GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Türkiye Cumhuriyeti ile Moğolistan Arasında Sosyal Güvenlik Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:76
Tarih:01.04.2020

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz. Umarım çok uzun zaman olmaz bu, ayları almaz ama coronavirüs salgınını tartışmaya devam edeceğiz. O nedenle, ilk defa karşı karşıya kalınan bir durum olduğu için, iktidar partilerinin bu konudaki eleştirileri ve önerileri ciddiyetle dinlemesinin önemli olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum. Bu konuda her şeyi bilirizci tutumun hiçbir karşılığı yok yani Türkiye'de de yok, dünya'da da yok. O nedenle, özellikle iktidar için söylüyorum, toplumsal ve siyasal muhalefetin bu konudaki eleştirilerini ve önerilerini dikkate almamak gerçekten çok ciddi bir yanlışı ortaya çıkarmaktadır. Bakın, toplumsal ve siyasal muhalefet diyorum. Bunu kastederken hem sivil toplum kuruluşlarını, sendikaları, meslek örgütlerini, siyasi partileri, yöre derneklerini; yani bu toplumda, yurttaşların içinde örgütlenmiş olduğu bütün kurum ve kuruluşları kast ederek bunu söylüyorum.

Şimdi, taleplerine baktığımızda, birkaç maddede toplanıyor aslında bu talepler; kısaca bunlara değinmek istiyorum.

Bir: Diyorlar ki "Temel, zorunlu ve acil mal ve hizmet üreten işler dışında bütün işlerde salgın süresince çalışma acilen durdurulmalıdır." Bu çok önemli, buna gerçekten ihtiyaç var.

İki: Diyorlar ki "Salgın süresince işten çıkarmalar yasaklanmalı, küçük esnaf desteklenmeli, çalışanlara ücretli izin verilmeli ve işsizler için ise koşulsuz işsizlik maaşı ödenmelidir."

Üç: Diyorlar ki "Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğal gaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faiz işletilmeden ertelenmelidir."

Dört: Diyorlar ki "Bu süreçte özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmeli; yurttaşların sağlık hizmetlerine erişimi, istisnasız ve ön koşulsuz, bütünüyle parasız olmalıdır."

Beş: Diyorlar ki "Salgınla mücadelede koordinasyonda katı bir disiplin uygulanmalı, bilimsel yaklaşım ve bilgi paylaşımında açık ve şeffaf olunmalıdır. Güven kriteri hâline gelen Covid-19 testleri konusunda bilimsel, yaygın, hakkaniyetli ve sonuçların hızla açıklandığı bir işleyiş hâkim kılınmalıdır."

Altı: Diyorlar ki "Başta hekimler, sağlık ve belediye çalışanları olmak üzere, tüm zorunlu işlerde koruyucu ekipman başta olmak üzere bütün eksiklikler giderilmeli, herhangi bir aksama yaşanmayacağına dair güven verilmeli ve bu işlerde çalışan herkes düzenli olarak testten geçirilmelidir."

Yedi: Diyorlar ki "Salgın dönemlerinde dezavantajlı kesimler olarak kabul edilen, hiçbir geliri ve birikimi olmayan yoksullar, göçmenler ve tutuklu, hükümlüler için yaşamlarını ve sağlıklarını koruyacak fiilî ve yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir."

İşte, sivil toplum kuruluşlarının, sendikaların, meslek örgütlerinin, Türkiye Devrimci ve İşçi Sendikaları Konfederasyonunun, Kamu Emekçileri Sendikaları Birliği Konfederasyonunun (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğinin (TMMOB), Türk Tabipleri Birliğinin (TTB) ve birçok sivil toplum kuruluşunun, meslek birliğinin, vakfın, siyasi partinin talepleridir bunlar. Bu talepleri iktidarın gerçekten ciddiye alması son derece önemlidir. Neden? Çünkü sorun kamusal bir sorundur; sorun sadece sizin sorununuz değildir ve iktidarın görevi esas olarak -defalarca bunu vurguladık ve vurgulamaya da devam ediyoruz- kamu kaynaklarını kullanarak vatandaşı ekonomik ve sosyal bakımdan rahatlatmaktır, güven vermektir yani "Evde kalın." dediğimiz yurttaşların hepsinin ihtiyaçlarının karşılanması gerekir ki insanlar evde kalmanın kendileri açısından güveni ortadan kaldıracak, güvenceyi ortadan kaldıracak bir durum olmadığını hissetsinler ve düşünsünler; dolayısıyla, evlerinde kalırken ihtiyaçlarının karşılanacağını görsünler. Bu, ciddi bir meseledir o nedenle. Bütün ülkelerin iktidarları bunu yapıyor ve Türkiye'de de yapılması gereken esas olarak budur. Bunu yapmadığımız zaman, bu gerçekleşmediği zaman, bu şeffaflık, bu güvence sağlanmadığı zaman gerçekten bu virüse karşı mücadelede başarılı olunması son derece zordur.

"Kaynak yok." diyorsa iktidar, bakın, kaynak var. Kaynak var, bunu siz de biliyorsunuz biz de biliyoruz; önemli olan, bu kaynağın hangi tercihler doğrultusunda kullanıldığıdır. Esas itibarıyla, kaynak nerede var? Bakın 2020 bütçesine, bu kaynakları göreceksiniz. Tercihler önemlidir. Silahlanma ve güvenlik harcamalarına bakın, kaynak oradadır; örtülü ödeneğe bakın, kaynak oradadır; saray harcamalarına, israfa, şatafata bakın, kaynak oradadır; İşsizlik Fonu'na bakın, kaynak oradadır. Esas itibarıyla, İşsizlik Fonu, yıllardan beri ya sermayeye ya bankalara, zorda olan çeşitli iş çevrelerine hizmet olarak sunulmaktadır, kaynak oradadır. İşsizlik Fonu, esas itibarıyla işsizin, bugün kendini güvencesiz hissedenin, işsiz kalma tehlikesi yaşayanın, evde oturanın, esnafın, çiftçinin, yoksulun kaynağı olarak kullanılmalıdır. Bugün kullanılmayacaksa İşsizlik Sigortası Fonu, ne zaman kullanılacak? İşsiz için, yoksul için, emekçi için, işçi için ne zaman kullanılacak? Dolayısıyla, bu konu, halk ve toplum sağlığı konusu olduğu için de son derece önemlidir. Bakın, önlemleri bunun için tartışıyoruz. "Test" derken bunun için önemsiyoruz bu meseleyi. "Test" deyince kızıyorsunuz. Test sayısı yetersiz. Günde 20 bin mutlaka aşılmalıdır; 30 bine, 40 bine ulaşılmalıdır, bu imkânlar var. Nasıl olmalıdır bu testler biliyor musunuz? Hani, kamuoyu araştırmaları yapılıyor ya seçimlerden önce; İşte, bu ay siyasi partilerin durumu şudur, bu ay budur; liderlerin durumu şudur, budur diye açıklanıyor ya, aynı o mantıkla, her hafta test sonuçlarının açıklanması gerekir, bu şeffaflığın herkes tarafından görülmesi gerekir. Bu takip yapılırsa ancak bu corona virüsü karşısında, gerçekten test sayısı 20 binleri, 30 binleri, 40 binleri bulduğu zaman coronavirüsle mücadele, onu bastırma ve durdurma mücadelesi; bakın, hafifletme demiyorum, bastırma ve durdurma mücadelesi başarılı olarak gerçekleştirilebilir. Bu çok önemli bir şey.

Bakın, bir şeye daha değinmek istiyorum. Bu krizi siyasette merkezîleşme için bir fırsat olarak değerlendirme anlayışı gerçekten doğru bir anlayış değildir, bunun yanlış olduğunu sizler göreceksiniz. Bakın, neden bunu söylüyorum: Şimdi, kriz yönetiminde çeşitli imkânlara sahip olan yerel yönetimlerle iktidarın iş birliği yapması -bütün yerel yönetimleri kastediyorum- şarttır. Şimdi ne yapılıyor? Bizim yerel yönetimlerimize, geçen hafta 8 yerel yönetime kayyum atandı. Dolayısıyla corona virüsü karşısında mücadele eden yerel yönetimler etkisizleştirildi, hâlbuki tersi yapılmalıydı. Şimdi ne yapılıyor? Bağış toplayan yerel yönetimlerin bu imkânları engelleniyor. Bu doğru bir tutum değil, bu kesinlikle yanlış. Bakın, İçişleri Bakanınız diyor ki "Devlet, vali izin vermeden 'Ben yardım topluyorum.' derseniz başka devlet, yeni hükûmet oluşturmak istiyorsunuz demektir." Böyle bir anlayış olabilir mi, böyle bir demokrasi anlayışı olabilir mi? Bu despotik, bunun demokratik anlayışla hiçbir alakası yok. Üstelik de şunu da bilmiyor İçişleri Bakanı: Belediyeler bağış kabulü dayanağını Belediyeler Kanunu'ndan alıyor, 5216 ve 5393 sayılı Kanunlardan alıyor. İçişleri Bakanının bu yaptığı açıklama Anayasa'ya da aykırı, Anayasa'nın 127'nci ve 137'nci maddelerine de aykırı. Ama tabii İçişleri Bakanının Anayasa, yasa ya da uluslararası demokratik sözleşmeler, teamüller filan gibi meselelerle bir alakası yok. O, bunların hepsini bir kenara itmiş vaziyette ve gerçekten bunu, yaşanan bu salgın felaketini merkezîleşme için bir fırsat olarak görüyor İçişleri Bakanı. Eğer siz de bunu böyle görüyorsanız iktidar olarak, böyle adımlar atıyorsanız ve atacaksanız bunun gerçekten vebali çok ağır olur. Bunu bilin, bunu bir kez daha vurgulamış olalım özellikle.

Son bir noktaya değinmek istiyorum. Burada çeşitli arkadaşlarımız konuştu, önümüzdeki hafta da konuşmaya devam edeceğiz. Bakın, cezaevleri; çok ciddi bir konudur bu. Bu konu neden önemli? Cezaevinde bulunan her insanın -ister tutuklu olsun ister hükümlü olsun- yaşam hakkı vardır, sağlık hakkı vardır ve bu haklar devlet güvencesi altındadır. Devlet diyemez ki "Ben onları cezaevine attım, ne olursa olsun." Böyle bir anlayış olamaz. Böyle bir anlayış günümüz devletlerinde, hiçbir devlette, en despotik devlette bile olamaz. Dolayısıyla, cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin yaşam ve sağlık hakkını korumak zorundadır bu iktidar. Dolayısıyla eğer bugün tartıştığımız konularda, yarın daha yoğun olarak tartışacağımız konularda infaz eşitliğini göz önünde bulundurmazsanız, cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü bulunan bütün insanların infaz eşitliği çerçevesinde haklarını, yaşam ve sağlık haklarını korumazsanız bu çok büyük bir vebal doğuracaktır. Aynı zamanda, vebal doğurmanın ötesinde, Anayasa'ya da demokratik uluslararası sözleşmelere de aykırı olacaktır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Oluç, sözlerinizi tamamlayın lütfen.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Toparlıyorum, bitiriyorum efendim.

Bu konuyu elbette ki tartışmaya devam edeceğiz ve şunu göz ardı etmeyin: Bir coronavirüs salgınıyla, büyük bir belayla bütün dünya ve Türkiye'de hepimiz karşı karşıyayız. Bunu en az zararla atlatmak için herkes mücadele ediyor, bu mücadeleyi ortaklaştırmak büyük önem taşıyor ve şunu söylüyoruz; bakın, diyoruz ki, önümüzdeki dönem yani bu salgın tehlikesini, bu salgın belasını atlattıktan sonraki dönem için söylüyorum: Önümüzdeki dönem Türkiye'ye de yeni bir beyaz sayfa açma dönemi olmalıdır. Hukuk açısından, demokrasi, barış ve adalet açısından, toplumsal barış açısından yeni bir sayfa açılmalıdır. Bu yeni sayfayı açmanın yolu, özellikle cezaevleri konusunda ve alınan önlemler konusunda toplumsal ve siyasal muhalefetin önerilerini, taleplerini ve eleştirilerini dikkate almaktır. Bir kez daha iktidar partilerine bunu hatırlatmak istiyorum.

Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)