GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Cumhurbaşkanlığının, Birleşmiş Milletlerin Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti'nde icra ettiği harekât ve misyonlar kapsamında hudut, şümul, miktar ve zamanı Cumhurbaşkanınca takdir ve tespit edilmek üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yurt dışına gönderilmesi ve Cumhurbaşkanınca verilecek izin ve belirlenecek esaslar çerçevesinde bu kuvvetlerin kullanılması için Türkiye Büyük Millet Meclisinin son olarak 8/10/2019 tarihli ve 1232 sayılı Kararı'yla uzatılan izin süresinin Anayasa'nın 92'nci maddesi uyarınca 31/10/2020 tarihinden itibaren bir yıl uzatılmasına ilişkin tezkeresi (3/1323) münasebetiyle
Yasama Yılı:4
Birleşim:2
Tarih:06.10.2020

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Mali uzun yıllardır istikrarsızlık ve darbelerle karşı karşıya kalan bir Afrika ülkesi. Yolsuzluk ve ekonomik sorunlar başta olmak üzere, etnik grupların yaşadığı sorunlar ve El Kaide, IŞİD türevi ve benzeri çeteler Mali'yi istikrarsızlığa ve dış müdahalelere açık bir hâle getirdi. Mali'deki istikrarsızlık hâli bölgedeki çetelerin de hareket alanını genişletti. Bu vesileyle bu çete yapılarının Orta Doğu'da, bölgemizde, Irak ve Suriye'de yarattıkları sorunlara değinmek istiyorum. Bugün 6 Ekim olması vesilesiyle de 6-8 Ekim 2014 günlerini ve yaşananları hatırlatmak istiyorum.

O dönemde IŞİD terör örgütü başta Suriye ve Irak'ın önemli şehirlerinde ve bölgelerinde büyük katliamlar yapmış, binlerce insanı katletmişti. Milyonlarca Kürt, Türkmen, Arap, Alevi, Hristiyan, Ezidi ve çeşitli inançlara sahip halkları yerlerinden yurtlarından göç ettirmiş, kadınları pazarlarda satmış, tecavüz etmiş, insanların kafalarını kesmiş, şehirleri yıkarak ve işgal ederek kendine bir iktidar alanı yaratmayı hedeflemişti.

Yaşanan böylesi bir süreçte âdeta bir vahşet coğrafyası yaratmak amacında olan IŞİD, Kobani kentini de kuşatmaya almıştı. Bu kentte yaşayan insanlara karşı ağır kitle imha silahları kullanarak ve bombardımanlarla katliama yönelmiş olan IŞİD bu kente dört bir yandan saldırmaktaydı.

Kobani kenti, biliyorsunuz, Türkiye'nin Urfa ili Suruç ilçesiyle arasında sadece devlet sınırı bulunan, ancak birkaç yüz metre mesafede olan ve çoğunluğu Suruç ilçesinde yaşayan vatandaşlarımızın yakın akrabalarının bulunduğu bir yerleşimdir. Aradaki sınır, insanların ilişkileri, akrabalıkları, sosyal ve toplumsal yakınlıkları bakımından neredeyse yok denecek kadar yapay bir hâle gelmiştir. İnsanlar teyze çocuğudur, damadıdır, gelinidir; birbirlerine gidip gelirler, Mürşitpınar Sınır Kapısı'ndan ticaret yaparlar.

Burada yaşanacak bir katliam Kürt vatandaşlarımız açısından büyük bir rahatsızlık anlamına gelecektir. Bu nedenle partimiz gerek Irak gerekse Suriye'deki Alevi, Türkmen, Arap, Kürt, Hristiyan toplumlarının IŞİD'in hedefinde olmaları dolayısıyla yaşadıkları bölgelerle ilgili olası katliamlara karşı sürekli duyarlılık çağrısı yapmıştır o dönemde. Bahsedilen süreçte de tüm dünya kamuoyu IŞİD çetelerinin insanlığa karşı işlemiş oldukları bu suçları durdurmak için çeşitli şekillerde duyarlılık çağrıları yapmıştır. Bu anlamda IŞİD çetelerine karşı kurulan uluslararası koalisyon, IŞİD'e karşı siyasi ve askerî mücadeleyi yürütmüştür.

Bu kapsamda birçok kez başta partimiz olmak üzere koalisyon güçlerinden tutun da Türkiye ve dünya demokratik kamuoyu bu barbar çetelere karşı Türkiye'deki Hükûmetin tutumunu eleştirmiştir, insanlığa karşı tüm dünyanın gözleri önünde suç işleyen bu terör örgütüyle mücadele etme noktasında Türkiye Cumhuriyeti devletine çağrıcı olmuştur. Buna karşılık Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti ısrarla yapılan tüm çağrılara uzun zaman duyarsız kalmıştır.

Kobani sınırında yer alan Mürşitpınar Sınır Kapısı'nı savaştan kaçan sığınmacılara ve insani yardımlara bir açıp bir kapatan Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin bu konuyla ilgili yürüttüğü siyaset son derece sorunlu olmuştur.

6-8 Ekim nasıl bir siyasi ortamdı, buna da kısaca değinmek ve hatırlatmak istiyorum. 6-8 Ekim 2014'te Türkiye'de çözüm süreci devam ediyordu. İmralı görüşmeleri, heyetimizin Ankara'da Hükûmetle görüşmeleri devam ediyordu. Süreç kopmuş, bitmiş değildi. İmralı'da yapılan görüşmelerin bazılarında Suriye'deki durum da tartışılıyordu. Türkiye'de Kürt sorununun çözüm süreci, bölge düzeyinde İran, Irak ve Suriye'deki Kürtleri nasıl etkileyecek; dolayısıyla Türkiye'nin güvenliğini ilgilendiren meseleler ele alınırken oradaki Kürtlerle ilişkiler nasıl kurulacak; yeni yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti devletinin hem kendi yurttaşları olan Kürt halkıyla hem de diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerle ilişkileri nasıl olacak; bütün bunların hepsi o süreçte tartışma konusu olan konulardı.

İşte bu siyasal ortamda eylül ayında IŞİD Kobani'yi kuşatmaya başladı. Büyük bir askerî güçle, tanklarla, toplarla, o zaman Musul'dan elde ettiği ağır silahlarla Kobani'nin etrafını çevirmeye başladı. Kobani'de 100 bine yakın insan başka yerlerden de gelip oraya yerleştiği için kasabanın nüfusu 3'e katlanmıştı. IŞİD operasyonlarını, saldırılarını, eylemlerini giderek artırıyor, bu insanlar da köyleri terk ede ede ilçe merkezine geliyorlardı. IŞİD orayı ele geçirdikten sonra bütün Türkiye sınırına hâkim olmak için önünde neredeyse hiçbir engel kalmayacaktı. Binlerce insanın katledilme tehlikesi vardı; birçok yerde yirmi, yirmi beş güne yayılan protesto gösterileri Türkiye sınırları içinde de dünyanın bütün ülkelerinde de bu nedenle yapılıyordu. 6 Ekim akşam saatlerinde IŞİD terör örgütünün Kobani'nin dünyayla tek bağlantısı olan Mürşitpınar Sınır Kapısı'nı kuşatması sonucunda sivillerin katliamı olasılığıyla bir kez daha yüz yüze kalındı. Bu konuda Kobani'de yaşayanlar durumun vahametini ve acil önlem alınması hakkındaki taleplerini bizleri telefonla arayarak ilettiler. İki taraftan sınır kapısı kuşatılmıştı, her an düşme tehlikesi vardı ve düştüğü takdirde, Mürşitpınar Sınır Kapısı ele geçirildikten sonra aslında Kobani'nin dünyayla bağları tamamen kesilecekti. Bunun üzerine, olağanüstü toplantı hâlinde olan merkez yürütme kurulumuz Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş aracılığıyla o dönemin Başbakanına telefonla ulaştı, acil bir insani müdahale ve koridor açılması konusunda kendilerine ihtiyaçlar tüm açıklığıyla aktarıldı. Konuşma detayları o günü yaşayanların ve benim de -ben de o günü yaşayanlardan biriyim- hafızalarımızdadır, neler söylendiği hafızalarımızdadır. Birkaç saat içinde talep edilenlerin yerine getirileceğine dair dönemin Başbakanı tarafından söylenen sözler hafızalarımızdadır ama gördük ki aradan geçen zamanda -birkaç saati kastediyorum- Hükûmet tarafından yaşanacak katliamı önlemeye yönelik hiçbir adımın atılmadığı anlaşıldı. Hükûmeti harekete geçirmek, dünyanın olası katliama seyirci kalmasını engellemek amacıyla Kobani'de yaşanan durum kamuoyuyla bizim tarafımızdan paylaşıldı, bu paylaşım ve acil önlem alınması talebi en temel demokratik hak çağrısıdır, bir Anayasal haktır demokratik protesto hakkı. Çözüm sürecindeyiz o dönemde, görüşmeler yürütüyoruz aynı zamanda, öyle kolay kolay Hükûmetle çatışacak bir pozisyona girmemeye özen gösteriyoruz. Hükûmet de bizimle ilişkilerinde buna dikkat ediyor, o günleri bilenler hatırlayacaklardır.

Acil demokratik eylem çağrısı, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sivil toplum kurumlarının en temel hakkıdır çünkü toplumda duyarlılık yaratmak ve hükûmetlerin çeşitli sorunlar karşısında insan haklarının ve yaşam hakkının korunmasından yana davranmaları için başvurulan yollardan biri olan bu tür çağrılar, demokratik protesto ve duyarlılık yaratma eylemleri için kullanılan bir haktır. Acil demokratik dayanışma çağrısı hiçbir şekilde şiddeti teşvik veya ima eden bir çağrı değildir ve olmamıştır; tamamıyla, demokratik anlamda bir duyarlılık çağrısıdır.

Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin Kobani'de işlenen insanlığa karşı suçlara dair yürüttüğü politikanın yanlış olduğu, Türkiye sınır kapılarının insani yardıma ihtiyaç duyan sığınmacılara kapatılmasının Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin kriterlerine uymadığı tarafımızca açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin uyguladığı bu pratiğin değişmesi ve yaşam hakkının korunması için kamuoyu yaratmak ve siyasi bir ağırlık oluşturmak bizim birincil görevimizdir, kaldı ki bu söylediklerimizi bir süre sonra Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmeti de yerine getirdi. Yani 29 Ekimde, 6-8 Ekim 2014 tarihinden sonra, 29 Ekimde, o ekim ayının 29'unda adımlar attı. Buraya tekrardan, biraz sonra döneceğim.

Şimdi, 7 Ekim günü ve sonrasında gerek protesto eylemleri yapanlar gerekse de bu eylemlere karşı olan çeşitli gruplar arasında çatışmaların çıkması, güvenlik güçlerinin halka yönelik orantısız ve aşırı güç kullanması, kitlelere ateş etmesi sonucu onlarca yurttaş ölmüş, yüzlercesi yaralanmıştır; onlarca insanımız sokak ortasında ölmüştür. Bu katliamları gerçekleştirenler belli olduğu hâlde hiçbir hukuki işlem başlatılmamış, bu kişiler âdeta koruma altına alınmış ve cezasızlıktan yararlandırılmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi Hükûmetinin yaptığı budur esas itibarıyla. Sadece Diyarbakır'da değil; İzmir'de, Antep'te, Batman'da, her tarafta linç hadiselerinin bir tek tutuklusu yoktur.

Biz ne yaptık bu olaylar yaşandıktan sonra, bir parantezle belirtmek istiyorum. Milletvekili arkadaşlarımız ve Meclis Grubumuz olarak Parlamentoda defalarca araştırma ve soru önergeleri verdik; kürsüye çıktık, anlattık; gelin, araştırma komisyonu kuralım, bu provokasyonlar nasıl oldu, kim sorumlu, kim suçlu, siyaseten ve hukuken bunu araştıralım dedik; Parlamento bir rapor hazırlasın dedik. Çünkü onunla ilgili davalar açılacaktı hem bu davalara bir altyapı oluştursun hem de biz siyaseten hep birlikte ders çıkaralım dedik ama her zaman iktidar oylarıyla bu önergelerimiz reddedildi, soru önergelerimize cevap verilmedi. Yani araştırılmasını isteyen biziz "Gizli, saklı kalsın." diyenler sizlersiniz. Çünkü derdiniz başkaydı: HDP'yi karalama, tutuklama, kamuoyunda linç etme; amacınız, HDP'yi demokratik siyasetten tasfiye etmekti, intikam operasyonu yapmaktı, o nedenle kabul etmediniz bu önerilerimizi.

Şimdi, verilen araştırma önergelerinin reddedilmesini elbette ki tarihe bir kayıt olarak düştük ve bahsedilen bu süreçte, Kürt yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen ölümlere, yargısız infazlara ve linçlere ilişkin yargı mercisi bugüne kadar failleri bulma noktasında tek bir somut adım atmamıştır bir dava dışında. Bu ölümlerin sorumlularının açığa çıkarılması gerektiğini her dönemde dile getiren bizleriz ama yargı susmuştur ta ki geçtiğimiz günlere kadar.

Şimdi, geriye dönüp birkaç hatırlatma yapmak istiyorum. Sayın Muş bugün dedi ki: "Konuşun, konuşun hiçbir şey gizli kalmasın." Evet, konuşacağız, hep konuşacağız bunları. Şimdi geriye dönelim: 1 Ekim 2014, o dönemin Başbakanı Davutoğlu ile bizim o dönemki Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş görüşme yapıyorlar ve yanlarında Milletvekilimiz Selma Irmak var aynı zamanda. Başbakanlık çıkışında açıklama yapılıyor. Neden bu görüşme oluyor? Çünkü, Kobani'de yaşananlar belli. Bakın, 1 Ekimden bahsediyorum, açıklama yapılıyor ve görüşme olumlu geçti deniliyor. Sadece biz söylemiyoruz bunu, Yalçın Akdoğan, sizin milletvekiliniz şu anda, açıklama yapıyor ve diyor ki: "Görüşme çok samimi geçti, gerilimin düşürülmesi açısından önemli bir görüşmeydi." Açın gazetelere bakın, iki gün sonra Salih Müslim, Türkiye'ye davet ediliyor, geliyor ve Dışişleri Bakanı Müsteşarıyla görüşme yapıyor, taleplerini iletiyor, o görüşmenin sonucunda tekrar geriye dönüyor. O dönemin Başbakanı Davutoğlu -yine basını açıp bakın, okuyacaksınız- "Salih Müslim'e net teklifimizi yaptık, dedik ki: 'Türkiye'de artık çözüm süreci var, size farklı bakıyoruz ancak sizin de rejimle iş birliğini kesmeniz, Suriye Ulusal Koalisyonuna katılmanız, diğer Kürt gruplarla birlikte hareket etmeniz lazım'" dedi o dönemde. Bunların hepsi peş peşe, aynı günlerde gerçekleşti.

Hatırlatayım, Salih Müslim ve Asya Abdullah, Kobani olaylarından bir yıl sonra Türkiye'ye geldiler ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya gittiler. Türkiye'de Atatürk ve Esenboğa havalimanlarını kullanarak Fransa'ya geçtiler, bir yıl sonra oldu bu. Bunların hepsi 6-8 Ekimden sonra yaşanan gelişmelerdi.

Şimdi, 6 Ekimde birçok yerde -biraz evvel de söyledim- Eylülün 15'inden 20'sinden sonra yapılan çeşitli protesto eylemleri vardı ve hiçbirinde bir damla kan akmadı bu protesto eylemlerinin, hiçbirinde şiddet yaşanmadı bu protesto eylemlerinin, hiçbir yurttaşımız ölmedi bu protesto eylemlerinde yani hiçbir taşkınlık, şiddet yok, 6 Ekim günü de yok. 6 Ekim günü İstanbul'da, Diyarbakır'da, Batman'da, Adıyaman'da, birçok yerde protestolar var, sürüyor, gündüz saatlerinde. En küçük bir olay yok, hiçbir taşkınlık ve şiddet eylemi yok. Bizim çağrı yaptığımız saatte Türkiye'nin birçok yerinde zaten irili ufaklı yürüyüşler, eylemler yapılıyor. En küçük bir şiddet yok, yaralama yok, öldürme yok, talan yok, hiçbir şey yok, polis müdahalesi de yok. Ertesi gün 7 Ekim öğlen saatlerine kadar sürüyor, hiçbir şey yok, saat 14.30 Muş/Varto'da 1 yurttaşımız polisler tarafından öldürülüyor. Aynı gün o talihsiz açıklamayı yapıyor Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 14.00 sularında Antep'teki mülteci kampında diyor ki: "Kobani düştü, düşecek." İşte bu, işte bu açıklama her şeyi tetikleyen açıklama oluyor. Şiddet başlıyor ve belli ki pusuda bekleyenler varmış.

MEHMET MUŞ (İstanbul) - Allah Allah! Siz sütten çıkmış ak kaşıksınız zaten.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Ben anlatayım efendim, siz sonra cevap verin, konuşmayı sürdürelim.

Yani "Pusuda bekleyenler varmış." diyorum, pusuda bekleyenler bunu duyar duymaz harekete geçiyorlar.

MEHMET MUŞ (İstanbul) - Siz sütten çıkmış ak kaşıksınız zaten.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Şimdi, hâlâ Varto'da öldürülen 25 yaşındaki yurttaşımızın faili kimdir açığa çıkmadı ama biliniyor aslında kimin ateş ettiği.

MEHMET MUŞ (İstanbul) - İhbar edin, ihbar edin. (HDP sıralarından gürültüler)

HÜDA KAYA (İstanbul) - Nasıl olsa cevap vereceksin.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Şimdi, efendim, savcılık biliyor, savcılık herhangi bir araştırma da yapmıyor. Kolayı ne? HDP'nin üstüne atın. Görgü tanıkları var, polisin bulunduğu yerden ateş açılıyor ama bakın, bu provokasyonlar da bitmiyor.

Şimdi, bir taraftan HÜDAPAR'ın binalarına saldırılar oluyor, bir taraftan HDP'nin binalarına saldırılar oluyor. HÜDAPAR ile HDP birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Aynı saatlerde birbirine yakın yerlerde yapılıyor üstelik bunlar ve bunun sonunda çok sayıda HDP'li ve HÜDAPAR'lı, kimliği belirlenemeyen kişiler tarafından katlediliyor. Yasin Börü ve arkadaşları da öyle, Antep'teki arkadaşlarımız da öyle, İzmir'deki arkadaşlarımız da öyle, linç edilerek öldürülüyorlar.

Bakın, birbirine misilleme değil bunlar, birbirine yakın saatlerde yapılıyor. Biz Türkiye'de aslında bu tür provokasyonların nasıl örgütlendiğini, nasıl yapıldığını çok iyi biliyoruz, çok fazla örneği vardır bu konuda. Sosyal medya kullanılıyor, sosyal medyaya görüntüler, linç görüntüleri atılıyor ve onun arkasından işler büyümeye devam ediyor.

Şimdi, bu işler 8 Ekime kadar devam ediyor. Peki, biz bu saatlerde ne yapıyoruz bunlar olurken? Biz bütün il ve ilçe teşkilatlarımızı arıyoruz, "Bütün şiddet olaylarını durdurmak için elinizden ne geliyorsa yapın." direktifini veriyoruz, tek tek bütün il ve ilçe teşkilatlarımızı arıyoruz, "Provokasyonlara gelmeyin. Yağma, öldürme, şiddet nerede varsa önüne geçmeye çalışın. "Bizimle alakalı değildir, kesinlikle büyük bir provokasyondur." diyoruz.

Biz bunu söylüyoruz da inanmayacaksınız siz ama inanacağınız bir şey söyleyeceğim şimdi. Geçen gün gözaltına alınan o dönem idare amirimiz olan Sırrı Süreyya Önder savcılıkta ifadesini verdi. Size buradan çok küçük bir parça okuyacağım, isteyenlere de o ifadeyi dağıtabiliriz. O ifadesinde dedi ki: "Kırk sekiz saat boyunca İçişleri Bakanlığında bulundum, makamındaydık. Odada ben ve İdris Baluken bulunmaktaydı. Efkan Ala'yla birlikte bütün bu provokasyonların sona erdirilmesi için birlikte çalıştık." diye açıkladı. Yani, şimdi, sizin milletvekiliniz olan dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala her şeyi biliyor. O gün o demişti ki: "Kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var, kontrol edemediğimiz." Şimdi, biz bunların hepsinin konuşulmasını istiyoruz, evet hepsinin konuşulmasını istiyoruz.

Şimdi, koordinasyonu İçişleri Bakanlığında bizim milletvekillerimiz, idare amirimiz Sırrı Süreyya Önder yaptı ve bu konuda Efkan Ala hepsinin tanığıdır, şahididir ve şiddet eylemleri durdurulsun diye, provokasyonların önü alınsın diye elimizden gelen her şeyi yaptık.

Bu da yetmedi Öcalan'dan İmralı'dan mesaj geldi 9 Ekim günü alelacele, el yazısıyla. O mesajı kim getirdi, biz mi getirdik? Hayır. Siz getirdiniz, Hükûmet getirdi ve biz okuyalım diye getirdiniz onu ve o mesajda Öcalan'ın çağrısı çok açıktı. "Derhâl durmalıdır provokasyonların hepsi, gösteriler durmalıdır, şiddet eylemi yapan, bizden değildir, provokatördür." dedi o mesajda ve bunun üzerine adım adım o eylemler, o provokasyonlar durdu.

Durdu mu? Durmadı. Orada durdu ama Bingöl'de bir provokasyon oldu. Siz hatırlarsınız Bingöl'de bir provokasyon oldu. Bingöl Emniyet Müdürüne suikast haberi geldi, yanındaki 3 polis memuru katledildi, kendisi yaralıydı. O kadar büyük ki bu provokasyon yani bu provokatörler vazgeçmediler ama sonunda Bingöl'ün de büyük bir provokasyon olduğu ortaya çıktı, sizin Hükûmetiniz ortaya çıkardı.

Şimdi 6-8 Ekimde bunlar yaşandı. 29 Ekimde yani yirmi gün sonra Türkiye ile Kürdistan Federal Bölgesi Irak devleti arasındaki sınır kapısı Habur'dan 150 peşmerge 80 araçlık konvoyla Habur'dan girdi, İpek Yolu'nu kullanarak Silopi, Cizre, Nusaybin üzerinden Suruç'a geldi ve Kobani'ye geçti. İşte bu yapılsın isteniyordu o zaman. Bu, yirmi gün gecikmeseydi hiçbir yurttaşımız canını kaybetmeyecekti. Ortada bir suç yok, çağrının kendisi ne şiddet içeriyor ne şiddetin imasını içeriyor ne de böyle bir şiddet ortamının ihtimali var biz yaptığımızda. Bırakın bir şiddet eylemini teşvik etmeyi, durdurabileceğimiz en küçük şiddet eyleminin peşine varıp durdurmak için üç gün boyunca uğraştık, bütün çabamız, gayretimiz bunun üzerineydi. Dedim ya, İçişleri Bakanı bunun tanığıdır.

Peki, 6-8 Ekim provokasyonlarının gerçek nedenini araştırmak yerine kimlerdi bunları yapanlar, niye yaptılar, bütün bunları ortaya çıkarmak yerine niye ucuz siyaseti seçtiniz, "Sorumlu HDP" sloganlarıyla ortaya çıktınız? Neden bir sonraki seçime parti olarak girmeye hazırlanan HDP'yi baraj altında bırakmak için ve aynı zamanda 15 Temmuza giden yolu açtınız? Bunların hepsini tartışacağız elbette ki. O günün devlet kadrolarına yerleşmiş olan cemaat üyelerini, İran istihbaratını, Orta Doğu'daki başka istihbarat örgütlerini... Bunları biz söylemiyoruz, İçişleri Bakanı, arkadaşlarımıza söyledi "Bunları biz tespit ettik. Batılı istihbarat örgütleri büyük bir provokasyon yapmaya çalıştılar." dedi; kısmen de başarılı oldular.

Bakın, o zaman, 9 Ekimde sizin Genel Başkanınız Erdoğan ne diyor: "Sahnelenen bu oyunun çözüm sürecini ve kadim kardeşliğimizi sabote etme amacını taşıdığı açıktır." Bunu sizin Genel Başkanınız söylüyor: "Çözüm sürecini sabote etme amacını taşıdığı açıktır"

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayınız sözlerinizi.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Şimdi, biz açıkça tekrar bir şeyi söylüyoruz: O gün kim bu sabotajı yaptıysa, kim bu provokasyonların arkasında durduysa, kimlerse onlar, işte bugün HDP'yi demokratik siyasetten tasfiye etmeye çalışanlar, bize karşı intikam operasyonu sürdürenler, arkadaşlarımızı hukuksuz yere cezaevinde tutanlar, gözaltına alıp tutuklayanlar, kayyumları atayanlar aynı zihniyetin devamcılarıdır. Kim size bunları yaptırıyorsa o günkü provokasyonun arkasında duranlar da esas itibarıyla onlardır. Şimdi soruyoruz: O dönemin mülki amirleri neredeler? Diyarbakır, Siirt, Muş, Van, Mardin, Antep, Adana, Batman ve Bingöl'ün mülki amirleri neredeler, ne yapıyorlar, ne görevdeler? Bunu söylüyor musunuz? Kimse bunları ne sordu ne de söyledi.

Şunu son bir cümle olarak söyleyeyim: Yitip giden her can bizim canımızdır. Herkes, onlarca genç ölmüştür. Sadece gençler değil, yaşı ilerlemiş olanlar da ölmüştür.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Efendim, bitiriyorum.

BAŞKAN - Uzatmanızı verdim Sayın Saruhan. Sadece sözlerinizi tamamlayın, son cümlenizi alayım.

Buyurun.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Son cümlelerim... Selamlayayım...

Teşekkür ederim.

Her ölen insan bizim canımızdır ve onların yaşam hakkı, mal ve can güvenlikleri bizim açımızdan kutsaldır ve aralarında hiçbir ayrım yapmıyoruz. Bunu net olarak bir kez daha vurgulamış olayım.

O nedenle şunu söyleyelim: Bunu tartışacağız, araştırma komisyonu kurulmasını talep etmeye devam edeceğiz, siz bunu kabul edene kadar bunu yapacağız çünkü bu Mecliste yapılmış olan bir örnek vardır. 90'lı yıllarda Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu kurulmuştur ve çok ciddi bir araştırma yapmıştır ve bütün gerçekleri ortaya çıkarmıştır. Bu konunun da araştırılması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması, bizim açımızdan son derece önemlidir. Bunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)