| Konu: | Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 93 |
| Tarih: | 02.06.2020 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; kırk sekiz günlük aradan sonra Meclis açıldı ve gündemimizdeki ilk konu bekçiler yasa teklifi. Teklifin tümüne ve maddelerine ilişkin değerlendirmelerden önce, bu konuyu hangi konjonktürde tartışıyoruz sorusunu ele almak istiyoruz çünkü öncelikle bu konuyu tartıştığımız ortamı konuşmamız gerekiyor. İktidar grubu olarak, bunları söylememizden hiç hazzetmiyorsunuz, biliyoruz ama söyleyelim yine de.
Bakın, otoriter yönetimlerde toplumlar sessizliğe zorlanır; muhalif seslerden hoşlanılmaz, eleştiriye tahammül gösterilmez. Yönetilenler, ezilmişler, dışlanmışlar otoriter rejimlerde konuşamazlar, konuşsalar bile seslerini duyuramazlar. Bu gibi toplumlarda terör her türlü baskının bahanesi niteliğindedir. Topluma terör korkusu pompalanır, sonra muhalifler terörist ilan edilir. İşte, bugün yaşadığımız da tam olarak budur, aslında tam bir iktidar terörü uygulanmaktadır.
Otoriter iktidarların en çok korktuğu, gerçeklerin söyleniyor olmasıdır. Yurttaşlar için otoriter iktidarlara karşı direniş, iktidara hakikati söyleme cesaretidir aynı zamanda. Türkiye'de haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, zulme, baskıya karşı çıkanların sesi duyulmuyor. Günümüz Türkiyesinde muhalefet etmek, hakikati söyleme cesaretini göstermek ve sesi duyulmayanların sesi olmak demektir aynı zamanda. Bugün, sesi duyulmayanların sesi hakikatin ta kendisidir. Ne yazık ki Türkiye'de bir kez daha devletin partileştiği bir dönem yaşıyoruz. Tarih yeni aktörler ve yeni koşullarda tekerrür etti ve geçmişte yaşanan tek parti döneminin devlet-parti örtüşmesi bir kez daha zuhur etti. İşte, bu nedenle de iktidar mensupları ve yandaşları tarafından, iktidara muhalefet etmek devlet ve millet düşmanlığı olarak tarif edilmektedir. Muhalif olanlara gayrihukuki yaptırımlar uygulanması haklı ve meşru görülmektedir. Valilerin Adalet ve Kalkınma Partisi il başkanları, kaymakamların Adalet ve Kalkınma Partisi ilçe başkanları, mahkemelerin de Adalet ve Kalkınma Partisi hukuk bürosu gibi çalıştığı bir dönemi yaşıyoruz.
Türkiye'nin otoriterleşmesinin en açık görünümü, yürütmenin her düzlemde aşırı güçlenmesidir. Bu bir mutlak iktidar yaratma durumudur, mutlak iktidar.
(Uğultular)
MERAL DANIŞ BEŞTAŞ (Siirt) - Sayın Başkan, çok uğultu var.
BAŞKAN - Arkadaşlar, biraz sessizlik rica ediyorum, lütfen...
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Bugünkü otoriterliğin kökleri, yüz yıl önce batmış bir mutlakiyetçiliği ihya ederek toplumu zapturapt altına alma, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun işlediği bir sistemi kalıcılaştırma hırsında yatmaktadır. Bu, iktidarın hırsıdır aynı zamanda.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde Türkiye ağır bir demokrasi krizi içine girmiştir. Bu çok açık, bütün dünya da bunu görüyor, sadece biz değil. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı ve kuvvetlerin tek kişide birleştirildiği, yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı, her türlü kararın tek kişi tarafından verildiği, iktidara yönelik yolsuzluk iddialarının üstünün örtüldüğü, basın özgürlüğünün bulunmadığı, tüm muhalif seslerin bastırıldığı, özgürlüklerin ancak siyasal iktidardan olanlar için çizilen çizgiler içinde kullanılabildiği, eğitimin bilimden koparıldığı, üniversitelerin iktidarın emrine sokulduğu, her özerk olması gereken devlet kurumunun iktidara bağlandığı, devletin partileştiği bir ülkenin demokrasiyle yönetildiğini söylemek mümkün değildir. İşte, bu koşullarda bekçiler kanun teklifini konuşuyoruz. Bu olağan bir durum değil, olağanüstü bir durum.
Bakın, hukuk devleti değil, polis devleti örnekleri pandemi döneminde bile sürdü; tuhaf ötesi bir şey. Örneğin, bayram sürecinde sokağa çıkma kısıtlaması nedeniyle polisler ve bekçiler yurttaşlara yasağı gerekçe göstererek birçok yerde şiddet uyguladı. İçişleri Bakanlığı kimi olayda fail polisleri açığa aldığını belirten açıklamalar yaptı ama bunların göstermelik olduğunu biz çok iyi biliyoruz. Sadece bayram günlerinde yaşananlara bakalım: Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde darp, ev baskını, camlar ve kapılar kırıldı; İstanbul Kadıköy'de sözlü ve fiziksel şiddet; İstanbul Zeytinburnu'nda çocuklara ters kelepçe ve gözaltı; arabasının alarmını durdurmak isteyen yurttaşa darp, mahalle sakinlerine şiddet; Eyüp Esentepe'de darp; Sultanbeyli'de darp ve ters kelepçe; Cizre'de darp; Edirne Keşan'da şiddet, biber gazı, havaya ateş; Adana'da 13 yaşındaki çocuk ve babasına darp, havaya ateş; Batman'da darp; Diyarbakır'da ters kelepçe, hakaret; Ağrı Patnos'ta darp ve gözaltı. Bunlar sadece bayram sürecinde yaşananlar, bayram sürecinde.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 11 Mart-11 Mayıs arasındaki yani bayram öncesi dönemde yaşanan hak ihlalleri raporunu açıkladı ve diyor ki: "Covid salgınıyla mücadele kapsamında alınan sokağa çıkma yasaklarına ve diğer tedbirlere uymadıkları gerekçesiyle 58'i polis, bekçi tarafından; 3'ü de belediye zabıtaları tarafından olmak üzere 61 kişi şiddete, işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 2 kişi de maruz kaldığı şiddet sonucu hastaneye kaldırıldı." Tuhaf ötesi bir durum. Nedir bunlar? Bunlar iktidarın yeni normalinin ipuçlarıdır. Bu uygulamalar toplumda bir korku ve tehdit yaratmaya dönüktür. Polis ve bekçi sayısını artırarak toplumun tamamına uygulanan şiddet politikası, iktidarın artık yönetemiyor olduğunun, toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda halklara, topluma uygulanan baskı politikalarının artacağının bir göstergesidir çok açık bir biçimde.
Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanının, Cumhurbaşkanı sıfatıyla salgın önlemlerini açıkladığı konuşmaların üçte 2'sini muhalefete hakaret etmekle geçirdiği bir ülkeden söz ediyoruz. Salgın önlemlerinin açıklandığı konuşmalardan söz ediyorum. Toplumda dayanışma ve birlikte salgına karşı mücadele ihtiyacının en yüksek olduğu günlerde oldu bunlar. En tepe böyle yaparsa mahalledeki bekçi, polis de öyle yapar işte.
Şimdi, neden bekçiler bir kez daha gündeme geldi? 256 bin polis var, 190 bin jandarma var -yaklaşık rakamları söylüyorum- 21 bin bekçi oldu. Toplamda 467 bine yakın bir İçişleri Bakanlığı ordusu var. Yeni tahkimat hevesi neden? Soruyoruz "Ne oluyor?" Bu soruyu sormayalım mı yani muhalefet olarak? İşte bu koşullarda bekçileri tartışıyoruz. Peki, yeni kanun teklifi ne öngörüyor? Yeni bir paralel kolluk, çok açık. Bekçiler zor ve silah kullanma yetkisine sahip olacak, kamu düzenini bozacak mahiyetteki gösteri, yürüyüş ve karışıklıkların önlenmesi amacıyla genel kolluk kuvvetleri gelinceye kadar önleyici tedbirleri alacak, makul -buna geleceğiz biraz sonra- bir gerekçeyle durdurma yetkisini kullanacak, kimlik veya diğer belgeleri isteyebilecek, kişinin şüphe uyandırması durumunda üst araması yapabilecek, araçlarının görünmeyen bölümlerinin açılmasını isteyecek. Kim yapacak bütün bunları? Eğitimsiz bekçiler yapacak. Şimdi, bu durum bizleri bu konuşmaları yapmaya itiyor ve siz bekçilerle parti devletinize yeni silahlı güçler ekliyorsunuz; mesele ortada, niyetiniz vahim.
Kanun teklifinin genel gerekçesi, bekçilerin Türkiye'deki kolluk mimarisi içindeki yerinin tespitine ilişkin çeşitli ifadeler içeriyor. Bu mimariye göre bekçiler "silahlı bir kolluk" olarak tanımlanıyor ve "yardımcı kuvvet" olarak kabul ediliyor. Genel gerekçede "halkın problemlerini sahada çözecek yapıların etkinleştirilmesi" ibaresi var. Yani bekçiler, sokaklar başta olmak üzere her türlü mahallî bölgede, muğlak olarak tanımlanan halkın problemleri bahanesine sığınarak yürütme erkinin gündemini halkın arasında işletecek, çok açık. Masum bir bekçi yasa teklifiyle karşı karşıya değiliz. Yardımcı kuvvetlere ihtiyaç duyulması, İçişleri Bakanlığı kapsamındaki emniyet güçlerinin kanunla tanımlı görevleri dışındaki amaçlarına da işaret ediyor. Elbette ki bu amaçlar, iktidarın kendi siyasal ajandası üzerinden gerçekleştirilmek istenecektir. Yoksa zaten hâlihazırda bahsedilen kuvvetlere büyük bütçeler ayrılıyor, başka devletlerin ordudaki personel sayılarını aşacak büyüklükte kamu görevlisi zaten istihdam ediliyor. Yani büyük bir iç istibdat ordusu sizin iktidarınızın döneminde yaratılıyor. Bekçilerin buna eklenmesi, iktidarın baskı anlayışının tahkim edilmesinden başka hiçbir şey değildir. Nitekim tarihte sıkça görüldüğü üzere uzun süreli iktidarlar yıpranmaya yüz tuttuğunda, yardımcı kuvvetlerin oluşturulması ve palazlanmasına zemin hazırlanmış ve toplumsal yaşam bir gerilim sahasına, hak ihlalleri ortamına ve iktidar kaynaklı şiddete sevk edilmiştir. İktidar otoriterleştikçe, hukuk dışına çıktıkça, evrensel hukuk ilkelerini ve demokratik hak ve özgürlükleri adım adım yok sayıp çiğnedikçe yeni kuvvetlere ihtiyaç duymaktadır. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemiyle birlikte rejimin, devletin, toplumun güvenliği tek adamın güvenliği içerisinde eritilmiştir. Tüm bunlardan ötürü, güvenlik politikaları değişmiş "yardımcı kuvvetler" denilen militer güçler iktidar tarafından devreye alınmıştır. Militer diyorum, siz paramiliter anlayın bunu. İşte, böylesi bir tek adam güvenlik mimarisinin içine bekçiler yerleştirilmiştir. Hiçbir liyakat gözetmeksizin iktidar partisi teşkilatları ve bazı iktidar odakları tarafından hazırlanan listelerle işe alınacak olan ve alınmakta olan bekçiler tek adam rejiminin güvenliğini sağlayabilir ama bu tarz bir girişimle, iktidarın toplumsal muhalefetten duyduğu güçlü korkudan dolayı bizatihi toplum için büyük bir güvenlik sorunu yaratılmış oluyor.
Liyakat usullerinden uzak bir kadrolaşma olacağı çok açık. Hatta, toplumun içinde çok ciddi korkular var. Mesela iktidarın "Suriye Millî Ordusu" adı altında örgütlediği grupların bir kısmına Türkiye vatandaşlığı verildiği biliniyor. Vatandaşlık alan bu kişilerin bekçi yapılıp sokaklarda iktidarın muhafızları olarak kullanılacaklarına dair ciddi şüpheler var. Bu şüpheleri gidermek gerekiyor, bu son derece ciddi bir sorundur.
Evrenseldir, evrensel bir kuraldan bahsediyorum; otoriter yönetimler toplumu baskı altında tutmak için devreye koydukları güvenlik politikaları neticesinde hukuk devletinden güvenlik devletine geçiş yapmaktadır ve güvenlik devletleri korku üzerinden kurulur ve iktidarlar açısından, bu korkuyla birlikte, her ne pahasına olursa olsun ayakta tutulmak istenir. Güvenlik devleti baskıcı iktidarını korku üzerinden işlevselleştirir ve meşrulaştırır, yurttaşlar ise haklarından mahrum edilir; bugün yaşadığımız tam da budur ve biz bu ortamda bekçiler yasasını tartışıyoruz. Nihayetinde güvenlik devleti, hukuk devletinin temel niteliği olan hesap verilebilirlik, suç-ceza diyalektiği ve müeyyide özelliğini ortadan kaldırmaktadır. Böylece, bir polis devletinin kapıları aralanmış olur ve adli erkin sönükleştirilmesiyle kolluk güçlerinden hesap sorulamazlık genel bir kural hâline getirilir. Hukuk devletinin baypas edilmesiyle yurttaşlık hakları aşınır. Bugün yaşadığımız budur. Bunun adı cezasızlıktır, işte siz bunu uyguluyorsunuz.
İktidar gitgide otoriterleşirken güvenlik politikası da aynı hızda tüm hak ve özgürlükleri yutacak, ortadan kaldıracak şekilde genişletilmektedir. Yurttaşların iktidardan duyduğu hoşnutsuzluk arttıkça iktidar her gün yeni bir baskı ve denetim mekanizması üretmektedir. İktidarın tanımladığı güvenlik ihtiyaçları bugün halkın huzur ve güvenliğini değil, otoriter tek adam rejiminin ihtiyaçlarını öncelemektedir. Adalet ve Kalkınma Partisinin güvenlik politikası, bugün yurttaşlar için en büyük güvenlik sorunlarından biri hâlini almıştır. Çünkü devlet içinde ve toplum üzerinde kendi egemenliğini kurmak ve korumak pahasına toplum açıkça militarize edilmekte ve kamplaştırılmakta, silahlanma teşvik edilmekte ve bu, bizzat kamu kaynakları kullanılarak yapılmaktadır.
Özellikle iktidara yakınlığıyla bilinen kişilerin toplumu tehdit eden ve iç savaşa gönderme yapan açıklamaları, 15 Temmuz sonrası kaybolan silahların akıbetine ve paramiliter bir yapıya ilişkin de ciddi emareler sunmaktadır. Bakın, Sevda Noyan, Mehmet Emin Göç, Fatih Tezcan; bunların bu yönlü açıklamaları kamuoyunda ciddi bir tepkiye neden olmuştur, sizler de biliyorsunuz. Kimisi "Benim listem hazır, bizim aile 50 kişiyi götürür." dedi, kimisi "Listelerden haberiniz var mı sizin, ailenizi nasıl koruyacaksınız?" dedi. AKP gençlik kolları üyesi olduğu anlaşılan Mehmet Emin Göç de bir kavanoz dolusu mermi görüntüsünü sosyal medya hesabından paylaşarak CHP ve HDP'lileri tehdit etti. Nereden alıyorlar bu cesareti? İktidardan, sizin cezasızlık politikalarınızdan alıyorlar.
Şimdi, son beş yılda Türkiye tarihinde görülmemiş şekilde ruhsatsız silah satışı yapılmış, kayıp ve çalıntı silah sayısında 6-7 kat artış olmuş vaziyettedir. 15 Temmuzdan sonra kaybolan 200 bin adet silahın akıbeti de ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur.
İktidarın güvenlik paranoyasıyla kendinden olan olmayan ayrımı keskinleştirilmekte, asayiş ve güvenlik mekanizmaları iktidar tarafından çok açıkça suistimal edilmektedir. İşte bu koşullar altında bekçilik müessesesini tartışıyoruz ve bu getirilen kanun teklifini bu hâliyle "toplum yararına bir güvenlik mekanizması" şeklinde değerlendirmek maalesef mümkün değildir. Parti kuvveti olarak bekçileri tasarlıyorsunuz, vahim bir durumdur bu. İktidarın sokaktaki gözü, hafiyesi ve kelepçesi olacak bir parti kuvveti yaratmaya çalışıyorsunuz.
Şimdi, bakın sizin partinizin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2 Ocak 2020 tarihli açıklamasında dedi ki: "Artık şehirlerimizin dış güvenliğini surlar ve hendeklerle koruyamayacağımız, içerideki düzeni de sadece kolluk gücüyle sağlayamayacağımız bir yere gelmiş durumdayız, yeni fikirler geliştirilmeli." Bu açıklamanın akabinde yardımcı kuvvet olarak bekçilerle ilgili yasal düzenleme TBMM gündemine geldi ve emir yüksek yerden olduğu için kanun teklifi bugün tartışılıyor. Bekçilerin bir bütün olarak partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde iktidara bağlı olacağı açık ve nettir. Bekçiler parti kuvveti olarak kullanılacaklardır, bu açık ve nettir. Dolayısıyla bu parti kuvvetleri hem demokratik hak taleplerine karşı hem de özellikle muhalif muhitlerde baskı aracı olarak hem de genel olarak toplumun denetlenmesi için kullanılmak istenecektir, bu büyük bir tehlikedir. Yakın tarihimizde, üstelik içinde bulunduğumuz coğrafyada bunun örnekleri görülmüştür, Baas rejimlerini sizlere hatırlatmak istiyorum.
Şimdi, 2020 yılı itibarıyla iktidarın bir beka kalkanına ihtiyaç duyması tesadüf değildir. Beka tartışmaları zaten hep iktidarın bekası tartışmalarıdır, bunu söyledik. Çünkü Türkiye halkları, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının politikaları sebebiyle ciddi bir ekonomik ve siyasi krizin içine sürüklenmiştir. Bir yandan yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımında adaletsizlik, geçim sorunu gibi ekonomik krizin göstergeleri, diğer taraftan demokratik hak taleplerine karşı iktidarın her türlü şiddet aracını devreye koyması krizleri tetiklemektedir.
İrtifa kaybediyorsunuz ve panikle bu önlemleri alıyorsunuz. İktidar demokrasi ve adalet politikalarını devreye koymak yerine devletin şiddet aygıtlarına daha fazla sarılmakta, dolayısıyla toplumun güvenliğini, adil yaşamını ve refahını değil kendi bekasını öncelemektedir.
Nihayetinde karşı karşıya olduğumuz gerçeklik şudur: Bekçilik sisteminin kurumsallaşması ve yoğunlaşmasıyla birlikte toplum üzerindeki baskı artırılmak, iktidarın bekasını korumasının araçları oluşturulmak, Türkiye'de hukuk devleti daha fazla aşındırılmak, toplumsal taleplerin şiddetle bastırılması için zeminler yaratılmak istenmektedir.
Şimdi, sayın vekiller, bu bekçilerin var oldukları dönemde -yakın dönemi kastediyorum- çok sayıda ihlal ve soruna neden oldukları yargı tarafından tespit edilmiştir. Teklifin geneline hâkim olan anlayış bu tespitleri hiçe saymakta ve ihlallere, kılıf ve hukuksuz uygulamalara yasal zemin oluşturmayı amaçlamaktadır. Üstelik yargıya intikal etmiş olaylar münferit de değildir. Bekçi uygulaması başladığından beri -son dönemi kastediyorum, özellikle 2016 sonrasını- toplumun farklı kesimlerinden pek çok kişi bekçiler tarafından şiddete ve hak ihlaline maruz bırakılmıştır.
Şimdi, saymakla bitmez bu örnekler ama biraz konuşalım. Adalet ve Kalkınma Partisinin anlayışına göre kişileri durdurma ve kimlik sorma yetkisini kullanmak için aranan makul sebep nedir acaba? Makul sebep, ayrımcılığın ve kötü muamelenin gerekçesi yapılan bir anahtar niyetine kullanılmaktadır bugün, bu son derece ciddi bir sorundur.
Bakın, İzmir'de 2 bekçinin çok kısa bir zaman zarfı içinde, 2 kişiye defalarca kimlik kontrolü yapmak istemesi üzerine çıkan tartışma yargıya intikal etti, mahkeme bekçileri haksız buldu. Sonra, bir benzer olay Mardin'de yaşandı, oradaki mahkeme de bekçilerin kimlik soramayacağını belirtti. O zaman ne oldu? Önce uygulamalar yapıldı, bu uygulamalara yargı engel çıkarınca şimdi yasal kılıf yaratılıyor buna. Yani aslında bütün otoriter yönetimlerin yaptığı gibi önce uygulama yapılıyor, sonra buna uygun yasa çıkarılıyor. İşte bu, hukukun askıya alınması anlayışının çok net ve açık örneğidir, tek tek baktığımızda bunları açıkça görüyoruz. Bekçilerin yaptıkları hak ihlallerinin örneklerini tek tek saydığımızda sonuç ne görünüyor biliyor musunuz? Eğitimsiz bir silahlı güç toplum açısından büyük bir sıkıntı ve tehlike oluşturmaktadır, o görünüyor. Örneklere bakın, yani tek tek illerde yaşanan; Trabzon'undan İzmir'ine, İstanbul'undan Diyarbakır'ına kadar yaşanan örneklere bakın, görünen budur; eğitimsiz silahlı gücün yarattığı sorunlar. Yani size bir kez daha söyleyelim: Daha fazla güvenlik, daha fazla tahakküm ve güvencesizlik getirir, bunu bilin.
Geldiğimiz noktada, iktidar ile toplum arasındaki gerilimler had safhaya çıkmaktadır. Siz sadece toplumun yarısını, en iyi ihtimalle yarısını temsil ediyorsunuz, toplumun tamamını değil. Dolayısıyla, toplumun diğer yarısını göz ardı eden ve karşısına alan bir politika ve uygulama, bu toplumda büyük bir güvencesizlik ve büyük bir kriz, sıkıntı yaratır. Bunu bilmemizin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu karanlık dönemden çıkışın yolu daha fazla güvenlik bahanesine sığınarak militarizasyonu artırmak değil, aksine demokrasiyi güçlendirmek, özgürlükleri artırmak ve adaleti tesis etmektir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkanım.
BAŞKAN - Tamamlayın sözlerinizi.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Dolayısıyla, Meclisin bugün asıl konuşması gereken, OHAL kalktıktan sonra dahi ısrarla başvurulan antidemokratik uygulamalara son verilmesidir çünkü güvenlik bahanesi bu ülkede daha fazla güvenliği değil, daha fazla tahakkümü ve güvencesizliği getirmektedir. Yani Adalet ve Kalkınma Partisinin güvenlik bahanesi daha büyük krizleri ve güven sorununu ortaya çıkarmakta, yeni hak ihlallerine, demokrasi ve insan haklarından uzaklaşmaya ve dolayısıyla yeni gerilimlere kapı aralamaktadır. Bu nedenle bu kanun teklifine muhalefet edeceğiz, bütün maddelerinde konuşacağız, gerekçelerimizi anlatacağız. Bu kanun teklifinin bu hâliyle geçmesinin toplum açısından çok büyük bir sıkıntı yaratacağını bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)