GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin Tümü münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:39
Tarih:20.12.2019

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi'nin kapanış konuşmasını yapmak üzere partim adına söz almış bulunmaktayım. Hazırlanmış olan bu bütçeye "hayır" oyu verecek olmamızın bazı nedenlerine değinmek istiyorum.

2019 bütçesini geçtiğimiz yıl yine bu Mecliste tartışırken makroekonomik öngörülerin doğru olmadığına dair eleştirilerde bulunmuştuk. Nitekim şimdi 2020 bütçesini konuşurken bütçe açığı, büyüme oranı, işsizlik sayıları ve enflasyon gibi öngörülerin hepsinde ağır sapmaların olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı. Büyük ihtimalle gelecek yıl sonunda iktidarın bu ekonomi, iç ve dış politika anlayışıyla devam edilirse yine ağır öngörü sapmalarının yaşanacağını hep birlikte göreceğiz ve konuşacağız.

2020 bütçesi de yoksulluğun, işsizliğin, hayat pahalılığının, zamların, artarak devam edecek olan yolsuzluğun, yeni çatışma ve savaş hamlelerinin habercisidir. Bu aslında bir kriz bütçesidir. Yalnızca ekonomik bir krizden söz etmiyorum, siyasal ve toplumsal krizin bir belgesidir bu bütçe aynı zamanda. İktidarın bu bütçesi aslında demokratik meşruiyet yitiminin de bir belgesidir. Bu bütçe, toplum için hem güvenlik sorunu yaratmakta hem de herkesi iktidarın toplum mühendisliğine maruz bırakmaktadır.

Toplum mühendisliği, bildiğiniz gibi, sizlerin muktedir olmadan önce ısrarla şikâyetçi olduğunuz, toplumu ve insanları tek bir potada eritme demektir; herkesi kendinize benzetmek, herkesi kendi istediğiniz kimliğin içerisine hapsetmek, homojen ve aynı yapmaya çalışmak demektir; tüm toplumu, Adalet ve Kalkınma Partisinin ideolojisi kapsamında düşünmeye ve davranmaya zorlamak demektir. Ama göreceksiniz, Türkiye bu toplum mühendisliğinizi kabul etmeyecek, bu tutum toplumda güçlü bir desteği kesinlikle bulmayacak.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; tüm bütçe tartışmaları sırasında, gerek Plan ve Bütçe Komisyonunda gerekse Genel Kurulda sürdürdüğümüz tartışmaların toplamı, bir yandan adına "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" dediğiniz sistemsizliğin ve bunun yarattığı çok katmanlı krizin sonuçlarının eleştirisidir; diğer yandan ise demokrasiyi kazanmak için yeni bir toplumsal sözleşme çağrımızdır. Elbette bu çağrı, esasen iktidar karşısındaki tüm toplumsal ve siyasal muhalefete yöneliktir ama aynı zamanda, iktidar blokunu da uyarma hedeflidir. Şu çok açık ki tek adam rejimi, meşruiyet dairesinin dışına çıkmıştır, demokratik meşruiyeti yoktur. Toplumsal kutuplaştırma, ayrımcılık, gerginlik, kriz ve baskı, iç ve dış politikada fiyaskolar, savaş ve çatışma hevesi üreten iktidar bloku karşısında, toplumsal uzlaşmayı ve toplumsal barışı sağlama arzusu güçlüdür ve tam bir demokratik meşruiyete sahiptir.

Hep söylüyoruz, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde Türkiye ağır bir demokrasi krizi içine girmiştir. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı ve kuvvetlerin tek kişide birleştirildiği, denge denetlemenin işlemediği, yargının bağımsız ve tarafsız olmadığı, her türlü kararın tek kişi tarafından verildiği, iktidara yönelik yolsuzluk iddialarının soruşturulmadığı, basın özgürlüğünün bulunmadığı, tüm muhalif seslerin bastırıldığı, eğitimin bilimden koparıldığı, üniversitelerin iktidarın emrine sokulduğu, her özerk olması gereken kurumun yürütmeye bağlandığı, devletin partileştiği, kadın-erkek eşitliğinin bulunmadığı, özgürlüklerin ise sadece ve sadece siyasal iktidardan yana olanlar için çizilen çizgiler içinde kullanılabildiği bir ülkenin demokrasiyle yönetildiğini söylemek mümkün değildir. Bu bir mutlak iktidar yaratma durumudur. Yurttaşın, sadece seçmen ve vergi ödeyen olarak görüldüğü bir devlet anlayışıdır bu. Bu anlayış, korku imparatorluğu ve kötülük üretmektedir; bu anlayış, resmî ideolojiye karşı "Yaşasın mazlumların dayanışması." diyerek yola çıkıp zalimleşen, muktedirleşen, firavunlaşan bir koltuk sevdasına kapılmıştır. Türkiye'nin otoriterleşmesinin açık görünümü, yürütmenin her düzlemde aşırı güçlenmesidir. Otoriterleşmenin engellenmesi ve demokratikleşmenin sağlanması için yürütmenin kısıtlanması kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Türkiye'nin bu demokrasi krizinden çıkması için umut uyandıracak ve güven verecek bir demokrasi mücadelesi ve projesi topluma sunulmalıdır. İnsanların kendilerini içinde hissedecekleri ve benimseyebilecekleri bir demokrasi hamlesi, bu baskı rejiminin önünü kesebilir ve demokratik değişimi yaratabilir. Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarını sürdürmek için toplumu kutuplaştırmakta, hamasetçi bir milliyetçilik söylemiyle toplumda, iç ve dış düşmanlarla çevrili olunduğu ve bunların ancak otoriter bir liderin önderliğinde verilecek bir savaşla yenilebileceği gibi gerçek olmayan bir algı dünyası yaratmaktadır. İktidara statükoyu değiştirme iddiasıyla geldiniz, siz yeni bir statüko yarattınız, eski sisteme benzediniz ve bugünkü durum maalesef budur. Hatırlatalım size, 28 Şubat döneminde taşra kebapçıları bile iç düşman gibi değerlendiriliyordu; siz ise patates, soğan ve ekonomi teröristlerini icat ettiniz. Tüm muhalifler iç düşman gibi algılanmaya ve anlatılmaya başlandı. Savaş ve çatışma çıkarmadan, gerginlik ve kutuplaştırma yaratmadan ayakta duramayan bir iktidar sürecini yaşıyoruz; Afrin, kuzey ve doğu Suriye, şimdi de doğu Akdeniz. İçişleri içeriyi karıştırmaktadır, Dışişleri dışarıyı karıştırmaktadır, Hazine ve Maliye ekonomiyi karıştırmaktadır; e, olmuşsunuz ayrıştırma ve karıştırma partisi. Devlet partileşti, o nedenle iktidara muhalefet etmek devlet düşmanlığı olarak kabul edilmektedir ve muhalif olanlara gayrihukuki yaptırımlar uygulanması haklı görülmektedir. Valilerin Adalet ve Kalkınma Partisi il başkanı, yargıçların Adalet ve Kalkınma Partisi hukuk bürosu elemanı gibi çalıştığı, ihalelerin adrese teslim ticari bir oligarşiye dönüştüğü bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye'de siyasetin bu eksenden çıkarılarak barış ve çoğulculuk eksenine oturtulması önde gelen bir amaç olmalıdır.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; gerçekleri konuşmamız sizi rahatsız ediyor biliyoruz ama bizim üzerinde durduğumuz sorunlar kişisel sorunlarımız değil, her biri toplumsal sorunlar. Canınızı acıtsa bile dinlemek durumundasınız. Dinleyin ve tefekkür edin diyoruz. Bugün bizim söylediklerimizi artık sizin mahalledekiler de söylüyor ama duymak istemiyorsunuz. Telaşınız ve öfkeniz, tek adam rejimini sürdürme imkânının daraldığını görmenizden ve toplumsal, siyasal muhalefetin moral ve öz güveninde yükseliş yaşıyor olmasındandır. Tek adam rejimi karşısında demokratik bir duruşu olan toplumsal ve siyasal muhalefetin başarısı, ancak ve ancak demokrasiyi yeniden kazanma yönünde olursa anlamlı bir sonuca ulaşacaktır. İktidarın demokratik meşruiyeti ortadan kaldıran bir çizgide inat ediyor oluşu, ele geçirdiği tüm devlet aygıtlarını ve kurumlarını kendi çıkarları için kullanmaktaki kararlı tutumu, evrensel demokrasi ve hukuk ilkeleri zemininde bir araya gelen toplumsal ve siyasal muhalefetin önemini de büyütmektedir. Tek adam rejiminin değiştirilip dönüştürülmesi ancak toplumsal adaleti esas alan, gerçek bir demokrasiyle mümkündür. Yani çoğulcu, hukukun üstünlüğüne dayanan, insan hak ve özgürlüklerini temel alan, vatandaşın haklarını ve demokratik katılımını esas alan, yerel yönetimler üzerindeki merkezî vesayeti kaldıran, yargı bağımsızlığı ve basın özgürlüğüyle demokrasiyi güçlendiren ve güvenceye alan bir demokratik cumhuriyet seçeneğinin ve hedefinin temayüz etmesi bugünün temel ihtiyacıdır.

Gerçek bir demokrasi için, katılımcı bir demokrasiye ihtiyaç vardır. Katılımcı demokrasinin öznesi ise halktır. Halk, beş yılda bir oy veren, ondan sonra siyaset sahnesinde olup bitenleri seyreden pasif bir seyirci olmaktan çıkarılarak siyasetin ana aktörü olmalıdır. Barışa, demokrasiye, adalete kanal açılmalıdır.

Kanal deyince aklınıza Kanal İstanbul gelmesin; sözünü ettiğim kanal, İstanbul halkının 31 Mart ve 23 Haziranda açtığı kanaldır, demokrasi ve adalet kanalıdır. Bunun unsurlarına 9 maddede kısaca değinmek istiyorum.

Birincisi: Ekonomik krizin aşılması için iktisadi adalete ve barışa ihtiyaç vardır. Bugün bütün dünya, bütün kamuoyu araştırmaları da göstermektedir ki halkın 1'inci ve 2'nci sorunu hayat pahalılığı ve işsizliktir. İktidar kabul etmese de yaşanmakta olan ekonomik krizin aşılması en temel beklentidir. Ülkeyi ve halkı yoksullaştıran bu ekonomik krizden çıkış, iktidarın yaptığı gibi dar gelirlilere, ücretli çalışanlara, emekçilere, işçilere, esnafa, küçük üreticiye, çiftçiye yeni dolaylı vergilerle yüklenmekle ve sermayenin çıkarlarını eksen alan bir yerden olamaz. Yapılması gereken, üretimi artırıcı bir planlama ve toplumsal adaleti, adil bir bölüşümü sağlayacak düzenlemelerdir. Tek adam rejiminin ülke kaynaklarını kendi çıkarları için yağmalaması ve yayılmacı hayallerle gerçekleştirilen silahlanma ve savaş harcamaları, askerî-sınai kompleks üzerinde geliştirilmeye çalışılan ekonomi karşısında toplumsal barış politikaları çıkış yoludur.

İkincisi: Yeni Osmanlıcı anlayıştan vazgeçilmelidir. İktidarın Suriye'ye ve Libya'ya askerî müdahalesi ve Doğu Akdeniz'deki maceracı politikalar, yayılmacı bir dış politikanın unsurlarıdır ve Türkiye'yi ağır bir mülteci sorunuyla, uluslararası gerilimlerle, ağır silahlanma ve savaş harcamalarıyla yüz yüze bırakmaktadır. Bu politikalar "Emevi Camisi'nde namaz kılacağız." anlayışı, "stratejik derinlik" zırvalığının tarihsel sığlığa dönüşmüş olması, "Komşularımızla sıfır sorun." derken sıfır komşuya varılmış olması, komşularımızda yaşanan felaketlerden nemalanma anlayışı ülke için büyük sorunlar yaratmaktadır. İktidar, dış politika için "Artık, oyun kuran bir Türkiye var." diyor. Doğrusu şudur: Oyun kuran değil, kurduğu oyuna kendisi düşen, içinden çıkamayan ve küresel güçlerin kurduğu oyunların uygulayıcısı durumuna gelmiş bir Türkiye vardır. İktidar, asıl oyunu bu ülkenin yurttaşlarına kurmaktadır. Yanlış dış politikanın yarattığı ağır maliyeti karşılayabilmek için zamlarla, vergilerle, seçmen iradesinin gasbıyla, halkın vergilerini yandaşlara peşkeş çekmeyle, doğayı tahrip etmekle asıl bu ülkenin yurttaşlarına karşı oyun kuruyorsunuz. Yurtta ve cihanda savaş, yurtta ve cihanda kutuplaşma, yurtta ve cihanda gerginlik anlayışı bir an önce terk edilmelidir.

Türkiye, bölgesindeki komşularına ancak güçlü bir demokrasi ve ekonomiyle örnek olabilir. Güçlü ve sağlıklı ilişkilerin temeli budur ve bu olmalıdır, askerî güç ve tehdit politikaları değil. Güçlü demokrasi, evrensel demokrasi ve hukuk ilkelerine sahip çıkmakla olur. Avrupa'yla güçlü, istikrarlı ve sağlıklı ilişkiler demokrasinin güçlenmesini sağlayabilir.

Üçüncüsü: Kürt sorununun çözümü için eşit ve özgür yurttaşlık, güçlü yerel demokrasi temelinde adım atılmalıdır. Kültürü, ana dili, varlığı yok sayılan, inkâr edilen, asimilasyona tabi tutulan Kürt halkı, yüz yıllık bir mücadeleyle kendisine bir yer açmaktadır, "Buradayım." demektedir, "Biz varız." demektedir, "Eşit koşullarda, demokratik bir ortamda birlikte yaşayalım." demektedir, "Varlığımı ve kültürümü yok saymadan, üstünlük taslamadan ortak bir geleceği ortak vatanda kuralım." demektedir. Bu, kendisine, büyük bedeller ödeyerek açtığı yeri yok etmeye, kapatmaya çalışan zihniyete ve yapılara karşı da direneceğini göstermektedir. "Milyonlarca Kürt yurttaşın hakkını, hukukunu, varlığını, iradesini, ana dilini çiğnemeye, gasbetmeye hakkınız yok." demektedir. Bu tutum ve çağrı çok açıktır. Bu aynı zamanda bir eşitlik ve demokrasi teklifidir.

Kürt sorunu görmezden gelinerek Türkiye'nin yönetilmesi de kalkınması da demokratikleşmesi de mümkün değildir. Cumhuriyet tarihinin de gösterdiği gibi, bastırma yöntemleri sorunu ortadan kaldırmamakta, aksine, tüm ülkeyi ve ilişkileri çürütmekte ve bölmektedir. Evrensel hukukun gereği olarak, Kürt sorununun müzakereler yoluyla; kültür, ana dil ve kimliğin saygı görmesi, eşit yurttaşlık ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi temelinde çözüm adımlarının atılması hem mümkün hem de zorundadır.

Bu amaçla, bu Parlamentoya ve Parlamentodaki partilere çağrımız ve teklifimiz açıktır. Gelin, bu tarihsel sorunun çözümü doğrultusunda adımlar atabilmek için bütün partilerin eşit olarak katılacağı bir komisyon kuralım; birlikte tartışalım, müzakere edelim, hangi adımların atılacağına dair konuşalım, toplumsal barış ve toplumsal uzlaşma için adım atalım, Meclis çatısı altında demokratik bir cumhuriyetin inşası için çalışmalar yapalım. Çağrımızın değerlendirilmesini ve bu Meclisin inisiyatif almasını kaçınılmaz tarihsel bir sorumluluk olarak gördüğümüzü bir kez daha vurgulayalım. Konuşmak, müzakere etmek, diyaloğu geliştirmek bir çıkış yoludur. Konuşarak çözemeyeceğimiz bir sorunumuz yoktur ve olmamalıdır.

Barış içinde yaşama hakkı temel bir insan hakkıdır. Barış, tüm insan haklarının gerçekleşmesinin ön koşuludur. Barışın ve barışmanın sağlanmadığı bir toplumda ve ülkede, başta yaşam hakkı olmak üzere hiçbir insan hakkı güvence altında değildir. Barış, toplum içinde diyaloğa, karşılıklı anlayışa, müzakereye dayanan bir kültürdür aynı zamanda. Türkiye'de, çatışma kültürüne son vererek barış kültürünü yeşertecek, savaş politikalarını sona erdirecek, toplumsal uzlaşıyı sağlayacak bir ortama ihtiyaç vardır. Yurttaşların devletten barışın sağlanmasını talep etme hakkı vardır ve biz bu hakkı kullanmakta kararlıyız. Barış, aynı zamanda, savaş ve çatışma nedenlerinin de ortadan kalkması demektir. Birlikte yaşam iradesini güçlendirecek demokratik ve adil bir düzenin kurulması ancak eşitler arasında ve özgür bir diyalogla olur.

Dördüncüsü: Çoğulculuk, demokrasiyi yok eden çoğunlukçuluğun panzehridir. Çoğulculuk ilkesi, demokrasinin en temel unsurudur. Çoğulculuk, farklı kimlik ve kültürlerin tanınması, kamusal alanda farklılıklara yer açılması ve bireylerin farklılıklarıyla birlikte eşit olarak yaşayabilmesi olanağını sağlar. Çoğulcu bir toplumdaki eşitlik anlayışı farklılıkları görmezlikten gelen değil, farklılıkları kabul eden bir eşitlik anlayışıdır. Farklılıkların tanınması ve anayasal güvence altına alınması gerekir. Birlik, bütün farklı kimlikleri asimile eden tek bir kimlikle sağlanamaz. Farklı kimliklere saygı gösterilmesi gönüllü birliği sağlar ve güçlendirir. Farklı kimliklere sahip toplumların birlikte yaşaması, aralarında güçlü iletişim sağlanmasıyla mümkün hâle gelir. İletişimin amacı, birbirini zorla değiştirmek değil, birbirini tanımak ve kabul etmektir. Yürütmeyi dengelemek için katılımcılık, demokratik bir toplum için vazgeçilmezdir. Bizler katılımcılık derken sizler kayyum diyorsunuz. Yerel idareyi ve seçmen iradesini çiğniyorsunuz. Katılımcı bir demokrasinin gerçekleşmesi için Türkiye'de bir ademimerkeziyetçilik reformuna gidilmesine, merkez-yerel ilişkisinin yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Bizler "Hizmet, yerindelik ilkesi uyarınca daha etkin bir biçimde verilmeli, halk karar alma sürecine katılmalı." derken siz merkezden vali ve kaymakamları kayyum olarak atıyorsunuz. Merkezin baskıcı vesayetini artırıyorsunuz. Kayyum, başkasına ait bir işi görmek için tayin edilen kimsedir. Yani iradeye el koyan, ipotek koyan, gasbeden bir anlayıştır. Kayyum atadığınız yerlerde Kürt halkının iradesi yok sayılmaktadır. Belediye binalarına el koyabiliyorsunuz evet; halkın kaynaklarını talan edebilirsiniz evet; ihale şampiyonları yaratabilirsiniz evet; yetimin, yoksulun hakkını çereze, kadayıfa, tespihe, hediyelere verebilirsiniz evet ama asla kalıcı olamazsınız, asla bir halkın iradesine el koymayı başaramazsınız. (HDP sıralarından alkışlar) Bu tutumla Kürt halkının gönlüne giremeyecek, Kürt halkının onayını alamayacaksınız, bu çok net. Güçlü yerel demokrasi üzerinde yükselen güçlü parlamenter sistem yürütme gücünün paylaşılmasına yol açar, sizin yarattığınız sistemde ne yazık ki böyle bir olanak yoktur.

Beşincisi: Demokrasinin vazgeçilmez ilkesi din ve vicdan özgürlüğü ve laikliğin güçlendirilmesidir. Yurttaşların farklı inançlarından dolayı ayrımcılık yaşaması, kendilerini güven ve huzur içinde hissetmemeleri ciddi bir toplumsal sorundur. Alevi toplumu da Hristiyanlar da son derece kaygılıdır ve haklıdırlar. Devlet, tüm inançsal kimlikler karşısında eşit mesafede durarak eşitliği sağlayarak farklı inanç ve kültürlere, anayasal güvencenin uygulayıcısı olmalıdır. İnançlardan birine özel destekler sunmak -ki bugün Diyanetin durumu budur- inanç özgürlüğünün güvencesini ortadan kaldırır. Türkiye'nin inançlar ve halklar çeşitliliği, iktidar politikaları sebebiyle aşınmakta ve halklar arasında ayrışma yaşanmaktadır. Toplumsal barışın sağlanabilmesi için ilk elden atılması gereken adım inanç, ibadet, dil ve kültür alanlarında eşitliğin ve özgürlüğün sağlanmasıdır. Bu kapsamda, tüm inanç merkezleri gecikmeden yasal statüye kavuşturulmalıdır.

Altıncısı: Kadına yönelik ayrımcılık ve şiddet son bulmalıdır. Toplumsal cinsiyete yönelik ayrımcılık ortadan kaldırılmalı, toplumsal cinsiyet eşitliği her alanda sağlanmalıdır yani kadınlar ve erkekler eşit haklara sahip olmalıdır. Kadına yönelik şiddetin son bulması için Türkiye'nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi'yle ilgili yükümlülükler yerine getirilmelidir.

Eş başkanlığa ve eşit temsiliyete ideolojik karşıt yaklaşım, kadınlar üzerinde erkek egemenliğinin devam edebilmesi için kullanılmaktadır. Eş başkanlık sistemi, toplumun yarısını oluşturan kadınların eşit temsili demektir. Kotalarla değil, eşit temsille kadınlar kendi sorunlarına sahip çıkabilir ve erkeklerin egemenlik kurmasını engelleyebilir.

Yedincisi; Hukuk devleti yeniden yapılandırılmalı, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığı sağlanmalıdır. Adalete inancın sarsıldığı ve toplumda adalete güvenin inanılmaz azaldığı günümüz Türkiyesinde adil yargılanma ve savunma hakkının sağlanması son derece acil bir ihtiyaçtır.

Adaletin temeli olan hukuk Türkiye'de her zaman sorunluydu. Ancak askerî müdahaleler ve nihayet tek adam rejimi hukuku tümüyle işlevsizleştirdi. Yargı tümüyle bağımlı, taraflı ve siyasal bir hâle geldi. Evrensel hukukla bağlarını kopardı. Hukukun üstünlüğü yerini üstünlerin hukukuna bıraktı.

Bakın "paralel yapı" diye adlandırdığınız dönemde yaşanan hukuk skandalları sonucunda 10 bin gözaltı ve tutuklu vardı. Sona erdirildiği söylenen bu dönemde, yaklaşık 5 bin hâkim ve savcının görevden ihraç edildiği son dört yıllık dönemde yine yaklaşık 10-15 bin arası partilimiz gözaltına alındı ve yaklaşık 10 bine yakını tutuklandı. Paralel yapıyı kuranların usulleri kalıcı oldu, hazin olan bir durum budur esas itibarıyla. "Eğer bir ülkede adalet yozlaşırsa o memleketin dibi oyulmuş demektir. Adaleti çökmüş bir milleti hiç kimse kurtaramaz." der Yaşar Kemal.

Attığınız adımlarla yargı, yasama ve yürütme işlemlerini denetleyebilecek bir kurum olmaktan çıktı. Adalet dağıtmak için yargı tarafsız ve bağımsız olmalı, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun yapısı değişmeli, siyasal iktidarın baskı ve yönlendirmelerine karşı güvenceye kavuşturulmalı, atamalarda sadece liyakat ölçüt olmalıdır.

Sekizincisi: Yönetim biçiminin demokratik ve parlamenter bir hâle getirilmesi şarttır. Demokrasi, iktidarın, yasama ve yargı gibi farklı kuvvetlerin tek elde ve kişide toplanması kesinlikle değildir. Mutlak iktidarcı, tüm iktidarı tek elde toplayan ve denetlenmeyi imkânsız kılan, denge denetleme mekanizmalarını işlevsiz kılan mevcut ucube sistem Türkiye'nin sorunlarını artırmaktadır. Halkın özgürce bilgilenme, kısıtlanmadan seçme, seçilme ve iktidarı denetleyebilme hakkının her türden vesayet kurumundan kurtarılmasının sağlanması gerekir. Güç yoğunlaşmasını önlemek, gücün paylaşılmasını sağlamak çoğulcu demokrasi için elzemdir. Toplumsal uzlaşıyı sağlayacak bir tutum ancak böyle gelişebilir. Parlamenter demokrasinin yerinden yönetim ilkesiyle güçlendirilmesi bugünün ihtiyacıdır.

Değerli vekiller, geniş tabanlı bir toplumsal sözleşme yapılmalıdır. Tüm bu temel sorunların çözümü, tek adam rejimi inşası sürecinde daha da ağırlaşmış olan Anayasa sorunuyla doğrudan bağlıdır. Türkiye'nin, hukukun üstünlüğüne dayalı, katılımcı ve çoğulcu parlamenter demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, denge ve denetleme mekanizmalarını, demokratik yerel yönetimleri güvenceye alacak bir anayasaya ihtiyacı vardır. Yeni bir demokrasi projesinin aracı, yeni bir anayasadır. Yeni bir anayasa yapılmadan bir demokratik Türkiye'yi hayata geçirmek olanaksızdır. Bunlar için ilk adımda bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır. Bütün siyasi partilerin ve sivil toplumun katkısıyla tüm toplum kesimlerinin katılabileceği bir süreç, demokratikleşmenin önünü açacaktır. Yeni bir anayasa öncesinde, bir geçiş dönemi için bir ilkeler bildirisi üzerinde uzlaşı sağlanması önemlidir. Yeni anayasa, herkesin farklı kimliği, kültürü, ana diliyle eşit yurttaşlık haklarına kavuşacağı; eğitim, sağlık ve iş güvenliğine sahip olduğu; devletin herkesin inancına ve yaşam tarzına, siyasi düşüncesine karşı tarafsız ve saygılı olduğu; kadına yönelik şiddetin son bulduğu; tarihî ve doğal varlıkların, diğer canlıların yaşam alanlarının ve kentlerin korunduğu bir yaşamı; hukukun üstünlüğünü, evrensel hukuku ve sosyal devleti güvenceye almalıdır.

Bütün halklarımıza bir kez daha çağrı yapıyoruz: Bugünkü rejimin halklarımıza demokrasi, adalet, barış ve özgürlük getirmeyeceği kesindir. Demokratik siyaset, dayanışma, toplumsal ve siyasal muhalefetin birlikte hareket etmesi bu cendereden çıkışın yoludur. Emekten, demokrasiden, özgürlüklerden, adaletten, eşitlikten yana olan tüm kesimlere çağrımızdır: Hep beraber demokrasi ve adalet için mücadele edelim. Bu iktidarın siyasetinin ve uygulamalarının mağdur ettiği kesimler olarak çok kalabalığız ve bizler her geçen gün daha da güçleniyoruz. Çağrımız bu güçlenerek büyüyen bizleredir.

Emeği sömürülen işçiye, ürününün karşılığını alamayan çiftçiye, siftah bile yapamadan dükkânını kapatan esnafa; hiç durmadan eriyen asgari ücretle yaşam mücadelesi veren, borçlanmak zorunda kalan, kötü beslenmeye mecbur olan, işsizlik belasıyla boğuşan halklarımıza nefes aldırmak için; adil bir vergi sistemi ve israfları bitirerek oluşturacağımız kaynaklarla yoksulların gelirini artırmak için; iş cinayetlerine son vermek, işsizlik ve kayıt dışı çalışmayı önlemek, tüm güvencesiz çalışma biçimlerini kaldırmak için; savaşın, israfın ve yönetememenin yol açtığı ekonomik krizin ağır yükünün halklar üzerine yıkılmasını engellemek, ekmeğimizi adaletli bölüşmek için; erkek egemen zihniyetle hayatın her alanında mücadele etmek için; kadınların bedenine, söz ve yaşam hakkına sahip çıkabilmeleri için; eşit işe eşit ücret için; kadınların eşit temsiliyetini güvence altına almak, eş başkanlığı her yerde var etmek için; ev içindeki emeği görünür kılmak için; düşüncelerini özgürce ifade edebilen nesiller yaratabilmek için; gençlerin geleceğe daha güvenle ve umutla bakabilmeleri için; aktif düşünen, üreten, eleştiren ve topluma dair tasarıları olan bir gençlik için; her bir çocuğun mutlu ve barış ortamı içinde yaşayabilmesi için; ana dilinde bilimsel ve insan haklarına dayalı bir eğitim sistemi için; çocuğa yönelik cinsel şiddet suçlarını önleyecek politikalar geliştirebilmek için; Kürt sorununda onurlu ve kalıcı barışı sağlamak, demokrasi ve diyalogla örülen bir toplumsal uzlaşma ve toplumsal barış yolu için; geçmişle yüzleşmek ve geleceği sağlam kurabilmek için; savaştan, işgalden ve şiddetten yana politikaları bitirmek için; demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönetim anlayışını geliştirmek ve uygulamak için; ezilen ve dışlanan tüm kimlik, inanç, kültür gruplarının ve cinsiyet kimliğinin üzerindeki baskıların bitmesi için; ormanları, kıyıları, meraları, tarım arazilerini, sit alanlarını, doğal, kültürel ve tarihsel zenginliklerimizi korumak için; doğa hakkını savunmak ve kaynakları tahrip eden israf projelerini durdurmak için bu ülkenin bütün ezilenlerine, yok sayılanlarına, görmezden gelinenlerine, mağdurlarına ve mazlumlarına sesleniyoruz, bu çağrımız sizedir: Bu sistemin değişmesi için yan yana gelelim. İktidar zayıflamıştır ve gidicidir. Bizler ise öz güvenli ve moralliyiz. Halklarımızla her yerde, yan yana, omuz omuza olmakta ve demokratik siyaset mücadelemizi büyütmekte; barış, adalet, özgürlük, eşitlik mücadelemizi kararlı bir şekilde sürdürmekte kararlıyız. Bu şekilde de devam edeceğiz. Biz ne kadar güçlü ve birlikte olursak, hep birlikte mücadelemizi ortaklaştırırsak bu iktidar da o kadar hızlı değişecektir.

Hepinizi, bizleri izleyen halklarımız dâhil olmak üzere saygıyla selamlıyorum. Hepimizin yolu açık olsun diyorum. (HDP sıralarından alkışlar)