| Konu: | 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2019 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 24 |
| Tarih: | 07.12.2020 |
HDP GRUBU ADINA MİTHAT SANCAR (Mardin) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri ve bizleri izleyen sevgili halkımız; hepinizi sevgiyle, hürmetle selamlıyorum.
Bugün burada sorunlarının bir çoğunu çözmüş bir ülkenin demokratik ve çoğulcu parlamentosunun çatısı altında konuşmayı ve olumlu bir tabloda eksikleri dile getirmeyi arzu ederdim ama maalesef durum bu değil. Daha önce bir konuşmamda söyledim, 100'üncü yılında bu Meclis en zayıf dönemini yaşıyor ve demokrasi adına her gün yeni kayıplar yaşıyoruz, özgürlükler adına her gün yeni tahribatlarla karşı karşıya kalıyoruz.
Evet, çok sorunumuz var. Sorunlarımızın pek çoğunun köklerinin eskilerde olduğunu da biliyoruz ama bu döneme özgü yeni boyutlar kazanmış önemli sorun alanlarını da mutlaka vurgulamak zorundayız, vurgulayacağız. Bu yolculukta, yüz yıllık Meclis yolculuğunda ve yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tarihinde yaşadığımız köklü sorunların başlıcalarını saymaya kalksam bile uzun bir liste oluşturur. Ben yine de bazılarını burada dikkatinize sunmak istiyorum: Evet, en başta Kürt sorunu elbette, Alevi sorunu, hukukun üstünlüğü ve adaletsizlik meseleleri, devletin içine çetelerin çöreklenmesi, değişen vesayet odakları, toplumsal ayrışma ve kutuplaşma, ırkçılık ve ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitliği sorunu, derin emek sömürüsü, yoksulluk ve eşitsizlik, rant, talan, savaş politikaları, doğanın ve çevrenin tahribatı. Bu sorunlar 2021'e girerken katmerlenerek âdeta toplumu rehin alır hâle gelmiştir. İktidardaki otoriter yönetimle beraber, tüm bu siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunlar derin bir krize dönüşerek halkımızı nefessiz bırakmıştır. İktidar koalisyonu, bu sorun alanlarını ve krizleri ya yok saymakta ya da daha büyük krizlerle unutturmaya, daha büyük krizlerle üstünü örtmeye çalışmaktadır. Oysa, biliyoruz ki gece, dünyayı gizler ama kâinatı ortaya çıkarır.
Değerli milletvekilleri, sevgili halkımız; sorunların birçoğunun süreklilik arz ettiğini söyledim. Bütçe konuşmaları yıl sonlarına denk geliyor; yıl sonları, muhasebe imkânı veren zaman dilimleridir. Elbette, bir yılın muhasebesini yapacağız öncelikle ama bir yılla yetinmemiz zaten sorunları açıklamamıza, çözüm önerilerini sağlıklı bir biçimde ortaya koymamıza yetmez, daha gerilere de gitmeliyiz. Süreklilik arz eden en önemli soruların başında yurttaşlık anlayışı gelmektedir. Yurttaşlık anlayışında, yüz yıllık anlayışın temelinde, görev vurgusu ve eşitsizlik yatar. Bunu da Mehmet Emin'in 1926 yılındaki "Malumat-ı Vataniyye"sinde yer alan şu sözlerde gayet veciz bir ifadeyle okuruz: "Vatandaşların hakları, bu hakları mükellef oldukları vazifelerin ifası için vardır." diyor. Kamusal bir makbul davranışlar bütününü gerektiren, bağlılık ve itaat diline yaslanan makbul yurttaş tasavvurudur bu. Maalesef, bir dönemin hiç kimsesi sayılanların gün gelip de muktedir olduklarında aynı libasın içine hevesle, hatta hırsla girmelerinin bugün en hazin örneklerinden birini yaşıyoruz. O nedenle de sorunlar giderek ağırlaşmakta, derinleşmekte ve çıkmaza doğru bir gidişin yolu her geçen gün daha fazla döşenmekte. Mesela Kürt sorunu; Cumhurbaşkanı, partili Cumhurbaşkanı, geçen gün "Bu ülkede Kürt sorunu yoktur, Kürt sorununu çözdük." demişti. "Kürt sorunu vardır." dediği, "Benim sorunumdur." dediği zamanları biliyoruz. "Çözdük." dediği nedir diye şöyle merak edip bakıyoruz. Mesela, çatısı altında konuştuğumuz Meclisin tutanaklarında şimdi ben Kürtçe konuşsam tutanaklarda "bilinmeyen bir dil" olarak yer alır.
MEHMET MUŞ (İstanbul) - Arapça konuşsanız da yazacak.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Neden "bilinmeyen bir dil" olarak yer alacağını açıklasa Sayın Muş sataşacağına çok daha iyi olur. (HDP sıralarından alkışlar) Peki, neden? Arapça konuşsam Arapça olarak girecek biliyorum, daha önce gördüm. Bu, sorunu katmerleştiriyor Sayın Muş. Size cevap vermek istemezdim ama sataşmamanız daha iyi olur sanırım. Bir daha da sataşmaya cevap vermeyeceğim. İngilizce konuşsam İngilizce girecek ama Kürtçe girmiyor. Bundan daha açık kanıt var mıdır Kürt sorununun varlığına ve bu iktidarın Kürt sorununda geldiği yeri daha açık gösteren ne olabilir?
Değerli arkadaşlar, yine, aynı Cumhurbaşkanı bundan beş sene önce tam da bu kürsüde "Kürdistan" kavramını kullanabiliyordu, şimdi, bu sözü kullandığınızda hakkınızda dava açılıyor, Mecliste de disiplin cezası veriliyor. Bırakın "Kürdistan" kelimesini, bütçe tartışmalarında izledim, Kürt illeri, Kürt coğrafyası sözlerini bile kabul etmeyen, bu ifadelere bile tahammül etmeyen iktidar milletvekilleri var. Bu, inkârcılık değil mi, inkâra dönüş değil mi? Kürt sorunu bir inkâr sorunu değil mi?
Değerli milletvekilleri, başka örnekler de var, mesela ders kitaplarından "Kürt" kelimesi siliniyor. İyi de "Kürt" kelimesini ders kitaplarından sildiğinizde hayattan Kürtleri silmiş olmuyorsunuz, Kürt sorununu da bir hakikat olmaktan çıkarmış olmuyorsunuz, sadece sorunları daha fazla derinleştirmiş oluyorsunuz. Evet, yasaklanan Kürtçe tiyatro oyunlarından Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan vatandaşlara kadar örnekleri artırmak mümkün ama sanırım bu kadarı yeter.
Peki, çözüm için vazgeçilmez önemde olan yerel demokrasi bu ülkede yerleşti de mi Kürt sorunu çözüldü? Hayır, tam tersini yaptı bu iktidar. Yerel demokrasiyi yerleştirmek bir yana, mevcut kırıntılarını bile tasfiye etti ve bunları kayyum politikalarıyla yaptı.
Bugün "özerklik" kelimesi büyük bir suç, büyük bir günah olarak kabul ediliyor. Eğer savcılar gerekli görürse ve talimat alırlarsa sadece bu sözcüğü kullandığınız için dava açıyorlar. Oysa, Türkiye devletinin kurucu normu olan 1921 Anayasası "muhtariyet" ilkesi üzerine inşa edilmişti. Yüz yıl sonra geldiğimiz yeri, evet, halkımızın dikkatine sunarım. Sadece o mu? "Özerklik" kelimesi dediğimizde hoplayıp zıplayanlar, bu devletin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na taraf olduğunu bilmiyorlar mı? Bu şart özerkliği bir hak sayıyor ve diyor ki: "Yerel idarelerin güçlendirilmesi, özerkliklerinin savunulması yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine dayanan bir Avrupa'nın kurulmasının temel şartıdır." Buna özerklik demeyin, yerel demokrasi başlığı altında yerinden yönetim ilkesini güçlendirme olarak kabul edin ve tartışalım. Bu ülkede çözümün imkânı olarak, hem Kürt sorununda hem demokrasi sorununda çözümün imkânı olarak yerel demokrasiyi mutlaka gündemimize alalım çünkü bu mesele sadece Kürt belediyelerine kayyum atama meselesinden ibaret kalmıyor; İstanbul Büyükşehir Belediyesine, Ankara, İzmir Büyükşehir Belediyelerine, muhalefetin elindeki diğer belediyelere sürekli müdahale biçiminde de karşımıza çıkıyor, onların yetkilerini gasbetme hazırlıklarıyla ve icraatlarıyla karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla yerel demokrasi, evet, Kürt sorununun çözümünde çok anahtar bir öneme sahip ama Türkiye'nin demokrasi sorununun çözümünde de böyledir. Esasen hep söylüyoruz; Türkiye'nin Kürt sorunu da demokrasi sorunu da iç içedir ve bunları ancak ikisini birlikte bir demokratik cumhuriyet biçiminde, formunda çözebiliriz.
Değerli milletvekilleri, sevgili halkımız; kısacası bu iktidar, içeride yasaklarla, kayyumlarla, hapislerle, işkencelerle, ölümlerle Kürt'e yönelik her türlü baskıyı artırırken dışarıda da Kürtlerin en ufak kazanım elde etmemesi için her yola başvurmakta; işte, Suriye politikası. Kürt sorunu ve Kürt sorununa bu temelde yaklaşım iktidarların çözülmesinin en önemli sebebidir, geçtiğimiz kırk yıl bunun örnekleriyle doludur. Kürt sorununa böyle yaklaşırsanız, demokrasi sorununda da sınıfta kalırsınız ve mutlaka çözülürsünüz. Şu an, bu iktidarın da yaşamakta olduğu durum budur değerli milletvekilleri.
Anayasa'yı değiştirme hedefi ve sözüyle iktidara geldi AKP, şimdi, 12 Eylül cunta anayasasının bile gerisine düştü; bugün, Anayasa tartışmasını bile suç sayar hâle geldi. Halkımızın on yıllardır özlemini duyduğu demokrasiyi vadederek kitlelerin desteğini kazandı, tek parti döneminin ve darbe yönetimlerinin dahi gerisine düşen uygulamaların ve düzenlemelerin mimarına dönüştü. Bir zamanlar "adil düzen" şiarını dillerinden düşürmeyenler, şimdi, tepeden tırnağa adaletsiz bir düzen yarattılar ve bununla da övünüyorlar. Türkiye, tarihinin en büyük kayırma ve sermaye transferi rejimini inşa etti; kamu kaynaklarının aktarıldığı 5 yandaş şirket eliyle dünyada en çok devlet ihalesinin peşkeş çekildiği bir talan siyasetinin merkezine dönüştü. Bu mu adil düzen? Adil düzenden bugüne, gele gele bu noktaya gelmiş olmak bir muhasebe gerektirmez mi, bir yüzleşme ihtiyacı doğurmaz mı? Doğurmazsa, bunu hep birlikte, bu toplumun bu ihtiyacı hisseden bütün kesimleriyle birlikte bizlerin yapması gerekecek. Bu gidişatı durdurmak bizlere düşecek.
Türkiye, "adil düzen" şiarından OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliğinin en yoğun olduğu ilk 5 ülke arasında yerini sabitledi. Uluslararası Şeffaflık Derneği verilerine göre 2001 yılında ülkedeki yoksulların toplam sermayeye sahiplik oranı yüzde 33'ken, 2018 yılında bu oran yüzde 18'e geriledi. Geriye kalan yüzde 82'lik sermaye de bir avuç zengine tahsis edildi.
Gitgide artan güvenlik ve savaş politikaları, her yıl hazırlanan bütçenin halkın refahına ve özgürlüğüne değil, iktidarın devamını, bekasını güvence altına almaya yönelik ceberut bir güvenlik aygıtına dönüştürmeye harcanmıştır. Bu ülkenin geleceği bu politikalarla ipotek altına alınmıştır. Bir ülkenin geleceği, çocukları ve gençleridir. Bugün liyakat yerine biat işliyor. Kayırma, torpil ve benzeri uygulamalarla gençler hayattan bezdiriliyor ve umutlarını artık bu ülkede aramaktan vazgeçer hâle getiriliyor. Evet, ülkede gençlerin en çok rağbet ettiği "rap" sanatçıları bile şarkılarını özgürce söyleyebilmek için yurt dışına çıkmak zorunda kalıyor.
Değerli milletvekilleri, Türkiye, her geçen gün derinleşen bu siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunların bunalım döngüsüne terk edilmiş durumda. Birbiriyle bağlantılı bu çoklu krizlerin esas kaynağı da siyaset alanıdır. Bugün bunların kılıfı Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi olmuştur. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, ülkede olağanüstü hâli kalıcı hâle getirmenin de diğer adıdır; keyfiliğin adıdır, demokrasiyi tasfiye etmenin adıdır, otoriterliğin adıdır, yandaşlara rant aktarmanın adıdır ve ülkeyi felakete sürüklemenin de en önemli sebeplerindendir. (HDP sıralarından alkışlar)
Yeni hükûmet sisteminin uygulamaya geçmesiyle Türkiye çok ağır bir ekonomik buhranın içine adım adım girdi. Oysa 2017 referandumundan önce yapılan kampanyalarda iktidar sözcüleri, Türkiye'yi uçuracak bir sistem olarak tanıtıyorlardı bu yeni düzenlemeyi. Tam tersi oldu ve Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik bunalımına sürüklendi değerli arkadaşlar. Türkiye'nin bugün karşımıza getirilen bütçesinde güvenlik harcamalarına ayrılan pay yüzde 17, neyle açıklıyorlar bunu: Güvenlik ihtiyacıyla. Oysa bütün bunların gerçek bir güvenlik tartışmasıyla bir ilgisi yok değerli milletvekilleri. İktidarın amacı esas itibarıyla bir iç çatışma ihtimaline binaen silahlı güç tahkimatıdır, bunun mutlaka dikkatle takip edilmesini öneririm bütün demokrasi güçlerine. Türkiye'nin gerçek güvenliğini arayan bir Hükûmet ne yapar? Düşman sayısını, çatışma ihtimallerini, savaş risklerini azaltır. Oysa bu iktidarın politikaları hatta varoluşu hem içeride hem dışarıda çatışma dinamiklerini alabildiğine yükseltmek üzerine kurulu ve bu sonuçları doğurmaktadır. Dışarıdaki her güç ve içerideki her yurttaş potansiyel düşman olarak kodlanmaktadır. Bu paranoyanın şekillendirdiği iç siyaset hem toplumda daimî güvensizlik hâlini besliyor hem de devlet bu hâle yaslanarak iç güvenlik ve savunmaya daha çok kaynak, daha çok insan tahsis etmeyi, savunma ve güvenlik bütçelerini şişirmeyi meşrulaştırıyor.
Evet, Eisenhower'ın 1965'teki ünlü veda konuşmasında söylediği bir söz var ya da kullandığı sözler var, bunları hatırlatmak isterim. "Kendisi bunun peşinde koşsun koşmasın; askerî, sınai kompleksin hükûmet kurullarında meşruiyet dışı etki edilmesinden sakınmalıyız." diyor. "Sadece uyanık ve bilgili bir yurttaşlar topluluğu, muazzam sınai ve askerî savunma makinesini barışçı yöntem ve hedeflerimizle uyum içinde işletmeye mecbur edilebilir." Eisenhower'ın bunları söyleme nedenlerini sorgulayabiliriz -yeri değil- kendisinin izlediği politikaların yarattığı sonuçları da elbette burada tartışabiliriz -yeri değil- ama bu makinenin başında olan bir kişi olarak savaş-barış ve demokrasi-diktatörlük dengesinin böyle durumlarda ne kadar pamuk ipliğine bağlı hâle geldiğini ısrarla vurguluyorsa bunu mutlaka ciddiye almalıyız. Türkiye'de bugün yaşanan, bu durumdur; o nedenle sürekli olarak yeni savaş alanları aranıyor, içeride gerilim yükseltiliyor çünkü yaratılan askerî, sınai kompleksin ayakta tutulması lazım ve bu ayakta tutma işi ancak, güvenlikçi, savaşçı, kutuplaştırıcı, düşman yaratıcı politikalarla mümkündür.
Biz, kamu güvenliğinin bu şekilde kullanılmasına karşı "insani güvenlik" terimini, kavramını, doktrinini öneriyoruz. İnsani güvenlik ne demektir diye uzun uzun anlatmayacağım -sürem azalıyor- ama bu kavram, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 1994'te yayınlanan İnsani Gelişme Raporu'nda ayrıntılı olarak tanımlanmıştı, insani güvenliği sayıyor; ekonomik güvenlik, gıda güvenliği, sağlık güvenliği, çevre güvenliği, kişisel güvenlik, toplum güvenliği, siyasal güvenlik... Bunların hepsinin alt açıklamaları var. Eğer, bunları takip ederseniz, politikalarınıza bunları esas alırsanız artık, içeride düşman arama, dışarıda da yeni çatışma alanları yaratma ihtiyacınız da, imkânınız da kalmaz. Bizim, halkımıza, bu ülkeye önerdiğimiz, vadettiğimiz güvenlik anlayışı tam da budur; bunun sosyal devletle ve diğer alanlarla, insan haklarıyla, çevreyle ve doğayla ilgisi var, ilişkisi var. Bunları artık burada anlatmamın imkânı yok, süre sınırlı.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri ve sevgili halkımız; bu bütçe, savaşa, yandaşa ve saraya bütçedir, halka değil.
Yapılan tercihlere baktığınızda, bunların hepsi bilinçli birer seçim olarak karşınıza çıkar. Mesela, güvenliğe ayrılan, ranta, yandaşa, israfa ayrılan kaynaklar eğer değiştirilirse neler yapılabilir, başlıklar hâlinde sayayım: Yüz binlerce öğretmenin ataması yapılabilir; milyonlarca EYT'linin sorunları giderilebilir; milyonlarca KYK borçlusu gencin borçları silinebilir; milyonlarca işsiz vatandaşımıza pandemi döneminde 2.500 TL doğrudan gelir desteği verilebilir; asgari ücretin vergiden muaf net 4 bin TL yapılması sağlanabilir; her gün yükselen mazot ve girdi fiyatlarıyla beli bükülen çiftçilere bütçeden yapılan destekler 2 katına çıkarılabilir; elektrik, su, doğal gaz, internet ihtiyaç sınırına kadar ücretsiz hâle getirilebilir; her geçen gün daha da büyüyen kredi borçlarıyla yaşamak zorunda bırakılan ve pandemi nedeniyle iş yerleri yeniden kapatılan yüz binlerce esnafın doğrudan gelir destekleriyle desteklenmesi mümkün hâle gelir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bakanlıklara tahsis edilen kaynaklar bu ülkenin kaynaklarıdır, bu halkın kaynaklarıdır. Neden bakanlıklara kaynak tahsis edilir? Mesela, İçişleri Bakanlığına niye para verilir? Güvenliğimizi ve özgürlüklerimizi sağlasın diye, değil mi? Oysa muhalefet liderlerinin bile güvenliğinin olmadığını biliyoruz ve bunlara bulanan, verilen cevap sürekli olarak yalanlamadan, soyut yalanlamadan ibarettir. Tehditler her gün havada uçuşuyor. Bugün, bu iktidarın İçişleri bütçesi gayrimeşru işler peşinde koşanlarla iç içe bir ilişkinin harcama kalemleri olarak kullanılıyor mu? Bu sorumuza cevap istiyoruz. Neden verilir İçişleri Bakanlığına? "Suçları önlesin diye." dedik ama işkenceler almış başını gidiyor. İşkenceye sıfır toleranstan -biraz önce Sevgili Eş Genel Başkanım örneklerini saydı- sayısız işkence olayına geldik ve bunlar sürekli Bakan eliyle, Bakan ağzıyla aklanmaya çalışılıyor.
Cinsel saldırı suçlarına bile kamu görevlileri karıştığı anda, güvenlik görevlileri karıştığı anda üstü örtülen büyük ayıplar hâlinde karşımızda duruyor. Gercüş'ten daha dün öyle barbarca, öyle vahşice cinsel saldırı haberleri geliyor ki valiliklerin yaptığı şey şablon hâlinde yalanlama; oysa asıl yapılması gereken, bunları sonuna kadar takip etme, sorgulama ve aydınlatmadır değerli milletvekilleri.
Sağlık Bakanlığına niye bütçe ayrılır? Halkın sağlığını korusun diye. Ama verileri yanlış aktararak, halkı kandırarak, sağlık tedbirlerinin alınmasını gerçekleştirmek yerine engelleyerek bizatihi halkın sağlığını tehlikeye atan bir Bakanlığa niye halkın parasını verelim? Sağlıkçıları korumayan, sağlıkçıların emeklerine saygı duymayan, sağlıkçıları ve örgütlerini tehdit eden bir anlayışa neden Sağlık Bakanlığı bütçesi veriyoruz ki?
Bizim yönetiminde olacağımız bir ülkede bu kaynaklar tam tersine tahsis edilecektir. Burada izlediğimiz şey, bir tersine dünya okuludur, biz bu dünya okulunu ayakları üzerine oturtacağız. Bu, bizim, halkımıza vaadimizdir, sözümüzdür değerli arkadaşlar. (HDP sıralarından alkışlar)
Bakın, bu salgınla mücadelede bile yanlış veri aktarımı "ulusal çıkar"la, "ulusal güvenlik"le açıklanıyor. Buradan bütün demokrasi güçlerine dostça bir uyarı yapmak istiyorum: Bu iktidar ne zaman "kamu güvenliği" ne zaman "ulusal güvenlik, ulusal çıkar" kavramlarını kullanırsa orada durun, durun ve sorgulayın çünkü bunun ardından biraz önce saydığım sayısız antidemokratik uygulama, sayısız hak ihlali uygulaması çıkacaktır, sayısız zarar ve tahribat görülecektir. O nedenle, lütfen, artık iktidarın kamu güvenliği, ulusal güvenlik masallarının, kandırmacalarının arkasına dizilmeyelim. Tam tersine "ulusal çıkar" dediğiniz şey bir kişi tarafından belirlenmez, demokratik parlamentolarda, kamuoyunda tartışılarak ortaya konulur; demokrasinin en temel gereklerinden biri budur. Eskiden Millî Güvenlik Kurulu "ulusal çıkarı" ve "millî güvenliği" tanımlıyor diye şikâyet edenler, buna itiraz edenler bugün tek kişiye bırakmışlardır bu tanımları. Bizlere düşen, evet, bu toplumun ortak çıkarlarını demokratik zeminde ve kanallarda tartışarak mutabakatla ortaya çıkarmaktır, iktidarın ulusal güvenlik ve ulusal çıkar masallarının arkasına takılmak değildir değerli milletvekilleri.
Son olarak, hani birçok örnek var ama 2 bakanlığı daha anarak örnekleri tamamlayayım. Mesela Kültür Bakanlığına niye bütçe verilir, kaynak verilir? "Kültür Bakanlığı kültürü korusun, kültür varlıklarını korusun, bu ülkede yaşayan kültürlerin eşit bir şekilde gelişmesini sağlasın." diye kaynak aktarılmalıdır, oysa tam tersi yapılıyor; asimilasyon ve inkâr politikalarına ayrılan harcamalar olarak karşımıza çıkıyor bu kaynaklar yani bizim cebimizden. Kürt'ün, Alevi'nin cebinden, diğer halkların mensuplarının cebinden çıkan vergilerle bu insanların kültürlerini yok etme politikaları güdülüyor. Böyle şey olabilir mi? Olmamalıdır. Demokratik cumhuriyet hedefimizdir, demokratik cumhuriyette bunların hiçbiri olmayacaktır. Kültür Bakanlığı kültürü desteklesin, kültür kurumlarını, sanat kurumlarını desteklesin istiyoruz ama şu pandemide kapanan tiyatroların ve sanat kurumlarının haddi hesabı yok değerli milletvekilleri. Mesela dün, Ankara Sanat Tiyatrosu, tamı tamına 6 Aralık 1963'te taşındığı binadan çıkmak zorunda kaldı. Elli sekiz yıl o binada hizmet verdi; bir kuşağın değil kuşakların ve bir şehrin hafızası, bir ülkenin yüz akı kurumu artık o binayı kullanamıyor çünkü borçlarını ödeyemiyor.
AST'ın ne demek olduğunu uzun uzun anlatmayacağım, benim hikâyemde de önemli bir yeri var. 80'de üniversiteye geldik, tiyatroyla orada tanıştık; Rana Cabbar'ları orada tanıdık, pek çok güzel oyunu orada izledik. "Sakıncalı Piyade" bunlardan biri, "Güneyli Bayan" bir diğeri. Sayısız oyuncunun ilk sahne alışını burada gördük ve bu tiyatro bu iktidar döneminde şimdi o binadan, elli sekiz yıl faaliyet gösterdiği binadan ayrılıyor. Buradan AST emekçilerine bir selam ve dayanışma mesajı yollamak görevimizdir değerli arkadaşlar. (HDP sıralarından alkışlar)
Diyanet İşleri Başkanlığına niye bütçe ayrılıyor? Çünkü isteriz ki Diyanet İşleri Başkanlığı inançlara eşit yaklaşsın, inançlara eşit hizmet götürsün; olması gereken bu, demokratik cumhuriyeti kurduğumuzda olacak olan da bu ama şimdi yapılan bu değil.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun Sayın Sancar.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Teşekkürler Sayın Başkan.
Bu ülkede sayıları milyonları bulan Alevilerin inançları yıllardır baskı altında; ayrımcı politikalara, ırkçı politikalara maruz kalıyorlar. Her gün veya dönem dönem Alevilerin evlerinin işaretlenmesi olağan vaka sayılıyor, kendilerinin ibadet yeri olarak kabul ettikleri cemevlerine herhangi bir statü verilmiyor. Ayrıca, statü verilmediği gibi inkâr ediliyor varlıkları ve üstelik bu kurumlara saldırı da çok normal sayılıyor, oraya güvenlik kuvvetleri baskın yapabiliyorlar. Böyle bir şeyi bizim kuracağımız demokratik cumhuriyette yaşamayacağız değerli halkımız.
Evet, sonlara gelirken ihtiyacımız olan şeyin demokratik cumhuriyet olduğunu tekrarlayalım, eğer cumhuriyetin yüz yıldır...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - ...süregelen sorunları, yanlış uygulamaları ve eksiklikleriyle yüzleşmeyi becerebilirsek bu iktidarı, cumhuriyete ve demokrasiye en büyük tahribatı veren bu iktidarı halkın gücüyle seçimlerde değiştirmemiz de mümkün olacaktır. Eğer bunu başaramazsak, cumhuriyeti demokrasiyle buluşturamazsak inanın, zaten kırıntısı bile kalmamış demokrasiden artık hiç söz etmeyeceğiz, belki en geç 2023'te cumhuriyetten de eser kalmayacak.
Şimdi, bunun için de bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bu yüzleşmeyi anlatabilmek için bir film ve bir hikâye aktaracağım sizlere. Eğer Sayın Başkan anında bağlarsa böylece iki dakikada tamamlamış olacağım...
BAŞKAN - Artı 2 vermiştim.
MİTHAT SANCAR (Devamla) -...kesilmeden anlatma imkânı bulacağım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Tamam.
Film, Luis Bunuel'in Türkçede "Yok Edici Melek" diye bilinen filmi. Bir grup zengin ve ünlü insan bir akşam yemeği daveti için sosyeteden bir arkadaşlarının evinde toplanırlar. Gösterişli yemekleri sona erdiğinde evden ayrılma vakti gelmiştir ancak nedense bir şekilde hiç kimse evden ayrılamamaktadır sayıları 20'yi bulan bu konuklardan. Geceyi evde geçirmek için her biri farklı bahaneler üretirler, aslında hiç kimsenin mantıklı bir nedeni de yoktur. Evet, sonunda geceyi evde geçirdiler ama ertesi gün de aynı durum yaşanır, çıkmaya kimse yanaşmıyor, çıkabileceğini düşünmüyor, bir tür kolektif nevroza tutulmuşlardır. Aslında çıkmalarına bir engel yok ama çıkamıyorlar. Bu kısır döngü kırılamıyor. Evdekilerin durumu bir süre sonra...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Sayın Başkan bitirmek üzereyim.
BAŞKAN - Peki.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Zaten filmin hepsini anlatmayacağım, onu izleyecektir değerli milletvekilleri muhakkak.
Evdekilerin durumu bir süre sonra dış dünya tarafından da fark ediliyor ama kimse evin bahçesine girip yardım edemiyor. Mantıklı bir sebep yok ama içerideler. Bir süre sonra şartlar ağırlaşır ve birbirlerini yemeye başlarlar. Ölüm, intihar, kavgalar içinde bir pislik dolu zaman akışı başlar. Evet, büyük bir çürüme ve büyük yaralar. Dışarı çıkıyorlar bir süre sonra, sanıyorlar ki bu iş bitti ama aynı grup kiliseye gidiyor ve aynı olayı kilisede de yaşıyor.
Niye anlattım bunu değerli milletvekilleri? Türkiye, kendi yarattığı kolektif nevrozlar yüzünden sıkıştırıldığı bu cenderenin dışına çıkamıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Son bir dakika Sayın Başkan, kesin olarak son bir dakika.
BAŞKAN - Beşinci dakika oluyor, bitirelim lütfen.
MİTHAT SANCAR (Devamla) - Bu kısır döngü bu iktidar döneminde bu çarklardan oluşan bir pervaneye dönüştü, artık toplumu öğütmeye başladı.
Şimdi, kolektif nevrozun bir yansıması bölünme paranoyasıydı; bir dönem komünizm tehdidi, başka dönem şeriat tehlikesi, şimdi her yer terörist, her taraf hain dolu. Böyle bir ülke şu "Yok Edici Melek"in akıbetini yaşamaktan kurtulamaz. Bizlerin yapması gereken bu kısır döngüyü, bu mahvedici döngüyü kırmaktır.
Evet, bizler bu ülkenin demokrasiden, barıştan, emekten, adaletten, eşitlikten, özgürlükten ve doğadan yana tüm insanlarını ve kesimlerini yeni bir başlangıç yapmak ve onurlu bir yaşam kurmak için yan yana gelmeye ve birlikte yürümeye çağırıyoruz. Bu davet bizim. (HDP sıralarından ayakta alkışlar)