| Konu: | Bankacılık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 57 |
| Tarih: | 18.02.2020 |
HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın vekiller, bu Bankacılık Kanunu'yla ilgili konuşmaya başlamadan önce, kanun teklifiyle ilgili, usulle ilgili bir şey söylemek istiyorum. Yasama etiğinin aslında bir kez daha çiğnendiği bir teklifle karşı karşıyayız. İlk değil bu, her teklif geldiğinde bunu muhalefet partileri ifade ediyorlar, söylüyorlar ama bu konuda herhangi bir değişim yaşanmıyor. Bir anlayış değiştirmedikçe de bu son olmayacak belli ki bütün kanun tekliflerinde benzer sorunlarla karşılaşacağız. Bankacılık sektörü gibi önemli bir alanı düzenleyen bir kanun teklifi apar topar ve yangından mal kaçırırcasına Plan ve Bütçe Komisyonundan geçiriliyor, şimdi de burada mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde Genel Kuruldan geçmesi için çaba harcanıyor.
Çok önemli maddeler var içinde. Baktığımızda, bazı maddelerde gerçekten olumlu değişiklikler olmakla birlikte bazı maddeler ciddi sıkıntılar taşıyor. Bu kanun teklifinin her bir maddesi üzerinde ciddi anlamda çalışılması, ne getirip ne götüreceğinin hem meslek örgütleriyle hem de sektör çalışanlarıyla müzakere edilmesi gerekir ama bu konuda ne yazık ki gereken adımlar atılmamış vaziyette. Örneğin, biz, Bankalar Birliğinin görüşünün ne olduğunu, detaylı olarak önerilerinin ne olduğunu bile öğrenememiş vaziyetteyiz doğrusu. Bankalar Birliğinden mi kaynaklanıyor bu eksiklik yoksa başka bir yerden mi kaynaklanıyor, bunu elbette ki bilmiyoruz ama öğreniriz yakın zamanda diye düşünüyorum.
Şimdi, Bankacılık Kanunu tartışılırken bir iki ufak hatırlatma yapmak istiyorum çünkü baktığımızda, ülke tarihinin en derin ekonomik krizlerinden biri en son 2001 yılında yaşandı; uygulanan yanlış ekonomi politikaları iflas etti, ülke ekonomisi hızlı bir çöküşe gitti ve o dönemi hatırlayanlar bilir, Türkiye bir gecede dolar bazında neredeyse yüzde 30 yoksullaşma yaşadı. İktidarın değişimine yol açan bir kriz oldu bu 2001 krizi ve baktığımızda, yine, bu 2001 krizi esasen bir bankacılık kriziydi, ağır basan yanı orasıydı, finansal kriz yanı ağır basıyordu. Bunun sonucunda, yaşanan kriz sonucunda Türkiye, IMF'ye daha mahkûm hâle geldi. Krizin ertesinde ülkede iktidar el değiştirdi ve Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı işbaşına geldi. İlk uygulamalarda IMF ve Dünya Bankasının programları sahiplenildi ve ondan sonra, 2005 yılında Bankacılık Kanunu çıkarıldı ve 2001 krizine yol açmış olan sıkıntıları giderebilmek için oldukça sert önlemlerle bankacılık sektörü disipline edildi. Şimdi, bunları hatırlatmak için söyledim aslında. Niye "Sert önlemlerle disipline edildi bankacılık sektörü." diyorum? Bu Bankacılık Kanunu Teklifi'nin bazı maddelerindeki düzenlemeler aslında 2005 yılında çıkan Bankacılık Kanunu'ndan daha sert bir düzenlemeyi içeriyor. Biraz sonra bazı maddelerine değineceğim, tartışırken de diğer maddeleri üzerine arkadaşlarımız bu konularda konuşacak.
Fakat şunu hatırlatmak lazım: Her ne kadar iktidar bu konuda farklı bir dil tutturmaya çalışıyorsa da, her ne kadar Hazine ve Maliye Bakanı pembe tablolar çizmeye çalışıyor olsa da Türkiye bir ekonomik kriz dönemini yaşamaya devam ediyor, makroekonomik veriler toparlanmaya dair güçlü işaretler vermiyor iddia edildiği gibi; büyüme oranları açısından da baktığımızda, bütçe açıkları açısından da baktığımızda, enflasyon, işsizlik oranları açısından baktığımızda iktidarı rahatlatacak bazı güçlü işaretlerin olduğunu göremiyoruz, böyle bir durum yok. Bakıyoruz, enflasyon, TÜİK'in tüm manipülasyonlarına ve enflasyonu düşük gösterme çabalarına rağmen çift hanede devam ediyor. Son beş yıldaki gıda fiyatları artışına baktığımızda vahim bir durumla karşı karşıya kaldığımız görünüyor. İşsizlik rakamlarına baktığımızda, yüzde 13-14 aralığında salınan bir işsizlik söz konusu. Yine, son verilere baktığımızda, 15-24 yaş arası genç işsizlik de yüzde 25'in üzerine çıkmış vaziyette yani her 4 gençten 1'i işsiz aslında.
Ekonomik kriz ve buna bağlı intiharlar gibi toplumsal sorunlarla da karşılaşıyoruz yani her gün, bu konularda buna benzer çeşitli örnekler yaşanıyor.
"Ekonomide her şey yolunda." algısını oluşturmak ve 2018'de yaşadığımız gibi bir döviz şokunu baskılamak için 2019'da, biliyoruz, Merkez Bankası, kamu bankaları aracılığıyla 40 milyar civarında dolar, döviz satışı yapmıştı. Son dönemde, ABD Merkez Bankasının -yükselme emareleri vererek- faizi sabit tutması, dış politikada yaşadığımız özellikle Suriye ve İdlib krizi, son dönemde özellikle doların yeni bir şok yaşatacağına dair işaretler veriyor ve iktidar, yine Merkez Bankası aracılığıyla buna müdahale ediyor.
Henüz senenin başındayız, buna rağmen, bir buçuk aylık sürede, dolar kurunu 6 lira seviyesinde tutmak için piyasaya en az 13 milyar dolarlık bir müdahalede bulunulduğu Merkez Bankası bilançolarıyla açığa çıkmış vaziyette. Hatta, söz konusu rakamlara Libya'dan gelmiş olan 4 milyar dolarlık döviz yardımını da eklersek toplamda 17 milyar dolarlık bir satış gerçekleşmiş son bir buçuk ayda ve bu rakama baktığımızda, 2019'da verilen bütçe açığına hemen hemen eşit olan bir meblağ karşımızda. Bu, vahim bir durum aslında.
İktidar, günü kurtarmaya çalışan aceleci bir yasama mantalitesiyle hareket ediyor ve özellikle ekonomi alanında bu mantalite kendini çok net bir biçimde ortaya koyuyor. İktidarın ekonomi politikalarının rotasına baktığımızda, hem yasama önceliğinde bunu görüyoruz hem de uygulamalarda bunu görüyoruz. Geçen haftalarda tartıştık; deprem oldu, çığ oldu; biz burada İmar Kanunu'yla uğraştık, Ahlat'a saray yapılıp yapılmayacağını tartıştık. Geçtiğimiz hafta Hatay'da bir baba açlık ve yoksulluktan çaresizce kendisini yaktı; Konya'da bir tır şoförü borçları nedeniyle intihar etti; Şırnak'ta evli ve 4 çocuk babası Nezir Kılıç Cizre Kaymakamlığı binasının penceresine çıkarak canına kıydı; Van Erciş'te 24 yaşındaki bir kişi yaşamına son verdi; İstanbul Üniversitesi öğrencisi Hakan Taşdemir yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle intihar etti. Saymaya devam ederiz, maalesef çok büyük bir listeyle karşı karşıyayız.
Bütün bunlar olurken gündeme bankacılık sektörüyle ilgili bir kanun teklifi geliyor. Yani öncelik nedir? Öncelik, iktidarın önceliği bankacılık sektöründe düzenleme yapmaktır. Hâlbuki olması gereken şey nedir? Sosyal politikalarda, istihdam politikalarında... Öğrenci borçlarına, EYT'lilerin, çiftçilerin ve esnafın sorunlarına, asgari ücretle açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayanların sorunlarına ve işsizliğe çözüm bulacak teklifleri burada tartışmak gerekiyor. Ancak iktidarın tercihi yine halktan ve emekçiden, işçiden yana bir tercih, yoksuldan yana bir tercih değil gördüğümüz gibi. Şimdi, iktidarın bu tutumuna baktığımız zaman, biz eleştirdiğimizde buna itiraz ediyorlar ama gerçekten ciddi bir sıkıntı yaratıyor bu tercih farklılığımız.
Şimdi, iktidarın bir korkusu nedir, niye alelacele bu tür kanun tekliflerini çıkarmaya çalışıyor? Çünkü yaşanmakta olan ekonomik krizi her ne kadar örtmeye çalışsa da 2001 krizi gibi bir kâbusun yaşanmasından çok ciddi olarak çekiniyor, bu kâbusun gerçeğe dönüşmesi ihtimali iktidarı gerçekten çok ciddi olarak endişelendiriyor. Bu kanun teklifiyle, peki, bu kâbusun yaşanmasından uzaklaşılabilir mi? Seçilen yol yanlış olduğu için uzaklaşılamayacak gibi görünüyor.
Şimdi, ülkedeki tüm alanlarda yaşanan merkezîleşme ve otoriterleşme, her şeyin tek bir karar noktasına taşınması, saraya bağlanması aslında bankacılık sektörünün de üzerine düşen payı almasına yol açıyor.
Şimdi, bu kanun teklifiyle murat edilenleri, hani, birkaç maddede toplayacak olursak bir tanesi, özel bankaların iktidarın ekonomi politikalarına tam destek vermeye zorlanması hedeflenmektedir yani kamu bankalarına yaptırılan işlemlerin özel bankalara da yaptırılmaya çalışılmasıdır. Bunu, bu kanun teklifinin ruhunda görüyorsunuz, tek tek maddelere baktığımızda bunu görüyorsunuz; gerçekten özel bankalara uygulanacak bir siyasi baskı bu kanun teklifiyle yasal hâle getirilmeye çalışılıyor, hele hele kredi musluğunu açmaya yanaşmayan özel bankalara baskının dozu iyice artırılmak isteniyor. İktidar bunu neyin üzerinden yapacak? BDDK üzerinden yapacak. Bu amaçla BDDK'nin yetkileri artırılıyor.
Peki, BDDK bağımsız bir kurum mu? Değil yani olmadığını biliyoruz çünkü yine, 2011 tarihli bir kanun hükmünde kararnameyle düzenleyici ve denetleyici kurumların bağımsızlığı neredeyse tümden rafa kaldırıldı ve bunların her biri ilgili bakanlıklara bağlı kuruluşlar hâline getirildi ve âdeta hükûmet kurumu hâline geldiler. Dolayısıyla, bu kanun teklifiyle de bankacılık, sermaye piyasaları ve finans sektörü, doğrudan ilgili bakanlıklara bağlanmış olan BDDK ve SPK eliyle siyasi bir dizayna tabi tutulacak. Bunun yaratacağı sonuç çok açık; aslında büyük bir güven sorunu ortaya çıkacak ve bu kanun teklifi, ne yazık ki bankacılıkta ve ekonomide güven kriterinin dikkate alınmamış olduğunu gösteriyor.
Bakın, bu konuda madde 1'den başlamak istiyorum, gerçekten çok sıkıntılı bir madde. Bankacılık sistemini tehlikeye düşürdükleri tespit edilen banka mensuplarının imza yetkisinin geçici olarak kaldırılmasını düzenleyen bir madde bu. Hangi eylemlerin bankacılık sistemini tehlikeye düşüreceğinin belirtilmemesi, kanunu suistimale açık bir hâle getiriyor, elbette ki siyasi baskıya da açık bir hâle getiriyor. Yani bankacılık ve finans sektöründeki sorunların çözümünün yolu ekonomide güven ortamının tesis edilmesinden geçer; bu, tam tersi bir yol oluyor aslında.
Şimdi, bir başka maddeye baktığımızda -11'inci madde- Adalet ve Kalkınma Partisinin bir anlayışını orada da görüyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi bir gerçek tekeli oluşturmaya çalışıyor yani gerçeğin ne olduğuna kendisinin karar verdiği bir kurumsallaşmayı esas itibarıyla hedefliyor. Bakıyoruz 11'inci maddeye, Bankacılık Kanunu'nda "Finansal piyasalarda manipülasyon ve yanıltıcı işlemler" başlığı altında, gerçeğe aykırı ve yanıltıcı bilgilerin yayılmasının manipülasyon sayılacağına ilişkin bir düzenleme. Şimdi, hangi işlem ve uygulamaların manipülasyon sayılacağını BDDK'nin belirleyeceği şeklinde ifade ediliyor. Manipülasyon kriteri muğlak, net olarak ifade edilmemiş. Yani şunu unutmamak lazım: Ekonomiye dair sadece birkaç "tweet" atıp fikrini belirttiği için insanlara soruşturma açılmış olan bir ülkedeyiz. Bu insanlar da herhangi birileri değil yani işte, ya ekonomist oluyor Mustafa Sönmez örneğinde olduğu gibi ya Merdan Yanardağ gibi bir gazeteci oluyor ya Bloomberg'de çalışan gazeteciler oluyor. Bu, ciddi bir sorun ve burada bütçe döneminde de hatırlarsanız tartışmıştık. Özellikle, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak, Ordu'da yapmış olduğu bir konuşmada, ekonomiye ilişkin değerlendirme yapanlar için yaptığı tariflerde "Terör eylemlerinde gördüğümüz ekiplerden farkı yok." cümlesini kullanmıştı yani ekonomi üzerine konuşanların, eleştirenlerin, fikir beyan edenlerin bozguncu olduğunu düşünüyor aslında iktidar. O zaman bu tartışıldı ve hatırlayalım, yine haziran ayında BDDK 38 kişiye dava açmıştı "Ekonomik düzen ve istikrarı hedef alıyorlar." diyerek. Bütün bunları şimdi kanuna taşıyoruz ve BDDK'ye inanılmaz yetkiler veriyoruz. Muğlak, esas önemli olan mesele bu, muğlaklık var ortada ve bu yetkiler aslında o muğlaklıktan kaynaklanıyor. Dolayısıyla, ekonomi üzerine her türlü eleştiriyi yapacak olanların sesini kısmak böylesi kriz dönemlerinde belki iktidarın işine geliyor ama bu, baktığımızda, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından uygun bir durum değil.
Üstelik de bu korku nedendir? Bütün televizyonlar elinizde, bütün gazeteler elinizde, bütün radyolar elinizde; medyanın her yerine istediğiniz gibi hükmedebiliyorsunuz. Buna rağmen, ufak tefek eleştirel sese, söze bile hiçbir şekilde tahammül edemiyorsunuz. Bu, tabii ki düşünce ve ifade özgürlüğü açısından son derece sorunlu bir iktidar yapısının olduğunu gösteriyor.
Manipülasyon ve yanıltıcı işlemlerin neler olduğunun sınırlarının, kanun teklifinin bu maddesinde net bir şekilde belirlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde, iktidarın keyfîliğine açık bir müdahale alanı çok net olarak açılmış olacaktır ve bu keyfîlik, kabul edilebilir bir keyfîlik değildir.
Diğer maddelerde de buna benzer şeyler var; 14, 15, 16'ncı maddelere baktığımızda da görüyoruz. Yani iktidar "Tek gerçek bizde, tek doğru bizde, bizim söylediğimiz her şey doğrudur, eleştiren herkes yanlıştır." mantığıyla meseleye yaklaşıyor ve bu anlayış, sonuçta, iktidarın kamusal ve demokratik meşruiyetini yitirmesine neden oluyor. Bu, çok ciddi bir sorun ve kamuoyu araştırmaları da saha çalışmaları da bunu gösteriyor aslında; kamusal meşruiyette ve demokratik meşruiyette çok büyük bir zaaf oluşmuş vaziyette. Bu gerçeklikten kopuş ruh hâlinin aslında teklifin içinde de olduğunu görüyoruz.
Teklife bakıyoruz, Kanal İstanbul akıllardan gitmemiş; Bankacılık Kanunu'nu konuşuyoruz, Kanal İstanbul işin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü biliyoruz, dış finansman bulunamıyor, sıkıntı var. Ne demişti Adalet ve Kalkınma Partisinin Genel Başkanı: "Dış finansman bulamıyorsak iç kaynaklarla yaparız." Şimdi, işte, bu kanun teklifinde Kanal İstanbul'u görüyoruz. Nerede görüyoruz? İki noktada görüyoruz Kanal İstanbul'u; bir, proje finansmanı düzenlemesinde, bir de kitle finansmanı seçeneğine başvurma meselesinde görüyoruz. Yani büyük projelere, iktidarın deyimiyle "çılgın projelere" yurttaşların ortak olması sağlanmak isteniyor. Böylece hem finansal kaynak yaratılacak hem de yurttaşların rıza sorunu giderilmiş olacak; aslında yurttaşlar günaha ortak edilecek.
Kanal İstanbul'u bu maddelerde görüyoruz ama yetmiyor Kanal İstanbul'un bu maddelerde çıkması, bir yerde daha karşımıza çıkıyor. O da nerede? Varlık Fonunda yani paralel hazine imkânlarında çıkıyor karşımıza. Varlık Fonuna sınırsız borçlanma yetkisinin verilmesinin önemli bir nedeni Kanal İstanbul'dur. Plan ve Bütçe Komisyonunda 31'inci ve 34'üncü maddelerde yapılan tartışmalara baktığımızda da zaten bunu görüyoruz, orada itiraf edildiğini de görüyoruz. Varlık Fonunun işsiz ve işlevsiz kalması böylelikle engellenecek ve Varlık Fonu yani aslında, Türkiye'deki bütün yurttaşların yıllarca büyük emekleriyle, alın terleriyle, katkılarıyla oluşmuş, vergileriyle oluşmuş zenginlikler, işte Ziraat Bankasından BOTAŞ'a kadar, Borsa İstanbuldan Türk Hava Yollarına ve Halkbanka kadar birçok kurum; hakikaten halkın vergileriyle ve emekleriyle oluşmuş olan bu zenginlikler, bu kurumlar aslında ne olacak? Varlık Fonu üzerinden Kanal İstanbul'un finansmanı için değerlendirilecek. Bu, böyle bir zihniyet. Yani gerçekten vahim bir durumla karşı karşıyayız. Yani kanun teklifinde dönüp dolaşıp Kanal İstanbul'u bir şekilde düşünmek ve buna uygun düzenlemeleri yapmak, gerçekten iktidarın bu konuya çok ciddi ölçüde takılmış olduğunu gösteriyor.
Son olarak bir konuya daha değinmek istiyorum ki bu maddeler de esas itibarıyla ifade özgürlüğünün ciddi ölçülerde sıkıntıya girdiği görünen maddeler. Şimdi, biz ifade özgürlüğü önündeki engeller kalksın, bu tür engellemelerden uzaklaşalım derken iktidar bakıyoruz yeni düzenlemelerle yeni yasaklar getirmeye çalışıyor.
Şimdi, bu internet sitelerine erişim meselesi son derece ciddi bir mesele, yine çok muğlak ifade edilmiş bir mesele. Mahkemelerce ve idari makamlarca alınan engelleme kararlarına baktığımızda, sadece 2018 yılında 3.306 haber sitesi adresi olmak üzere, toplamda 54.900 siteye; bugüne kadar ise toplam 245.825 siteye erişimin yasaklandığını görüyoruz. Gerçekten vahim bir tablo bu. Yani baktığımızda herhâlde dünyada bu tür engellemelerin en fazla olduğu birkaç ülkeden bir tanesiyizdir. Bütün bu yasaklamalara, engellemelere baktığımızda, yine Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanının sosyal medya üzerine son günlerde söylediği sözlere baktığımızda, bu konudaki sıkıntıların ne kadar büyüyebileceğini de görüyoruz. Hâlbuki, mesela Anayasa Mahkemesi, erişimin engellenmesinin istisnai bir durum olması gerektiği yönünde ilkesel bir karar vermiş vaziyette ama Anayasa Mahkemesinin bu tür kararlarına karşı, sulh ceza mahkemeleri direniyor ve bunları uygulamıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bakıyoruz; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de erişimin engellenmesinin, sözleşmenin 10'uncu maddesinde korunan ifade özgürlüğüne müdahale niteliğinde olduğunu saptıyor ve bu konuda eleştirilerini iletiyor. Ama bu konu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden geldiği için iktidarı çok ilgilendirmiyor gibi görünüyor. Dolayısıyla, aslında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı maddelerde değişiklik yapın." derken, biz tam tersine, finansal bozguncu olarak gördüklerimize, yeni erişim engelleri, ifade engelleri getirmeye çalışıyoruz. Yani, bu açılardan baktığımızda, bu kanun teklifinde gerçekten çok ciddi sorunların olduğu maddeler var. Bazı teknik düzenlemelerde sorunlar yok, eksikler var, onlar giderilebilir ama çok ciddi sorunlar...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın.
HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Toparlıyorum.
Yani demokrasi açısından baktığımızda, ifade özgürlüğü açısından baktığımızda, piyasa koşulları açısından baktığımızda, bazı maddelerde çok ciddi sıkıntılar olduğu görünüyor ve tam denetim altında olmayan özel bankaları ceza tehdidiyle zapturapt altına almayı hedefleyen bir kanun teklifi olarak görüyoruz. Varlık Fonu üzerinden denetimsiz bir biçimde finansman sağlamak için maddeler içeren bir kanun teklifi olduğunu görüyoruz. Yani aslında, ekonomideki kötü gidişe dikkat çekenlerin sesini kısmayı hedefleyen bir kanun teklifi olarak görüyoruz. Bu nedenle eleştirilerimizi madde görüşmelerinde de dile getireceğiz.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)