| Konu: | Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 4 |
| Tarih: | 13.10.2020 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bugün, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi'ni konuşuyoruz. Maalesef, bu teklifte de yine bir torba yasa tercih edilmiş ve yine birbiriyle ilgisiz kanun değişikliği teklifleri aynı anda görüşülmüştür. Bu durum, her torba yasada olduğu gibi yasama kalitesini düşüren bir Plan ve Bütçe Komisyonu sürecinin de yaşanmasına neden olmaktadır.
Hep söyledik, bir kez daha söyleyelim: Torba yasa anlayışı bir yandan ilgili yasaların yeterince tartışılmamasına yol açmaktadır, diğer yandan tartışmalı yasaların diğer yasalar arasında âdeta kaybolarak, daha az görüşülerek kabul edilmesi ihtimalini artırmaktadır. Ayrıca, müzakere anlayışına aykırı bir yapıya sahip olması yasaların öngörülebilir, anlaşılabilir ve uzlaşılabilir olmasının önüne geçmesiyle bu yöntem ve anlayışın sürdürülmesinin büyük bir hata olduğunu bir kez daha belirtiyoruz.
Bu torba yasanın içinde de yer alan bazı değişiklikler son derece önemlidir. Bu teklifle, bütçelemede fonksiyonel sınıflandırma ortadan kaldırılmaktadır. Fonksiyonel sınıflandırma bilindiği gibi, kamu faaliyetlerinin türünü göstermekte, faaliyetler ve faaliyetlere yönelik harcamaların zaman serileri boyunca izlenmesi ve uluslararası karşılaştırma imkânı elde edilmesini sağlamaktadır, şimdi bundan vazgeçilecektir.
Hatırlarsak 2003 yılında performans esaslı bütçe sistemine geçilmişti ve performans esaslı bütçe sistemi, 2008 yılından itibaren genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinde uygulanmaya başlanmıştı. Mevcut performans esaslı bütçe sistemi, analitik bütçe sınıflandırmasına göre yapılandırılmaktadır. Önümüzdeki madde teklifleriyle analitik bütçe sınıflandırması usulü terk edilmekte, program bütçe yapısına geçilmek istenmektedir.
Teklif gerekçesinde mevcut kanun doğrultusunda hazırlanan bütçelerin şeffaflık ve hesap verilebilirlik açısından daha etkili kılınması öne sürülse de yapılmak istenen değişikliğin en başta bütçe hakkı, şeffaflık ve hesap verilebilirlik açısından çok sorunlu olduğu apaçık ortadadır. Bugün zaten hesap verilebilirlik, mali saydamlık ortadan kalkmıştır; şeffaflık ise yalnızca partilerin metinlerinde bir süs olarak bulunmaktadır. İktidar, israf, yolsuzluk, talan, rant, liyakatsizlik gibi istikrarlı davranış hâlini alan politikalarıyla bugün yine eskiye dönmüş ve krizden çıkışın yollarını aramaya koyulmuştur.
Dahası, 17 Ekim 2020 tarihinde Meclise sunulması gereken 2021 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi'nin, Plan ve Bütçe Komisyonunda 6 Ekimde görüşülmesine başlanan bu madde teklifine göre hazırlandığı belirtilmiştir. Bu, vahim bir durumdur aslında. Plan ve Bütçe Komisyonu üyeleri 2021 yılı bütçe teklifinin Komisyonda görüşülmesine günler kala bütçe teklifinin zaten hâlihazırda görüşülen torba yasa doğrultusunda hazır edilmiş olduğunu öğrenmişlerdir. Bu durum, Adalet ve Kalkınma Partisinin torba yasa sistemiyle tahrip ettiği yasama erkine dönük bir başka usulsüzlüktür, aslında siyasi nezaketsizliktir. Özetle, bu yasama yine oldubittiye getirilen bir yasa teklifiyle karşı karşıyadır.
Teklifte birçok sıkıntılı madde vardır, ben sadece 2 tanesi üzerine kısaca değineceğim. Yarın yapacağımız tartışmalarda arkadaşlarımız daha detaylı olarak bu maddeleri değerlendirecekler.
Bütçenin ve dolayısıyla girdi ve çıktıların merkezden yönetilmesi anlayışı, bugün içerisinde bulunduğumuz Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yerel yönetimler adına karar verici konumda olmasına da yol açmaktadır; bu, vahim bir durumdur. "Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı" sıfatını taşıyan bir Cumhurbaşkanı, hazırladığı Cumhurbaşkanlığı Programı'yla yerel yönetimlerin bütçesi üzerinde söz sahibi olmaktadır; bu, demokratik değildir. Bir parti başkanının açıkladığı programa bütün yerel yönetimler uymak zorunda değildir. Bu anlamda, söz konusu sistemin büyük eşitsizliklere, adaletsizliklere ve suistimallere yol açacağı kesindir. Bu durumda antidemokratik ve merkeziyetçi anlayış pekişecek, önemli sorunlar yaratmaya devam edecektir. Bu iktidar otoriter merkeziyetçi bir anlayışla yerel demokrasiyi işlemez hâle getirmektedir; mutlak iktidar anlayışıyla yerel yönetimleri kendisine bağlı, biat eden organlar olarak değerlendirmektedir. Bu anlayışın yerel demokrasiyle, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesiyle zerre kadar alakası yoktur.
Mevcut Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun halkın bütçe hakkını karşılamayan biçimde; şeffaf, hesap verilebilirliği olmayan, güven telkin etmeyen biçimde yürütüldüğü de ortadadır. Teklifle hem Meclisin yasama yetkisi hem de halkın bütçe hakkı daha da tahrip edilmektedir.
İkinci değinmek istediğim konu: Bu teklife Plan Bütçede eklenen bir maddeyle bu söylediklerimizi haklı çıkaracak bir adım atılmıştır. Hazine borçlanmasını yaklaşık 2 katına çıkaracak değişiklik teklifi âdeta bir dejavu yaşanmasına ve bütçe hakkının açık bir şekilde tahrip edilmesine neden olmuştur. 2020 yılının ilk on ayında 141 milyar Türk lirası açık veren Hazine, 241 milyar Türk lirası borçlanmıştır. Cumhurbaşkanı ve Hazine Bakanının borçlanma sınırını yüzde 5'er artırarak 154 milyar Türk lirası borçlanma yetkisi varken, söz konusu rakam bile 87 milyar Türk lirası aşılmıştır. İlgili değişiklikle iktidar yaklaşık 309 milyar Türk lirası borçlanma istemektedir. Ancak, söz konusu borçlanmanın vade ve ödeme planlarının hangi şartlarda gerçekleşeceği de bilinmemektedir. Örneğin, Hazinenin son olarak 2,5 milyar dolar borçlanması, beş yıllık bir vade ve yüzde 6,5 oranında bir faizle gerçekleşmiştir. Bugün gelişmekte olan ülkelerin yüzde 1 seviyelerinde bir faiz oranına sahip borç bulma imkânları varken söz konusu yüzde 6,5 oranı âdeta bir tefeci faizi konumunu yaratmıştır. Bu örneğe bakarak bile aslında ilgili değişikliğin getireceği faiz yükü ve borcu borçla kapatma anlayışıyla daha fazla borçlanma tercihi ve politikası iflasa gidişin açık bir göstergesidir.
Borçlanma yetkisinin 2 katına çıkarılmasıyla henüz Meclise sunulmamış olan 2021 merkezî yönetim bütçesinin 2021 için öngörülen bütçe açığının 200 milyar Türk lirasının üzerinde olacağı anlaşılmaktadır. Bu durum, iç ve dış siyasette yürütülen güvenlikçi politikalar ve savaş politikalarına bağlı olarak gerçekleşen güvenlik ve silahlanma harcamalarından, ahbap çavuş düzeninden, nepotizmden bir an önce vazgeçilmesi gerektiğini ayan beyan göstermektedir. Aksi durumda, tercih edilen politikalarla borçlanma ve açık rakamları artmaya devam edecektir ve siyasi tercihlerin ekonomiyi belirlediği bir düzlemden çıkmamanın ısrarıyla Türkiye şu anda tahmin edilemez bir dibi görme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Ülkeyi daha fazla borçlanmaya ve yüksek bütçe açığı vermeye götüren süreçlerin yaşanması daha fazla kabul edilemez. Bu yanlış programları sürdürme kararlılığı daha büyük sıkıntıların yaşanmasına, ekonomik ve sosyal krizin derinleşmesine, ülkenin kaynaklarının çarçur edilmesine ve ülke halklarının mali ve siyasi bedeller ödemesine neden olacaktır.
Ekonomideki göstergeler vahimdir; bunu her gün söylüyoruz, söylemeye devam edeceğiz. Her yerde alarm zilleri çalıyor. Bakın, döviz kuru her gün yeni bir tarihî rekor kırıyor. Hazine ve Maliye Bakanı "Dolarla ne işiniz var?" diyor ama halkla alay ediyor aslında. "Maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz?" derken "Maaşlar dolarla alınsa zaten kimse sorun yaşamıyor olurdu." cevabını duymak istiyor. Aradan zaman geçmeden aynı Kabineden Ticaret Bakanı "Bebek mamalarının fiyatlarının yükselmesinin nedeni kur." diyor. İşte, olay bu.
Kur neden önemli, aslında Türkiye halkları bunu çok iyi biliyor. Ekmeğin ham maddesi buğday ithal ediliyor dolarla. Elbisenin ham maddesi pamuk ithal ediliyor dolarla. Tencerede kaynayan mercimek, nohut, fasulye ithal ediliyor dolarla. Elektronik cihazlar, teknoloji ithal ediliyor dolarla. Dolar her keseyi, her evi yakıyor aslında. Elektrik ithal ediliyor, doğal gaz ithal ediliyor, petrol ve ürünleri ithal ediliyor. Yani, kurun yükselmesi demek, hayat pahalılığı demek. Bu gerçekler Türkiye'nin, aslında 1950'lilerden bu yana herkesin bildiği, toplumun çok iyi bildiği bir gerçek ama ne yazık ki Hazine ve Maliye Bakanı bunun farkında değilmiş gibi davranıyor.
Türkiye ekonomisindeki krizin her gün derinleşmesini engellemek için Katar ve Kuveyt'e günübirlik sıcak para bulma ziyaretlerinin ekonomideki kara deliği kapatacağını düşünmeniz gerçekten büyük bir hayal. Bu yönetimle ve bu yönetim anlayışıyla bu kara deliği kapatamayacaksınız. Doları bastırmak için 120 milyar doları aslında tükettiniz, buharlaştırdınız bir tür. Ve bu ülkenin kaynaklarını heba ettiniz ama beş gün önce dolar 7,94'ü gördü, euro 9,34'le bir kez daha zirveye ulaştı. İşte, bu iniş çıkışlar aslında bu ekonomi politikalarının yanlışlarını bir kez daha gösteriyor.
Bu arada, bünyesinde kamu bankaları dâhil 20 kamu şirketini bulunduran Türkiye Varlık Fonunun net kârı da bir önceki yıla göre yüzde 48 düşüyor, Fonun finans sektörü dışı toplam borcu da geçen yıl yüzde 46 artışa uğruyor. Yani doları durduramadığınız gibi Varlık Fonunu da batırıyorsunuz.
Enflasyon verileri de içler acısı. Aslında her gün bunu da konuşuyoruz. Tüketici Fiyat Endeksi'ni TÜİK açıklıyor; hormonlu, çarpıtılmış veriler. Buna rağmen, yüzde 11,75 artıştan söz ediliyor ama TÜİK'e göre baktığımız da soğanın kilosu 1,98 lira diyor, salçanın kilosu 10,31 lira diyor. Biz de soruyoruz aslında: TÜİK Başkanı bu alışverişi nereden yapıyor? Söylerse herkesin oraya koşturacağını hepimiz biliyoruz çünkü gerçekler böyle değil. Herkes, Türkiye'de yaşayan herkes, çarşıya pazara giden herkes biliyor ki -tüketici de biliyor, o malları tezgâhlarda satanlarda biliyor ki- bugün gerçek hayat pahalılığı yüzde 30 ile 40 arasında değişiyor. Bunu evde yaşayanlara da sorarsanız, her gün filesini pazarda doldurmaya çalışanlara da sorarsanız, hatta çocuklara da sorarsanız size açıklarlar.
Peki, enflasyon ve hayat pahalılığıyla iş bitiyor mu? Yok, hayır. Bakıyoruz, işsizlik de rekor üzerine rekor kırıyor. Türkiye'de gerçekten çok ilginç bir şey yaşandı. TÜİK verilerini açıkladı ve dedi ki: "İşsizlik oranı 0,5 puanlık bir azalışla yüzde 13,4 seviyesinde gerçekleşti." Ama aynı TÜİK dedi ki: "İstihdam edilenlerin sayısı da bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 254 bin kişi azalarak istihdam oranı 2,9 puan azaldı." TÜİK'in açıklamasına göre hem istihdam azaldı hem işsizlik azaldı yani dünya tarihinde bu kadar aleni ve berbat bir çarpıtma gerçekten ilk defa görüldü. İşsizlik değil, istihdam düşüyor. İşsizlik tırmanıyor, gerçek bu. Bugün Türkiye'de en az 9,8 milyon insan işsiz. Geniş tanımlı işsizlik oranı en az yüzde 27'lerde dolaşıyor, gerçek bu. İnsanlar işsiz ve iş bulma umudunu da yitirmiş durumda. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı bir önceki yılın aynı dönemine göre artmış ve yüzde 30'lara yaklaşmış vaziyette. Bu insanların çoğu genç ve üniversite mezunu. Siz bu ülkede gençlerin umudunu yok ederek aynı zamanda ülkenin geleceğini de yok ediyorsunuz ama iktidar kibrinizden ötürü burnunuzun ötesini göremiyorsunuz. Genç işsizliği almış başını gidiyor, her 3 gençten 1'i işsiz ve borçlu aynı zamanda. İstihdam oranının azalıp işsizliğin de azaldığı herhâlde dünyadaki tek ülke Türkiye olmuş oldu.
Şimdi, halkın borçlanması da artıyor ama aynı zamanda. Halkın borçlanma oranı korkunç bir düzeye çıkmış vaziyette. Geçen yılın ağustos ayında 409 milyar lira olan tüketici kredisi borçluluğu bu yılın ağustos ayında 657 milyar liraya çıkmış vaziyette; yüzde 60 artış var, korkutucu bir düzey. Halk borçlanıyor, esnaf kepenk kapatıyor. 1 Ocak ile 31 Ağustos arası dönemde 160 bin esnaf kepenk kapatmış vaziyette. İşte, bu iktidarın yanlış ekonomi politikalarının sonucu bu gerçekleşiyor. Son beş yılda 3,4 milyon yurttaşa icra takibi başlatılmış, halkın durumu bu.
Kamu borcunun millî gelire oranı da giderek yükseliyor, kamunun batışıyla ilgili alarm zilleri çalıyor, siz farkında değilsiniz. Merkezî yönetim borcunun millî gelire oranı 2019'da yüzde 30,8'di, 2020 Ağustosunda bu oran yüzde 40,4'e yükseldi. Şimdi, faiz lobisinin en sevdiği iktidar artık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı olmuş vaziyette. Hani sıklıkla sözünü ettiğiniz, o faiz lobisiyle mücadeleye rağmen ödeyeceğiniz faiz rakamı artıyor. Bakın, Hazine ve Maliye Bakanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan 2021, 2022, 2023 yıllarını kapsayan orta vadeli mali plana göre devletin faiz giderleri için üç yılda ödeyeceği toplam tutar 600 milyar Türk lirasını geçecek. 11 bakanlığın üç yıllık tavan ödeneğinden daha fazla bir tutara denk düşüyor bu. Ekonominin pik falan yaptığı yok, dibe doğru gidiyor ve çok açık bir şekilde halkımız her gün fakirleşiyor.
Şimdi, bu koşullarda on beş gün önce Hazine ve Maliye Bakanı 2021-2023 yıllarına ait "Yeni Ekonomi Programı" başlığıyla bir metni paylaştı kamuoyuyla. Açıklamanın daha "PowerPoint" sayfaları bitmeden bu ekonomik programın hedefleri tuzla buz oldu, dolar kuru tahminleri çöktü. Şimdi, bu ekonomik programa, beklentilere ve gerçekleştirilenlere baktığımızda, bir önceki Yeni Ekonomik Program ile bu Yeni Ekonomik Programı karşılaştırdığımızda gerçekten son derece sorunlu bir durumun ortada olduğunu görüyoruz. Enflasyon oranları tutmamış, revize edilmiş; kamu maliyesiyle ilgili tasarruf hedefleri tutturulamamış, revize edilmiş; merkezî yönetim bütçe açığının gayrisafi yurt için hasılaya oranı tutturulamamış, revize edilmiş; merkezî yönetim faiz dışı dengesinin gayrisafi millî hasılaya oranı tutturulamamış, revize edilmiş; genel devlet açığının gayrisafi yurt içi hasılaya oranı tutturulamamış, revize edilmiş; kamu kesimi borçlanma gereğinin gayrisafi millî hasılaya oranı tutturulamamış, revize edilmiş; bir önceki Yeni Ekonomik Programda genel yönetim borç stokunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı tutturulamamış, revize edilmiş; büyüme ve istihdam hedefleri tutturulamamış, revize edilmiş; cari işlemler dengesi tutturulamamış, revize edilmiş. Anlatmakla bitmez, gerçekten bitmez. Hadi Hazine ve Maliye Bakanı bu konuda yeterli bilgiye ve donanıma sahip değil diyelim, peki bürokratlar? Ya, bu nasıl bir öngörü? Öngörüsüzlüğün dik âlâsı, aslında bütün beklentiler çökmüş bir önceki Yeni Ekonomik Program'la. Şimdi açıklanan Yeni Ekonomik Program'ın öngörüleri de -on beş gün geçmiş- önemli ölçüde çökmüş vaziyette.
Esas olan ne? Esas olan 24 Hazirandan bu yana işsizlik, enflasyon, altın, kur gibi bütün verilerde ve bütün makro ekonomik dengelerde muazzam bir olumsuzluğa gidiş var yani "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" adlı ucube başladığı andan itibaren ekonomide büyük bir çöküş yaşanmış. Bakanın dediğinin aksine V tipi toparlanma değil, baş aşağı bir yere iniş söz konusudur. Bu öngörüsüzlüğü görünce liyakatsizlik ve nepotizmle yozlaştırılan kamu bürokrasisinin performans esaslı bütçeleme programını uygulaması deveye hendek atlatmakla eş değer durumda olacaktır. Yeni Ekonomi Programı'nın son açıklandığı hâliyle ve çökmüş olan verileriyle bunun çok net olarak işaretini görmek mümkündür.
İşte, aslında bu program, geçtiğimiz dönem boyunca sermaye çıkışlarını da serbest piyasa kavramlarıyla açıklamaya kalkıyor, hâlbuki öyle değil gerçek. Türkiye'deki totaliter yönetim ve mutlak iktidar anlayışı, aslında hukuki güvencenin, hukukun üstünlüğünün lağvedilmesi, kurum ve kuralların işlemez hâle getirilmesi gibi başat sebeplere dair tek cümle bile kurulmamış bu Yeni Ekonomik Program'da. Bu cümleyi siz kurmuyorsunuz ama Avrupa Birliği kuruyor, Avrupa Birliği Komisyonu her yıl açıkladığı ilerleme raporunda -ki bu sene Türkiye için açıklanmış olan program açık bir şekilde gerileme programı olarak ortaya çıktı- kuruyor ve Avrupa Birliği Komisyonu açıkladığı gerileme raporunda "Gerekli reformlar, demokrasi, temel haklar, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, ifade ve basın özgürlüğü gibi alanlarda Türkiye sürekli geri adım atıyor." diyor. İşte, siz bunu görmüyorsunuz, bunu anlamıyorsunuz. Ekonomideki bu gidiş, sizin aslında demokraside yarattığınız büyük bir felaketle, ortaya koymuş olduğunuz "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" adı altındaki ucubeyle, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmanızla, hukukun üstünlüğünü yok etmenizle, hukuk devletini yok etmenizle ilgilidir.
Avrupa Birliği Komisyonu bu raporunu yazmaya devam ediyor ve diyor ki: "OHAL bitti ama demokrasi ve temel haklar ciddi şekilde etkilenmeyi sürdürüyor." Bu rapor "Tüm yetkiler tek kişide başkanlık düzeyinde toplanıyor, bunun demokrasiyle alakası yok." diyor. Bu rapor "Demokratik seçimlerle belirlenen 47 HDP'li belediye başkanının yerine kayyum atanması, yerel seçimlerdeki demokratik süreçleri sorgular hâle getirmiştir." diyor. "Yerel demokrasiyi ortadan kaldırmıştır." diyor. Yani Avrupa Birliği Komisyonu, aslında hazırlamış olduğu gerileme raporunda Türkiye'nin, Türkiye'deki iktidarın Türkiye'yi ne hâle getirdiğini bir kez daha vurgulamış oluyor, işkence ve kötü muameleden söz ediyor, ifade özgürlüğü anlamındaki gerilemelerden söz ediyor.
Şimdi tekrar söyleyelim: Ekonomik göstergelerdeki, Türkiye'deki ekonomik ve sosyal krizin 2 tane ana nedeni var. Bunlardan birincisi: Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilmesi ve Türkiye'deki bütün demokratik işleyişlerin yerle bir edilmesidir, yani kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılmasıdır, hukukun üstünlüğünün yok sayılmasıdır, yasamanın ve yargının yürütmenin tahakkümü ve baskısı altına girmiş olmasıdır. Birincisi budur, baş aşağı gidişin temel nedenleri budur. İkincisi de: İktidarını korumak için, iktidarın bekasını sağlamak için Adalet ve Kalkınma Partisinin Kürt sorununda girdiği çözümsüzlük politikası, güvenlikçi politikalar ve dışarıda savaş, çatışma ve gerginlik politikalarıyla bu süreci yürütmeye devam etmesidir.
Bu gerçekler ortadadır ve ekonomiyi bu anlayışla yönetemediğiniz de güven veremediğiniz de ortadadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Oluç, toparlayalım lütfen.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.
Şimdi, bir de Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı çıkıp diyor ki: "Mümin, yoklukta sabredendir." Tamam, yoklukta sabretmek gerekir, bu toprakların öğretilerinden biridir ama yönetenler sarayda lüks ve şatafat içinde, israf içinde yaşıyor; yönetilenler ise sabır taşına dönmüş vaziyette. Eğer sabırdan söz edeceksek biz, gelin hep birlikte sabredelim, gelin mal varlıklarınızı, zenginliklerinizi halkla paylaşın diyoruz ve hep birlikte zorlukta sabredeceksek o zaman bunun bir anlamı olur diyoruz. Eşitsizliğe, yoksulluğa karşı bu iktidar bu anlayışla çözüm üretemeyecek; çok açık bir şekilde ortadadır ve bu anlayışla da getirilmiş olan bu kanun teklifine muhalefetimizi yapacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.
Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)