| Konu: | Diyanet İşleri Başkanlığının Ayasofya'da 24 Temmuz Cuma günü kılınacak namaz için Mecliste grubu bulunan partilere gönderdiği davetiyeyi HDP, DBP, TİP milletvekillerine göndermemiş olmasının Anayasa'ya aykırı olduğuna, polisin şiddet uygulamasının ve yetki aşımının kabul edilemeyeceğine, 2012 yılında Anayasa Mahkemesine 4 işkence başvurusu yapılmış iken 2019 yılında 4.181 başvuru yapıldığına, Tunceli ilindeki 17 dağ keçisi için sergilenen ortak tutumun Bingöl ilindeki çengel boynuzlu dağ keçilerini korumak için de sergilenmesi gerektiğine ilişkin açıklaması |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 117 |
| Tarih: | 23.07.2020 |
HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın vekiller, Diyanet İşleri Başkanlığı, Mecliste grubu bulunan partilere bir davetiye göndermiş. Davetiyenin içeriğiyle ilgili bir şey konuşmak istemiyorum çünkü o ayrı bir konu, ayrı bir tartışma. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı, Halkların Demokratik Partisi, Demokratik Bölgeler Partisi ve Türkiye İşçi Partisi milletvekillerine bu davetiyeyi göndermemiş. Diyanet İşleri Başkanlığı açık bir siyasi ayrımcılık yapmış. Diyanet İşleri Başkanlığının bu ayrımcı tavrı Anayasa'ya aykırıdır. Anayasa madde 80 der ki: "Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler." Şimdi, buradaki esas budur. Bu esas belli ki Diyanet İşleri Başkanlığını bağlamıyor, Diyanet İşleri Başkanlığı ayrımcılık yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı teamülleri yok sayıyor, Anayasa'yı yok sayıyor; HDP'yi, DBP'yi ve TİP'i dışlayarak bir tutum alıyor. Bu tavır kin ve nefret tohumlarını ekmek ve boy vermesini sağlamaya yönelik siyasi bir tavırdır, Diyanet siyaset yapmaktadır; bunu asla kabul etmiyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı faize, ranta, lükse, israfa boğulmuş bir hâldedir. Ülkede ayrımcılığın derinleşmesini sağlayarak suçlarını örtmeye çalışmaktadır. Açıktır ki Diyanet İşleri Başkanlığı yasal sorumluluklarının yerine sarayın siyasi programına dinî meşruiyet kazandırmaya çalışan bir tutum içindedir. Dolayısıyla, Diyanet İşleri Başkanlığının bu tutumunu kınıyoruz, bunu kesinlikle kabullenmiyoruz, ayrımcılık yapmasını kesinlikle çok ağır bir şekilde, en sert biçimde eleştiriyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı bu tutumuyla toplumun sorunlarının çözüm adresi değil, toplumsal sorun üreten siyasi bir rant merkezi hâline gelmiştir. Bunu özellikle vurguluyoruz, utanmaları gerektiğini söylüyoruz, dini kullanarak ayrımcılık yapmalarını protesto ediyoruz. Önce bunu belirtmiş olayım.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; polis şiddeti gerçekten vahim bir durum almaya başladı, son haftalara baktığımızda önlenemez bir yükseliş görülüyor. Şimdi, geçenlerde, İstanbul Beyoğlu'nda seyyar arabada köfte satan Serdar Turgut isimli bir yurttaş bir grup polis ve bekçinin şiddetine uğruyor ve bu şiddet bir marketin güvenlik kameralarına yansıyor, bu güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler de sosyal medyada yayınlanıyor. Baktığımızda, gerçekten vahşi bir durumla karşı karşıyayız. Bir polis kişiyi yere yatırmaya çalışırken bir başka polis tekmeyle defalarca yüzüne vuruyor, tekmeyi vuran polis daha sonra o kişinin saçından tutarak başını kaldırıp yumrukla yüzüne sertçe vurmaya başlıyor, -bunları anlatıyorum, gerçekten vahim görüntüler- ellerinde coplar bulunan onlarca polis, bu durumda etrafta bekliyorlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Ardından, kişi oradan uzaklaşmaya çalışıyor ama saldırı devam ediyor, yüzüne tekme atmaya devam ediyorlar. Oradaki parkta bulunan insanlar, polislere "Ne yapıyorsunuz." diye tepki gösteriyor. Şimdi, birinci suç, bir yurttaşa, seyyar arabasında köfte satan bir yurttaşa polisin bu şekilde şiddet kullanması. Eğer o yurttaşın orada köfte satması uygun değilse belediye var, belediye zabıtası var, uygun bir şekilde uyarırlar, gereken adımlar atılır. Polisin şiddet uygulaması kabul edilebilir bir şey değil. İkinci suç ne? Parkta oturan yurttaşlar tepki gösteriyor, polisler ne diyor? "Buranın amiri de savcısı da hâkimi de benim, her şey benden sorulur." Yetki aşımı, açıkça yetki aşımı. Yani bu polis, Türkiye'deki polis Amerika'da George Floyd'u nefessiz bırakan o ırkçı polisin yaptıklarına çok özenmiş, onları burada uygulayabilir miyiz diye uğraşıyorlar.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım Sayın Oluç.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - İnsanları nefessiz bırakmak için bu adımları atıyorlar. Dolayısıyla bu tutuma yani bir şiddet uygulanmasına başka örnekler de var ama vakit kısıtlı olduğu için kısaca söyleyeceğim, geçen gün de konuştuk, Suruç'u anmaya çalışan gençlere yapılan polis saldırısını da konuştuk, çok örnek var ama birinci suç, şiddet uygulamaları; ikinci suç, yetki aşımı. Ne demek yani buranın amiri de savcısı da hâkimi de benim? Sen kimsin ya? Kimsin yani hangi yetkiyle bunları yapıyorsun? Şimdi, bu örnekler çok fazla olmaya başladı. Bir şey hatırlatmak istiyorum; geçenlerde burada Genel Kurulda tartışıldığı için söylüyorum bunu. Bir veri var, resmî veri olduğu için hatırlatacağım. Bakın, 2012'de, burada, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı -Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini kastederek- çıktı bu kürsüden "AİHM'e hiç işkence başvurusu kaldı mı?" dedi. Kalmadı. Neden? Anayasa Mahkemesine takılıyor bu işkence başvuruları.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayalım Sayın Oluç.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Toparlıyorum efendim.
Bakın, 2012'de yalnızca 4 işkence başvurusu yapılmış Anayasa Mahkemesine. 2019'da bu sayı kaça çıkmış biliyor musunuz? 4.181. Anayasa Mahkemesine yapılan -kişisel başvurularda- işkence başvurularının sayısı bu. Yani bu polisin yaptıkları ile bu başvuru sayısının bu kadar artmış olması arasındaki ilişki çok açık ortada. Yani boşuna demiyorlar "ılımlı otokrasi" diye. Yani ılımlı otokrasiden hızla sert otokrasiye geçiş yapan bir Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bir tek adam rejiminden söz ederken dünyadaki bütün siyaset bilimciler, işte bu örneklere bakarak ve bu işleyişe bakarak bunu söylüyorlar. Bunu da belirtmiş olalım.
Son olarak değinmek istediğim bir konu var. Geçen haftalarda konuşmuştuk, Meclisteki bütün partiler de bu konuda aynı fikirde olduklarını beyan etmişlerdi ama bu sorun devam ediyor, ona dair bir şey.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Tamamlıyorum efendim.
Daha önce Dersim'deki dağ keçilerini konuşmuştuk, şimdi Bingöl'deki dağ keçileri de hedefte. Bingöl'de 2020-2021 av sezonunda 7 yaban keçisi ve 7 çengel boynuzlu dağ keçisinin katledilmesine izin verilmiş; her bir yaban keçisi için 14 bin Türk lirası katledilme ücreti belirlenmiş, çengel boynuzlu dağ keçileri için ise 8.500 Türk lirası katledilme ücreti belirlenmiş.
Şimdi, ben, Meclisteki bütün partilere tekrar çağrıda bulunuyorum: Nasıl, Dersim'deki dağ keçileri için ortak bir tutum sergilendi ve bu katliam engellendiyse aynı şekilde Bingöl'deki dağ keçileri için de bunu yapmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin de taraf olduğu Bern Sözleşmesi'nde çengel boynuzlu dağ keçileri kesin koruma altına alınan türler arasındadır. Bunu hatırlatıyorum ve bu konuda bütün partilerin duyarlılık göstereceğine de eminim.
Teşekkür ediyorum.