GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun 100'üncu yıl dönümünün ve Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın kutlanması, günün anlam ve öneminin belirtilmesi görüşmeleri münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:88
Tarih:23.04.2020

HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ EŞ GENEL BAŞKANI VE MECLİS GRUBU BAŞKANI MİTHAT SANCAR (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yıl dönümlerinin bir anlamı vardır, olmalıdır. Elbette geçmişteki şanlı sayfaları bugün kutlamak için önemli bir vesile sunarlar ama bundan fazlasını da hak ederler; o fazla da etraflı bir tefekkür, kapsamlı bir muhasebedir. Bundan yüz yıl önce yaşananlara bugünü ve geleceği anlamak açısından bakarsak eğer, bu kutlamaların, bu törenlerin içi daha fazla dolar. Ben de yüz yıl öncesine, Birinci Meclisin kurulmasına ya da Büyük Millet Meclisinin kurulmasına bu çerçevede, bu gözle bakmaya çalışacağım ve gördüklerimi de sizlerle paylaşacağım.

Evet, Birinci Meclisin hangi şartlarda oluştuğunu hepimiz biliyoruz, benim uzun uzun tekrar anlatmama gerek yok sanırım; işgal altında bir ülke ve Millî Mücadele'nin devam ettiği şartlar. Çok ağır şartlar fakat bu şartlarda yerel kongreler organize ediliyor; ülkenin bütün bölgelerinde kongre toplantıları düzenleniyor, bu kongrelerle Millî Mücadele organize ediliyor. Aslında Meclisin kuruluşuna giden yol da bu yerel kongrelerden geçiyor. Birinci Meclis yerel kongrelerin neredeyse aktığı bir deniz oluyor; yerel kongreler birer nehir, Birinci Meclis bu nehirlerin toplandığı bir deniz.

Ne gibi özellikleri var? Pek çok özelliği var ama ben, en önemli gördüklerimi burada hatırlatmak isterim. Bir defa, o şartlarda ülkenin toplumsal, dinsel, etnik, düşünsel çeşitliliğini büyük ölçüde içeriyor; bu açılardan çoğulcu bir Meclis. Eksikler var elbette, kapsanmayanlar var. Bunlar da belki o günden bugüne bakarak değerlendirmemiz ve muhasebesini çıkarmamız gereken meselelerdir. Bu çoğulculuğu tarif etmek için pek çok örnek kullanılır ama ben sadece şöyle, ilk etapta sayılanları değil, daha az görünenleri zikredeyim: Mesela, Mevlevi, Bayrami ve Nakşibendi şeyhleri var, Abdülhalim Çelebi var, Hacı Mustafa Efendi var, Şeyh Hacı Fevzi Efendi var, Dersimli Seyit Diyap Ağa var, Lazistan mebusları var, Laz ve Gürcü olarak bilinen üyeler var, Kürtler var, Çerkezliği öne çıkmış mebuslar var, Araplar var; kısacası, Türkiye'nin o zamanki etnik, dinsel ve toplumsal çeşitliliğinin önemli bir kısmı var ve bu insanlar, kendi kimliklerini saklamadan, tam tersine, kendi kimliklerini açıklayarak geliyorlar, kendi kimlikleriyle katılıyorlar. Bu, Birinci Meclisin en önemli vasıflarından biridir.

Bu vasıf diğer özelliklerle de tamamlanmıştır elbette. Bakın, Birinci Meclis meşruiyetçi bir yönetim anlayışına sahiptir, dayandığı ilke de halk egemenliğidir. Evet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu söyler ama daha sonra da göreceğimiz gibi, 1921 Anayasası'nın başına bir "Halkçılık Beyannamesi" ekler. Millî irade, halk iradesi tartışmasının ayrıntılarına burada girecek değilim elbette ama halk iradesinin ne anlama geldiğini belki de Birinci Meclisin tatbikatına ve daha sonra çıkardığı Anayasa'ya bakarak daha iyi anlayabiliriz. "Halk egemenliği ilkesi, halkçı yönetim demek ama aynı zamanda, halk yararına yönetimin ötesinde, halkın her düzeyde yönetime katıldığı bir yönetim demektir. Nitekim Meclisin kuruluşundan yaklaşık on ay sonra ilan edilen Anayasa bu anlayışa dayanıyor; yerelde halkın kararlara katılımını garanti altına alan bir idare sistemi, bir demokrasi modeli kuruyor.

Birinci Meclis, müzakereci ve mutabakatçı bir yöntem takip ediyor. Bu kadar çeşitli kesimlerden, farklı düşüncelerden insanların, bu kadar zor şartlarda, müzakereyi asla bir kenara bırakmadan, mutabakatı sürekli öne çıkaran bir anlayışla yönettikleri bir dönemi konuşuyoruz, onun 100'üncü yıl dönümünü bugün kutluyoruz. O yöntemin neden bu kadar önemli olduğunu da izin verin biraz sonra açıklayayım.

Ayrıca, bu Meclis, yasalcı bir Meclisti. Mesela, 23 Nisan 1920'de açılıyor, 12 Nisan 1921'e kadar tam 109 kanun çıkarıyor. Lütfen, iğnelemek amacıyla söylediğimi düşünmeyin ama bunların hepsi, ismiyle müsemma, kanundur, torba değildir; her birinin ismi var, her birinin kanun usulüne göre müzakere ve karara bağlanması yöntemi var. O nedenle yasalcı bir Meclistir.

Meclis, yetkileri kendinde topluyor, biliyorsunuz, bir Meclis hükûmeti sistemi var. Bu, şu demektir: Her türlü yetki, devletin 3 önemli erki, yasama, yürütme ve yargı Mecliste toplanıyor ve fakat, bu yetkilere tekelci bir biçimde sahip çıkma anlayışını taşımıyor bu Meclis çünkü dediğim gibi, 1921 Anayasası'yla yetkilerinin çok önemli bir bölümünü yerel yönetimlere devrediyor. Yerel yönetimlere verdiği yetkiler bizatihi kendi yetkilerini sınırlamak anlamına geliyor yani kadirimutlak yani otoriter bir yönetimi tercih etmiyor; tam tersine, halk egemenliği ilkesinin mantığına uygun olarak yerelde de halkın katılımını sağlayacak bir sistem oluşturuyor bu Meclis.

Değerli arkadaşlar, o sistemin merkezinde muhtariyet var ve bunu 1921 Anayasası apaçık hükme bağlıyor. Muhtariyet yani özerklik. Bu özerkliğin nasıl yönetileceğini de ayrıca, ayrıntılı olarak düzenliyor, orada da şûra yönetimini öne çıkarıyor, aynen kendi işleyişini yerelde de kuruyor. Yani yerelde, vilayetler ve nahiyeler şûralarla yönetilecek, şûralar seçimle gelecek, şûraların da kendi içinde reislerini seçmeleri kendi yetkilerinde olacak. Böyle bir sistem kuruyor. Hangi şartlarda? Bu kadar ağır işgal ve Millî Mücadele, Kurtuluş Savaşı şartlarında. Neden yapıyorlar bunu? Oysa o zamanın liderleri, mesela, Millî Mücadele'nin lideri Mustafa Kemal Paşa çok da yetkiye ve imkâna sahipken bunları neden paylaşıyor? Çünkü rıza istiyorsanız, çünkü birlik istiyorsanız çeşitliliği kabul edeceksiniz, müzakereyi kabul edeceksiniz. Gerçek rıza ancak herkesin kimliğine eşit saygı, herkesin iradesine eşit değer vererek sağlanabilir ve o şartlarda, o ağır dönemde işte böyle bir ortak rızaya ihtiyaç vardı, öyle bir güvene ihtiyaç vardı ve bu güven, tepeden dayatmayla sağlanamazdı; bu güven, bu rıza, zorla, baskıyla, tehditle ortaya çıkarılamazdı; ancak güvenle sağlanabilirdi, ancak herkesin kendini eşit gördüğü bir ortamda gerçekleştirilebilirdi; işte bütün bunları yapmalarının nedeni oydu.

Bakın, bugün, ağır kriz şartlarındayız, insanlığı tehdit eden bir salgınla karşı karşıyayız. Sadece bir örnek vereceğim, Meclisin o dönem ağır bir krizi nasıl yönettiğini gösteren bir örnek: Sakarya Savaşı zamanı, çok şiddetli geçiyor ve yaklaşık 15 bin yaralı var Ankara'ya taşınan. Sadece Ankara'ya taşınan 15 binden fazla yaralı... Ne yapacaklar? Meclis derhâl kendi içinden bir kriz yönetimi oluşturuyor, hepinizin ismini bildiği Sinop Mebusu Rıza Nur'u görevlendiriyor, Rıza Nur da mebuslar arasından 3 kişiyi seçerek bir kriz koordinasyonu kuruyor. Yaralıları ünitelere ayırıyorlar, şehrin hastanelerine sevk ediyorlar. Hastane olmayan yerlerde doktorları çağırıp tedaviyi belli bölgelerde, hastaneler dışındaki bölgelerde de sağlamaya çalışıyorlar. Daha hafif yaralıları ahalinin evine dağıtıyorlar misafir olarak. Bu ancak insanların özgür oldukları, kimliklerinin saygı gördüğü, rızanın serbestçe ortaya çıktığı şartlarda mümkün olur. İşte, bunları ancak böyle bir Meclis yapabilirdi, yapmıştır da.

Şimdi, bugüne dair birkaç sözle bitireyim konuşmamı. Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan; 1921 Anayasası'nın iki temel dayanağı vardı. Böyle bir Anayasa yapılmasının ilk dayanağı halk egemenliği ilkesiydi yani halkı kendi sorununu yöneten bir muhatap olarak kabul eden anlayıştı. İkincisi, Kürt sorununun çözümüydü. Mustafa Kemal Paşa, sorunun ağırlığının ve ciddiyetinin farkındaydı, bunu halk egemenliği ilkesine dayalı, bütünlüklü bir demokrasi fikriyle çözmeye çalıştı. O dönemler bu konuda çokça çaba harcandı; yerel demokrasi ve halk iradesi. Ülkenin bu sorunu çözmek için o gün bulduğu bu yolu maalesef daha sonra terk ettik. Şimdi de ülkenin sorunlarının çözümü, bu iki ilkeyi birleştirmekten, bu iki alanı buluşturmaktan geçiyor. Halk egemenliği; bu, hem yerel demokrasiyi içerir, bir de değerli arkadaşlar, insanların yerelde kendilerini yönetebilecekleri -elbette bunun belli bir çerçevesi var- şartların, sistemin yaratılması ve herkesin kimliğinin eşit değer görmesi ve anayasal kabule bağlanması, anayasal güvenceye bağlanması.

Değerli milletvekilleri, Sayın Başkan; yüz yıl sonra dönüp baktığımızda, maalesef, bugün Birinci Meclisin özelliklerinden çok uzak bir Meclisle karşı karşıya olduğumuzu kabul etmek zorundayız. Eğer bir soru sorulursa "Bu yüz yıllık süre içinde en güçlü ve en zayıf Meclisler hangileridir?" diye, yani benim cevabım açık, sanırım pek çok insanın da cevabı açıktır; evet, en güçlü Meclisin yıl dönümünü en zayıf Mecliste kutluyoruz. (HDP sıralarından alkışlar) Bunun bize bir şeyler söylüyor olması lazım.

Diğeri, "Yerel yönetimlerin en güçlü olduğu dönem ile en zayıf olduğu dönem hangisidir?" diye soralım, benim cevabım açık; yerel yönetimlerin en güçlü olduğu dönemin 100'üncü yılında yerel yönetimleri neredeyse fiilen lağvetmeye yönelik bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu, kabul edilemez; ne kayyum uygulaması kabul edilebilir ne de CHP'li belediyelerin krizi yönetmek için sarf ettikleri çabaların engellenmesi kabul edilebilir. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar) Eğer, bu, insanlığı tehdit eden ama herkesi eşit vurmayan salgınla gerçek anlamda mücadele etmek istiyorsak halkın rızasına ihtiyacımız var. Halkın rızasını üretebilmeniz için, halkın iradesine saygı göstermeniz lazım. Halk sağlığı, halk iradesinden ayrı düşünülemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ EŞ GENEL BAŞKANI ve MECLİS GRUBU BAŞKANI MİTHAT SANCAR (Devamla) - Sayın Başkan...

BAŞKAN - Daha önce dört dakika vermiştim.

HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ EŞ GENEL BAŞKANI ve MECLİS GRUBU BAŞKANI MİTHAT SANCAR (Devamla) - Bir dakika daha verin, tamamlayayım.

BAŞKAN - Buyurun.

HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ EŞ GENEL BAŞKANI ve MECLİS GRUBU BAŞKANI MİTHAT SANCAR (Devamla) - Teşekkür ederim.

Halk iradesine saygı olmadan halk sağlığını koruyamazsınız; bu kadar basit. Önümüzde iki tane yüz yıl dönümü daha var; biri 1921, biri 1923. Eğer, 1921'i bugün güçlü Meclis olmadan idrak edecek olursak sanırım, Türkiye anayasacılığı da büyük ölçüde bittiği bir döneme girecektir. Yani eğer biz önümüzdeki dönemde güçlü bir Meclis kurmayı başaramazsak 1921'in 100'üncü yıl dönümünde anayasacılık da bitecektir. 1923'e eğer böyle varırsak korkarım ki cumhuriyetten geriye de fazla bir şey kalmayacaktır. O nedenle, güçlü Meclis, demokratik anayasa ve demokratik cumhuriyet, bizim bu ülkede hep birlikte, barış içinde yaşamamızın teminatıdır, temelidir. Bu vesileyle çocuklara bırakabileceğimiz en büyük armağanın da barış içinde, özgür bir ülke olduğunu söyleyeyim.

En başta sağlık emekçilerine, bütün halkımıza, bütün çocuklara, hepinize selamlarımı, kalbî saygılarımı ileterek konuşmamı bitireyim. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)