğnendi. Meclisin bütçe hakkına diğer saldırı da bütçede öngörülen borçlanma limitlerine uyulmaması ve Meclise sunulmadan bir torba yasayla borçlanma limitlerinin arttırılmasıydı. Bu da yetmiyormuş gibi bütçeleme esasları torba yasayla değiştirilerek iktidarın kamu-özel iş birliği adı altında yürüttüğü projelere ayrılan kaynak gizlendi. Bu gidişle gelecek yıl bütçe bir torba yasa içinde gelirse hiçbirimiz şaşırmayacağız. Bütçe hakkının olmadığı yerde bu hakkın yoksunluğunun yarattığı tahribatları, krizleri ve bu süreci takip eden çöküşleri izliyoruz. Bütçe hakkı tüm toplumsal hakların aslında bir bileşkesini bize anlatır. Örneğin, Adalet Bakanlığı bütçesini konuştuğunuzda adalet meselesini tüm boyutlarıyla konuşursunuz. Bu ülkede adalet yok, adaletsizlik her yeri kuşatmış durumda. Gerçek bir hukuk reformu yapamayacak kadar bir adaletsizlik çarkının içine sürüklenmiş durumdayız. Adalet sisteminin, hukuk sisteminin nasıl buraya sürüklendiğine şaşırmamalıyız çünkü istisna hâlinin hukuku tecrittir. Sayın Öcalan'a uygulanan tecrit sadece Kürt meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi, hukuk devletinin de yıkımını gerçekleştirdi. Bu ülkede tecrit varsa hukuk devletinden, adaletten söz edemeyiz. Cezaevlerinde açlık grevleri var, cezaevlerinde kötü muamele var, hak ihlalleri var, işkence var, bu ülkede siyasi tutsaklar var, tutuklu gazeteciler var. Artık, sokağa çıktığınızda soluduğunuz hava tecritleştirilmiş bir mapushane havasıdır. Kim adalet istese, özgürlüklerden bahsetse, "demokrasi, barış" dese Cumhur İttifakı korosu başlıyor "zillet ve terör" nakaratlı şarkıya. "Demirtaş terörist, 805 aydın zillet ittifakının içinden..." Hayır, hiçbiri terörist değil, hiçbir arkadaşımız terörist değil; bütün arkadaşlarımız, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, bu ülkede hukuku, adaleti, demokrasiyi ve barışı savundu, savunmaya da nerede olursa olsun devam edeceklerdir. (HDP sıralarından alkışlar) Murdar söz sahibi bir ağaç gibidir, onun kökü yerin üstünden koparılmış, tutunma imkânı kalmamıştır.
Sayın milletvekilleri, bu ülkede güvenlik de yok. Bütçeye baktığınızda; hatta bütçeye değil, doğrudan Bakana baktığınızda, neden bu ülkede güvenliğin olmadığını görmeniz mümkün. Bu ülkenin en temel meselesinin Kürt meselesi olduğu ve bu meselenin çözümünün de güvenlikçi politikalarla değil, siyasal ve toplumsal barış politikalarıyla çözüleceği artık küresel boyutta da ortaya çıkmışken "güvenlik" adı altında tüm toplumun nasıl şiddet ve baskı altına alındığını izliyoruz. Güvenlikçi politikaların stratejisi batıda "kibar faşizm" doğuda "garnizon devlet" olmuştur.
Hatırlarsanız yakınlarda AKP Genel Başkanı yaptığı bir konuşmada "Kürt sorunu yoktur." dedi. Gelirken bu sorunu tanıyan ve çözmeye talip olanlar giderken "Kürt sorunu yoktur." derler. Demek ki gidişiniz yakın. (HDP sıralarından alkışlar)
Sayın vekiller, bütçe hakkına sahip çıkmak sadece demokrasiye değil, barışa da sahip çıkmaktır. 2021 yılı bütçesi de barışı görmezden gelmekte, yayılmacı politikalarla savaşa ve şiddet merkezli güvenlikçi anlayışa fazlasıyla kaynak ayırmaktadır. 2002'de askerî sanayi alanında 59 firma varken bugün bu sayı 1.456'ya ulaştı. Sayının büyüklüğünün en önemli nedeni, kuşkusuz, teşvikler. İktidara yakın isimlerin kurduğu firmaların çokluğu nedeniyle sayı böylesine dramatik bir şekilde arttı. On Birinci Kalkınma Planı'na göre, 2023 yılında savaş sanayisinin 27 milyar dolarlık bir ciroya ulaştırılması yani dört yıl içinde net 4 kat büyütülmesi hedefleniyor. Savaşa dayalı büyüme modeliyle Türkiye aşırı borçlanmakta, içinden çıkılmaz bir finans krizine sürüklenmektedir. Dış politikasızlığın başlıca nedeni de yine bu büyüme modelidir. Bir gün AB'ci, bir gün Avrasyacı savrulmalar bu nedenden dolayıdır. Savurgan, militarist harcamalar ülkeyi döviz ve faiz sarmalında yerden yere vurmaktadır. Savaş zulümdür, yıkımdır, ölümdür, yerinden yurdundan edilmektir. Bugün Suriye'de yerinden yurdundan edilenler, toprağından koparılanlar, sığınmacı ve mülteciler insanlık dramını tüm çıplaklığıyla bizlere gösteriyor.
Bir kez daha ısrarla söylüyoruz: Kürt meselesinin çözümünden kaçmak, eşit yurttaşlık temelinde siyasi çözümü görmezden gelmek, savaş politikalarıyla ayakta durmaya çalışmak ülkeyi, bölgeyi ve bölge halklarını büyük bir felakete sürüklemeye devam ediyor.
Sayın vekiller, savaş yoksulluktur. Bütçe hakkıyla en çok yoksulların hakkı korunmak zorundadır. Önceliği savaş olmayan, yoksullukla mücadele olan emeğin bütçesini yapamadığımız sürece bütçe hakkı hiçbir zaman tam anlamına kavuşamayacaktır. 6 Ekim 2020'de Camiler ve Din Görevlileri Haftası'nda konuşan Erdoğan "Müminin görevi, varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir." demiş. Bunun meali: Yoksula iman, zengine mekân. (HDP sıralarından alkışlar) İktidarın küçük parçası da yoksullara askıda ekmek kampanyası yaptı. Yani, acıdan bal, askıdan ekmek, daha ne olsun? Bu bonkörlükle Türkiye halklarını şımartıyorsunuz!
Yanlış siyasi ve ekonomik tercihlerin ortaya çıkardığı ağır faturanın bedeli topluma yoksulluk ve sefalet olarak yansıyor. Türkiye, son yetmiş yılın en büyük yoksulluğunu yaşıyor, yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfus 30 milyonu aştı. Bütçe hakkı çalışma hakkıdır. Yoksulluğun en belirgin nedeni olan işsizlik almış başını gidiyor. Yalan istatistikler kurumuna göre işsizlik düzeyi gerilemiş, 12,7'ye düşmüş; oysa Covid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı bugün yüzde 28'lerde. TÜİK'e rağmen bundan daha kötüsü şu: Mardin, Batman ve Şırnak'ta işsizlik yüzde 30'un üzerinde. Bunlar resmî rakamlar, resmî olmayan rakamları varın siz tahmin edin. Çalışma yaşamında ayrıca toplumsal cinsiyet eşitsizliği de büyüyor, kadın yoksulluğu derinleşiyor. Ücretli kadın ve erkekler arasında gelir eşitsizliği de büyüyor. Kendi hesabına çalışan erkekler kadınlardan neredeyse yüzde 80 daha fazla gelir elde ediyor.
Değerli milletvekilleri, insan onuruna yakışır bir ücret hakkı aynı zamanda bütçe hakkıdır. Asgari ücret tartışmaları aslında bize algısal bir oyun oynuyor; yukarıya değil, aşağıya bakıyoruz. Türkiye'de aşırı bozulmuş gelir ve servet dağılımı bu yoksulluğun ve sefalet ücretlerinin başlıca nedeni. İktidar, aşırı ve haksız zenginleşmeyi azaltmak, bu adaletsizliğin kaynağını kurutmak yerine asgari ücretle emekçilere asgari yaşamı dayatmaya devam ediyor. Türkiye'de 10 milyon civarında işçi asgari ücret altında veya asgari ücret civarında ücretle çalışıyor. Asgari ücret giderek ortalama ücret hâlini aldı. İşverenlere sürekli vergi indirimi yapılırken ağır bir vergi yükü altında emekçiler eziliyor. Üstelik, vergi dilimleri de başlı başına adaletsizliği destekliyor. İstihdam vergisi işçilerin belini büküyor. Vergide adalet olmadan ücrette adalet olmaz. Asgari ücret tümüyle vergi dışı bırakılmalıdır. Asgari ücret hesabında sadece işçinin kendisi değil, ailesi de esas alınmalıdır.
Değerli milletvekilleri, toplumu sadece size oy verenlerle sınırlayan ama onların haklarını da yok sayan anlayışınız toplumun geniş kesimlerini yoksulluğa mahkûm etti. Emekliler bugün yoksulluğun ana bileşeni âdeta, sosyal güvenlik haklarını gasbettiniz. 13,2 milyon emekli ve hak sahibinin yüzde 60'ı asgari ücretin altında aylık gelire mahkûm oldu. Bu utanç verici rakamlar yaygın bir emeklilik yoksulluğunu yaratmış durumda.
Sayın vekiller, eğitim bir haktır ve bütçenin belki de en fazla hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir kalemdir. Oysa öğretmen maaşlarını yük gören bir zihniyet var karşımızda.
Eğitimin çok sorunu var ama son döneme de bakarsak ekonomik krizle birlikte yoksullaşan Türkiye toplumunda şimdi dijital eşitsizlikler de derinleşiyor. Devlet okullarına devam eden milyonlarca öğrencinin internet erişimi yok, bilgisayar ve akıllı telefona sahip değiller. Dijital eğitim engelsiz çocuklara daha uygun, ya engelli çocuklar? Ne var ki, uzaktan eğitim, özel eğitime gereksinim duyan çocuklar için sayısız engel barındırıyor. Evde Kürtçe konuşan yaşı küçük öğrenciler dijital engellerin yanı sıra dil engeliyle de karşılaşıyor. Ana dilinde eğitim hakkını yok sayan bir anlayış eğitim hakkından söz edebilir mi?
Sağlık bir haktır ama pandemi süreci gösterdi ki on sekiz yıllık AKP dönemi bu hakkı âdeta imha etmiştir. AKP iktidarının sermaye merkezli Sağlıkta Dönüşüm Programı iflas etmiştir. Sağlık sistemini çökertip sağlık sektörünü yaratanlar, pandemiyle birlikte yaratmış oldukları büyük kötülükle yüzleşmiş oldular. Covid-19 aşısını bile ticari bir mal olarak ele alan iktidarın tek derdi toplumun sağlığı değil, şehir hastaneleri müteahhitlerinin kazançlarıdır.
Sayın vekiller, yoksullukla mücadele etmek yerine yoksulluğu kalıcılaştıran, derinleştiren bu iktidar bütçeden patronlara kaynak aktarmaya devam ediyor. Ahbap çavuş-akraba kapitalizmi üzerine kurulan bir siyasal rejim sürekli vergi borcunu yapılandırıyor, ha bire varlık barışı peşinde koşuyor. Varsıllara barış, yoksulların payına da savaş düşüyor. 500 milyar liralık bir kamu alacağı yapılandırıldı -alınmayan verginin tahsilatı- yapılandırılmayan borçların boyutuna bakın, yapılandırılmaya dâhil edilmeyen en önemli borç kalemi çiftçilerin borçları. Bitiremedikleri sulama projesinin hesabını vermek yerine Urfalı, Mardinli, Diyarbakırlı çiftçilere elektrik faturalarıyla ekonomik şiddet uygulayan bu iktidar, tarımı desteklemek yerine tarım ithalatıyla çiftçileri yoksulluğa mahkûm ediyor, daha kötüsü bu tarım politikaları gıda yoksulluğunu da büyütüyor.
Varlık affı 7'nci kez sahnede. Bu gerçek ve tüzel kişilere "Serveti nereden buldun?" sorusu sorulmayacak, bu servetler üzerinden herhangi bir vergi alınmayacak ve herhangi bir adli soruşturmada geriye dönük vergi incelemesi de yapılmayacak ama Türkiye'de esnafa, çiftçiye haciz işlemleri devam edecek.
Sayın vekiller, bugün Türkiye demokrasisinin önünde en önemli temel 2 sorun: Kürt sorunu ile yoksulluktur. Kısaca, bunun çerçevesini çizmeye çalıştım. Bu 2 sorun birlikte hareket etmektedir, diğer birçok yapısal sorunda da ilk elden kaynağı yine bu 2 sorun yaratmaktadır. Bugün, iktidarın bu 2 soruna yaklaşımı çözüm odaklı değil, tam tersine bu sorunlardan beslenmeye yöneliktir. İktidar, Kürt sorununa demokratik siyaset içinde, çözüm odaklı yaklaşmak yerine savaş ve şiddet politikalarıyla yaklaşmaktadır, yoksulluk sorununun büyüyüp yaygınlaşması da neoliberal politikalara olan bağımlılığından gelmektedir. Bunlar iktidarın politik tercihi olmasının yanı sıra, karakterinin de özelliğidir. Tekçi, otoriter bir anlayışa sahip bu iktidar kırılgan bir ekonomiyle aşırı borçlanarak, emeği daha fazla sömürerek, doğayı talan ederek, yolsuzluğu meşrulaştırarak, Kürt düşmanlığıyla toplumu baskı altına almaya çalışarak çıkmaz sokakta yol almaya çalışmaktadır.
Çözüm Türkiye'nin demokratikleşmesinden, Kürt meselesinin çözümünden, emeği, doğayı ve kadınları merkeze alan bir siyasetten geçiyor. Bu, demokrasi mücadelesinin radikalleşmesidir, radikal demokrasinin iktidar perspektifidir. HDP, radikal demokrasi anlayışıyla yerel demokrasi temelinde çoğulcu, laik, demokratik cumhuriyet mücadelesiyle bugün ceberut devlete ve kapitalist anlayışa karşı en güçlü yanıtı vermektedir. Ezilen halkların özgürlük, işçi sınıfının eşitlik mücadelesiyle Türkiye'yi bu cendereden mutlaka çıkaracağız. Bizden kurtulmak yegâne siyasi malzemesi olanlar şunu asla unutmasın: Vardık, varız, var olacağız.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)