| Konu: | İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne ilişkin gündem dışı konuşması |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 115 |
| Tarih: | 21.07.2020 |
CANDAN YÜCEER (Tekirdağ) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kadınların sorunlarını erkeklerin konuştuğu, kadınlara fıtrat atfedilen günlere geri döndük. Aslında şiddet gören, mağdur edilen kadınlar -yoksa bazı gazetelerde köşe tutmuş, bazı kurumlara kapılanmış üç beş kişi değil- Türk toplumsal hayatını kendi dinî görüşlerine göre biçimlemeye çalışan tarikatlar ya da kendi dünya görüşlerini topluma dayatmaya çalışan üç beş kadın değil. Bugün, bir kadın daha, Pınar Gültekin... Onun cansız bedenine ulaşıldı, Allah rahmet eylesin.
Bir yandan erkek terörü kadınları hedef alırken, diğer yandan da birileri İstanbul Sözleşmesi'ni hedef alıyor. İstanbul Sözleşmesi'nin ailelerin dağılmasına yol açtığı, İstanbul Sözleşmesi'nin sanki boşanmaları arttıran bir sözleşmeymiş gibi saçmalığa varan yorumların köpürtüldüğünü görüyoruz. Özellikle, son dönemde, ne yazık ki bu kampanyalara AKP Genel Başkan Vekili ve ardından AKP Genel Başkanının da "Gereği neyse yaparız, çıkarız. Halk istemiyorsa kaldırın." diyerek katılmasını gerçekten hayretle izliyoruz çünkü bu sözleşmeyi ya okumamışlar ya da okuduklarını anlamamışlar. İstanbul'da imzalanan, adını da İstanbul'dan alan, dokuz yıl önce imzalanan, altı yıl önce yürürlüğe giren bu sözleşme diyor ki: "Ayrımcılık ve şiddete kimse maruz kalmasın. Ayrımcılık şiddeti arttırır, şiddet de daha fazla bir şekilde ayrımcılığı arttırır." Bu sözleşme "Devletin görevi yalnızca iş işten geçtikten sonra suçluların peşine düşmek değil, o suç oluşmasın diye toplumsal koşulları dönüştürmektir." diyor. Adını bile İstanbul'dan alan, İstanbul gibi güzel olan bu sözleşmenin nesine karşısınız? Eşitlik politikalarına mı karşısınız? Kadınların şiddetten korunmasına, önlenmesine mi karşısınız, yoksa devlete ödev ve görevler yüklenmesine mi karşısınız? "Aileyi korumaz." deniliyor; ailenin tüm bireylerini koruyan bu sözleşme aileyi korur ama tecavüzcüleri, katilleri, ailesine, sevdiklerine şiddet uygulayanları korumaz. İnsan korunmadan da aile korunmaz.
Değerli arkadaşlar, İstanbul Sözleşmesi'ni hedef alanların ana argümanı, bu sözleşmenin -biraz önce de söylediğim gibi- aile kurumunu zayıflattığı iddiası üzerine oturtuluyor. Diyoruz ki: Amacı kadını şiddetten korumak olan sözleşme aileyi nasıl zayıflatır? Buna bir cevap verilmiyor. Sanırım, arzu edilen, kadınların şiddete karşı savunmasız kalması, kadınların şiddete karşı susması ve bunu kabullenmesi.
Diğer bir tepki nedeni, "toplumsal cinsiyet" kavramının cinsel yönelimi farklı bireyleri de kapsadığı ve bunun toplumumuzu ve nesli tehdit ettiği yönünde. Şimdi, kimse bu sözleşme var diye cinsel yönelimini değiştirmiyor ya da bu sözleşme "Siz cinsel yöneliminizi değiştirin." demiyor. Ne diyor? "Devletler aile içi şiddet mağdurlarının haklarını cinsiyet, renk, ırk, cinsel tercih, din gibi farklar gözetmeden korumalıdır." diyor yani cinsel yönelimi farklı bireylerin de şiddetten korunmasını öngörüyor ki olması gereken budur. Aksini iddia etmek, farklı cinsel yönelimleri olan kişilerin her türlü şiddeti kabullenmesini ifade etmek insan haklarının temel ruhunu bırakın, insanlığa aykırıdır. Şimdi, ne diyeceğiz? Mağdurlar arasında ayrımcılık mı yapıyoruz diyeceğiz bu sözleşme için? Asıl amaç, tabii ki bu eleştirilerin ardında yatan, kadının toplumsal rollerinin, kültürel normların değişmesine karşı bir tepki. Kadını erkekle eşit görmeyen, kâğıt üstünde bile kadın ile erkeğin eşit haklara sahip olmasına tahammül edemeyen, alerji gösteren bir zihniyetin yansıması. Kadını yalnızca aile içinde -o da sesini çıkarmadığı sürece- makbul gören, kadını birey olarak kabul etmeyen bir zihniyetin tezahürü. Asıl değişmesi gereken, ortadan kaldırılması gereken zihniyet de tam olarak budur. Yanlış olan, sözleşme değil bu zihniyettir; bu noktada, asıl eleştirilmesi gereken, sözleşme değil, bu sözleşmenin uygulanmamasıdır.
Bakın, hemen her gün bir kadın kardeşimiz katlediliyor; şiddet sıradanlaşmış, gündelik hâle gelmiş ama buna karşın etkin önlemler hâlâ alınmıyor. Sadece haziran ayında 27 kadın katledildi; 23 kadın şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Türkiye, hâlâ, OECD ülkeleri arasında yaşam boyu kadına şiddet istatistiğinde en tepede.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayalım lütfen.
CANDAN YÜCEER (Devamla) - İstanbul Sözleşmesi yok yere yazılmadı değerli arkadaşlar, bir ihtiyaçtan doğdu, bir mücadeleyle doğdu. İstanbul Sözleşmesi'nin ve kazanılmış her hakkın temelinde binlerce kadının kanı, canı, gözyaşı, acısı var; milyonlarca kadının adalet mücadelesi var, hak mücadelesi var. Öyle kolay bir sözleşme değil, istenilince çıkılabilecek bir sözleşme değil. Ve İstanbul Sözleşmesi bugünden itibaren "ama"sız, "fakat"sız tartışmaya açılmamalı ve etkin bir şekilde uygulanmalıdır. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar) Tek bir Şule Çet'in daha pencereden atılmaması için, tek bir Nurtaç Canan'ın daha katilinin adını duvara kanıyla yazmak zorunda kalmaması için, tek bir çocuk daha annesinin boğazının kesilmesine şahit olmasın diye uygulanmalıdır. Siyasetin eril güçleri farkına varmayabilir ama bizler için, biz kadınlar için İstanbul Sözleşmesi, kadın sorunları siyasetüstü bir meseledir.
AYŞE KEŞİR (Düzce) - Geçen hafta neredeydiniz, geçen hafta?
CANDAN YÜCEER (Devamla) - Türkiye'nin her yerinde kadınlar seslerini yükseltiyorlar; siyasi görüşleri, tercihleri ne olursa olsun yaşamak istiyorlar; eşit, adil bir şekilde haklarını istiyorlar.
Çok teşekkür ediyorum. (CHP ve HDP sıralarından alkışlar)