GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2013 YILI MERKEZÎ YÖNETİM BÜTÇESİ VE 2011 YILI MERKEZÎ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI
Yasama Yılı:3
Birleşim:36
Tarih:10.12.2012

BDP GRUBU ADINA GÜLTAN KIŞANAK (Siirt) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2013 Yılı Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı hakkında, partimizin ve birlikte mücadele ettiğimiz Türkiye demokratik muhalefetinin görüşlerini paylaşmadan önce hepinizi saygıyla selamlıyor, tüm Türkiye halklarına saygılarımı sunuyorum.

Öncelikle, cezaevlerinde bulunan milletvekili arkadaşlarımızı da selamlıyor, halkın iradesinin eksik yansıması nedeniyle bu Parlamentoda yürütülen bütün çalışmaların eksik olduğunu ve meşruiyetinin tartışmaya açık olduğunu da ifade etmek istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bireyin, kadınların, halkların, emekçilerin, bu kesimlerin, tüm toplumsal kesimlerin haklarının bir grup azınlık tarafından gasbedildiği, egemenlik tarihi ceberut devletlerin, firavunların, Ebu Cehil'lerin  ve nemrutların tarihidir. Bu tarih insanlığa giydirilmiş bir deli gömleğidir; insanın insanla, doğayla, kendi emeğiyle, bedeniyle, benliğiyle çatışmasının adıdır. Bu zihniyet ve yönetim anlayışı bugün kapitalist uygarlık olarak tanımlanmakta ve insanlık bu cenderenin içerisine hapsedilmeye çalışılmaktadır. Oysa başka bir yönetim anlayışı mümkün, eşit ve adil bir yaşam mümkün, başka bir dünya mümkündür. Meseleye buradan baktığımızı belirterek bütçe hakkındaki görüşlerimizi ifade etmek istiyorum çünkü eleştirilerimizin doğru anlaşılabilmesi için bu dünya görüşünün de bilinmesi gerekiyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünya ve Türkiye son kırk yıldır görülmemiş ölçüde sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Bu süreç, hem mazlum?

BAŞKAN - Sayın Kışanak, bir dakikanızı rica edeyim.

Değerli arkadaşlarım, baştan ricamı söyledim, buna rağmen hâlen salonda uğultu var. Konuşmayı ben de takip edemiyorum. Daha işin başındayız. Lütfen, kimin kimden -ne söyleyeceği varsa- ne talebi varsa Genel Kurul dışında yapılması, bizim burayı sükûnetle yönetebilmemiz bakımından lüzumludur, hassaten rica ediyorum.

Buyurun Sayın Kışanak.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) - Bu süreç, hem mazlum dünya halkları hem de dünya emekçileri için çok önemli sonuçlar yaratacak özelliklere sahip bir süreçtir.

"Kapitalizmin altın çağı" olarak nitelenen İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem sona erdi. 1970'lerin sonlarından itibaren kapitalizm önceki dönemden farklı bir sermaye birikimi sürecine girdi. Son kırk yıldır devlet ve sosyal demokrasi uygulamaları birer birer ortadan kaldırıldı. Uluslararası sermayenin saldırıları karşısında emekçi halkların mücadelelerle kazanmış oldukları eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel kazanımlar da birer birer ortadan kaldırıldı, kaldırılmaya çalışılıyor hâlâ.

Bu yeni dönem, küreselleşmenin ve finanslaşmanın hızlandığı neoliberal dönemdir. Bu süreçte dev sanayiler emeğin bol, örgütsüz ve çok ucuz olduğu Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelere kaydırıldı. Böylece, sermayenin yeniden kârlılık imkânları ortaya çıkarıldı. İşte, bugün AKP Hükûmetinin bizlere büyüme ve zenginleşme olarak sunduğu politikanın altyapısında böylesi bir küresel gelişme bulunuyor.

Türkiye'de de neoliberal ekonomik politikalar ile kamusal alan daraltıldı. Özelleştirmeler ile halkın vergileriyle yaratılmış olan kamu iktisadi teşebbüsleri sermaye gruplarına peşkeş çekildi, talan edildi. Eğitim ve sağlık hizmetleri metalaştı, sermayede alınıp satılan, kâr konusu olan hizmetler hâline dönüştü. Özelleştirme gelirleriyle bütçe açıkları kapatıldı, finans sermayesine olan borçların anapara ve faizleri ödendi. Böylece, devlet eliyle yerli ve yabancı sermayeye tam bir kaynak transferi yapılmış oldu ancak bu durum 2008'den bu yana farklı bir seyir izlemeye başladı. Krize çözüm olarak getirilen finanslaşma, bugün beşinci yılını doldurmakta olduğumuz 2008 küresel kapitalist krizin de tetikleyicisi oldu.

Değerli milletvekilleri, içinde bulunduğumuz kriz 1929 buhranı sonrasında dünyanın yaşadığı en derin krizlerden birisidir. ABD'de başlayan kriz Avrupa'yı da sarmalayarak tüm dünyaya giderek yayıldı. Kriz sonrasında Avrupa kendi içinde çözüm arayışlarına girdi. Önce teşvik yöntemi denendi, başarısız oldu. Bunun ardından hükûmetler 2010'dan itibaren kemer sıkmaya yöneldiler. Geldiğimiz noktada, Yunanistan ile başlayan süreç Portekiz, İrlanda, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerini içine alacak şekilde yaygınlaşarak devam ediyor. Türkiye de kemer sıkma süreci içerisine girmiş bulunuyor. Türkiye'de ücret artışları komik düzeylerde tutuluyor. Başta, özel tüketim vergileri ve KDV oranları olmak üzere artırıldı; elektrik, petrol ve doğal gaza son bir yılda yüzde 40 oranında zamlar yapıldı. Sosyal harcamalar kısıtlandı, giderek de kısıtlanmaya devam ediyor.

Kapitalizmin son otuz yıldır içine girdiği durgunluk ve ardından patlak veren krizin çok önemli politik sonuçları da oldu. Burjuva demokrasileri giderek önemini yitirmeye başladı. Bizim gibi az gelişmiş ve burjuva demokrasisi bile sayılmayacak yönetimlerin olduğu ülkelerde ise neoliberal politikalara paralel olarak baskıcı, otoriter yönetim anlayışları gelişmeye başladı.

Gelinen noktada, mevcut krizin daha da derinleşeceği ve giderek bunun Türkiye'yi de daha fazla etkisi altına alacağı görülmektedir. Önümüzdeki yılların, kemer sıkma önlemleri, yılları olarak geçeceğini öngörebiliriz. Durum böyle olunca, sistemin egemenleri için geriye askerî yönelimlerle yıkıcı güçlerini harekete geçirme seçeneği kalıyor. Bu nedenle de Türkiye'nin de içinde bulunduğu ve yer yer uluslararası güçlerin taşeronluğuna talip olduğu bu gidişat, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da halklara daha fazla zulüm politikalarını reva gören savaş sürecinin tetikleyicisi oldu.

Küresel kapitalizmin çöküşü hızlandıkça egemen güçlerin ve devletlerin saldırganlığı da arttı ve bir kez daha cehennemin kapısı aralanmaya başladı. Bölgemizde, Orta Doğu'da bölgesel bir savaşın eşiğine geldik, dayandık.

Değerli milletvekilleri, Türkiye, bu gelişmelerin tam da odağında olan bir ülkedir. Kısa dönemde bir ekonomik kriz patlak vermese de 2012 yılı verileri, Türkiye ekonomisinin ciddi bir durgunluğa doğru yol aldığını göstermektedir. Sermaye örgütleri bile 2013'ün zor geçeceğini ifade ediyorlar. Türkiye İstatistik Kurumunun verilerine göre bile Türkiye ekonomisi, 2012 yılının ilk çeyreğinde yüzde 3,2; 2'nci çeyreğinde ise yüzde 2,9 oranında arttı. Ancak, mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış büyüme oranı, 2012'nin 1'inci çeyreğinin geçen yılın son çeyreğine kıyasla yüzde eksi 0,4 oldu. Geçen yılın son çeyreği ise, ekonomi bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,4 büyümüştü. Kısacası, Türkiye ekonomisi geçen yılın 3'üncü çeyreğinden beri reel anlamda hiç büyümedi.

Yıllardır uygulanan emekçi düşmanı düşük ücret politikaları, kitlesel işsizlik ve bireysel tüketici kredileri artarak sürdürülemez bir boyuta ulaştı. Bu durumda, iktidarlar kendilerini yaşatmak için 2 yol denerler:

Bunlardan 1'incisi, emeğin gücünün verimliliğini artırarak yani mevcut emeğin daha da yoğun sömürülmesiyle büyümeyi sürdürmektir. Bunun için bir yandan yeni Sendikalar Yasası ile emek örgütlenmesi baskı altına alınmak istendi; 4+4 düzenlemesi, ulusal istihdam stratejisi ve Çıraklık Kanunu gibi değişikliklerle bu sürecin yasal hazırlıkları yapıldı; böylece de geleceğin, bu koşullara itiraz etmeyen suskun işçileri yaratılarak Türkiye komple bir modern kölelik rejimine sürükleniyor.

2'nci yöntem de, içerideki kirli savaşı değişik biçim ve alanlarda sürdürürken dışarıda da savaş kışkırtıcılığı yapmaktır. Bugün, AKP iktidarı tam da bu yolu deniyor. Bu savaşlar ile sadece krizi ertelenemeyen ve çözülemeyen bir sürecin biraz daha zamanla farklı bir mecraya akması bekleniyor; aynı zamanda, direnen halklara, emekçilere ve demokrasi güçlerine de gözdağı veriliyor. Savaş bahanesiyle demokratik hak ve özgürlükler, her türlü muhalif örgütlenme, grev, gösteri ve miting hakkı yasaklanarak ortadan kaldırılıyor. Savaş kışkırtıcılığı ile aynı zamanda milliyetçilik, şovenizm ve ırkçılık da azgınlaştırılıyor.

Değerli milletvekilleri, geçen yıllarda yaşanan ekonomik büyümenin toplumun refah düzeyini yükselttiği, toplumsal sorunlarımızı çözmeye hizmet ettiğini söylemek de mümkün değildir. Türkiye, temel sosyal kalkınmışlık özelliklerine sahip değildir; gelir dağılımındaki adaletsizlik ve bölgeler arası kalkınmışlık farkı ise giderek artıyor.

Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşadığı illerde, bugün savaş koşullarının ağır ve yıkıcı yükü altında ezilen halkımız, aynı zamanda, yoksullukla da baş etmeye çalışıyor. Bölgeler arası kalkınmışlık farkını gösteren grafikler bu konuda çarpıcı bir gerçeği ortaya koymaktadır. Değerli milletvekili arkadaşlar, bu grafik, Türkiye'de, ekonomik ve sosyal olarak gelişmiş kentlerle giderek bundan yoksun olan kentler arasındaki çizgiyi gösteriyor ve son sıralardaki 16 kentin ismini okuyorum: Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Ardahan, Iğdır, Kars, Siirt, Mardin, Bingöl, Van, Bitlis, Şırnak, Hakkâri, Ağrı ve Muş. Sanırım, bu illerin isimleri, size Kürt sorununun ne demek olduğunu da anlatmak için yeterlidir.

İsimlerden bir şey anlamadıysak bir de haritaya bakabiliriz. Türkiye'nin nasıl derin çizgilerle ve hatlarla ayrıldığını, yarıldığını ve bölündüğünü buradan görebiliriz. Kırmızıyla boyalı olan bölümlerin tamamı yoğun olarak Kürtlerin yaşadığı illerdir ve sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi itibarıyla Türkiye'nin en kötü illeridir ve bu tablo, AKP Hükûmetinin iktidara geldiği 2012 yılından bu yana hiç değişmedi. Birileri, buradan çıkıp bize rakamlar açıklayabilir, "Şu kadar para gönderdik, bu kadar kaynak aktardık, şu kadar kamu yatırımı yaptık, şu kadar baraj inşaatı yaptık, şu kadar duble yol yaptık." diyebilir ama bizim hayatımızda bir şeyin değişmediğinin göstergesi budur.

Bir ülkede bütçe niye yapılır? Bütçe 2 şey için yapılır:

1) Kamu kaynakları oluşturmak için paranın kimlerden alınacağını tarif etmek için.

2'ncisi de adil ve eşit bir yaşamı sağlayabilmek için bu kaynakların nereye, nasıl harcanacağını göstermek içindir.

Bu nedenle, bu bütçede -biraz sonra ayrıntılarını da vereceğim- hem kamu kaynağı oluşturma yöntemleri adaletsizdir, ayrımcıdır hem de kamu kaynaklarını harcama yöntemleri adaletsiz, ayrımcı ve eşitlik politikalarından uzak bir yaklaşımdır.

Kimse bize kasaba politikacılığı yapmasın, "Şu kadar para verdim, bu kadar kaynak ayırdım, şu işi yaptım, bu işi yaptım." demesin. Ortada temel göstergeler vardır. Para harcandığında, bir durumun değişmesi beklenerek bu para harcanır. Bir durum değişmiyorsa, insanların sosyoekonomik kalkınmışlık düzeyinde bir değişiklik yaşanmıyorsa demek ki o paralar boşa harcanmıştır ya da yanlış yerlere harcanmıştır, birilerine rant olarak peşkeş çekilmiştir. Biz, bugün bölgedeki kamu yatırımlarında ihalelerin kimlere, nasıl, hangi kriterlerle verildiğini ve nasıl çarçur edildiğini çok iyi biliyoruz.

BAŞKAN - Sayın Kışanak, bir dakikanızı rica edeceğim.

Sayın milletvekilleri, ülkemize resmî bir ziyarette bulunan Kenya Cumhuriyeti Parlamenter Hizmetleri Komisyonu Heyeti şu anda Meclisimizi teşrif etmiş bulunuyorlar; kendilerine yüce Meclisimiz adına "Hoş geldiniz." diyorum. (Alkışlar)

Buyurun Sayın Kışanak.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) - Değerli arkadaşlar, Türkiye'de ayrımcılık sadece Kürtlere yapılmıyor, bu ülkenin yoksul, emekçi insanlarına karşı da ayrımcılık yapılıyor ve hiçbir eşitleyici politika bütçe yapma sürecinde ve kamu kaynaklarını harcama sürecinde hayata geçirilmiyor.

Şu göstereceğim grafik de bunun göstergesidir. Türkiye, OECD ülkeleri içerisinde "Gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ülke" sırasındadır. Tüm OECD ülkeleri içerisinde gelir dağılımının en bozuk olduğu yani en fazla gelire sahip olan insanlarla en düşük gelire sahip olan insanlar arasındaki makasın ne kadar açık olduğunu gösteren bir grafiktir; bu grafik de 2002'den bu yana değişmemiştir, değiştiğini iddia eden varsa burada bunu gösterebilir.

Bu nedenlerle, bütçe burada halka sunulurken şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkesi dikkate alınarak sunulmalıdır. Bütçe, halkın anlayamayacağı birtakım büyük rakamların yan yana konulduğu, birtakım oranların peş peşe sıralandığı bir istatistik belgesi değildir. Bütçe, halka "Senden şu kadar vergi alacağım, bu vergileri de senin hayrın için, senin iyiliğin için, senin daha rahat yaşaman için şöyle harcayacağım." demek ve bunun hesabını vermektir. Bu kürsüden şimdiye kadar böyle bir bütçe açıklaması duymadık, böyle bir izahat duymadık. Hayatımızda ne değişecek? Edirne'deki çiftçinin, Hakkâri'deki çobanın, Diyarbakır'daki yoksulun, İzmir'deki kadının, Mersin'deki tarım işçisinin, mevsimlik işçinin hayatında ne değişecek? Bu, soruların cevabını göremiyoruz. Tam tersine, 2002 yılından beri, istatistiki verilerin anlaşılmaz, karmaşık ve kıyaslanamaz olması için ellerinden gelen bütün yolu, yöntemi deniyorlar.

Değerli arkadaşlar, biraz da bu ülkede nasıl bu bütçenin kimlere yaradığını sizlerle paylaşmak istiyorum. İnsanlarımız temel ihtiyaç maddelerine yapılan zamlar nedeniyle hayat pahalılığı altında ezilmektedir. 2013 merkezî yönetim bütçesi, yüzünü sermayeye, sırtını halka ve emekçilere dönmüş bir savaş ve kriz bütçesidir. Bu nedenle, bütçe hazırlanırken katılımcılık ilkesi de göz ardı edildi, toplumsal kesimlerin ihtiyaçları, talepleri hiçbir şekilde dikkate alınmadı. 2013 bütçesi, daha önceki AKP bütçeleri gibi, toplumla müzakere ve onay alma gereği duyulmadan yapıldı. Bu bütçe, demokratik katılımcılığı esas almayan, işçinin, köylünün, emeklinin, yoksulun, kadının, çocuğun, gencin, bir bütün olarak toplumsal alanın büyük bir bölünmüşlüğünün dışa vurulmuş bütçesidir. Bu bütçede yoksula, emekçiye, kadına, Kürtlere hayır gelecek hiçbir düzenleme yoktur.

Bu bütçe, bir mali disiplin, yani kemer sıkma bütçesidir yani toplumun çok büyük bir kısmı için sosyal harcamaların kısılması, daha düşük maaş ve ücretler, vergilerin artması, yoksulluk ve işsizliğin artması, küçük işletmelerin batması demektir.

2013 bütçesi bir savaş bütçesidir, zira kaynakların önemli bir kısmı "iç ve dış güvenlik" adı altındaki harcamalara ayrılmış durumdadır. Bu hâliyle, Maliye ve Hazine gibi kurumlar dışında en fazla bütçe askerî harcamalara, polise ve cezaevi hizmetlerine bütçe ayrılmıştır. Millî Eğitime ayrılan bütçenin yüzde 81'i ise personel maaşlarına ayrılmıştır, eğitimin kalitesini artırabilecek bir bütçeden söz etmek mümkün değildir.

Tek başına Diyanete ayrılan bütçeye baktığımızda da bu ülkede başka bir eşitsizliğin nasıl körüklendiğini görebiliriz. Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan 4,6 milyar liralık ödenek, Kültür ve Turizm, Ekonomi, Dışişleri, Kalkınma gibi birçok bakanlığın bütçesinden fazladır.

Diyanet İşleri Başkanlığının hâlihazırda 129 bin memur 141 bin çalışanı vardır. İnanç özgürlüğü konusunda çok ciddi problemleri olan bir ülke Türkiye, böyle bir ülkede sadece bir mezhebe yönelik din hizmeti sunan bir kuruma bu kadar büyük bir bütçenin ve kamusal kaynağın ayrılması, toplumsal sorunları ve eşitsizlikleri büyüten, inanç özgürlüğüne ilişkin sorunları da arttıran bir yaklaşımdır. Bu bütçe, milyonlarca Alevi yurttaşın eşit yurttaşlık taleplerini reddeden AKP Hükûmetinin eşitsizliği daha da büyüten bir politika izlediğinin açık göstergesidir.

Bu bütçe, bir bütün olarak yüzünü egemenlere, sırtını da emekçi halka dönmüş bir bütçedir. Bütçeden köylüye ve yoksullara yapılan doğrudan yardım, bütçenin toplamının sadece yüzde 2'sini oluşturuyor. Değerli halkımız, bu konunun çokça siyasi istismarı yapılıyor. Köylülere verilen doğrudan yardımların ve sosyal politikalar kapsamında verilen yardımların çokça fazla siyasi istismarı yapılıyor ancak bunun bütçedeki payı yüzde 2. Buna karşılık, çeşitli vergi muafiyeti ve istisnaları, vergi indirim ve tescilleri, sermaye sübvansiyonları biçiminde sermaye sahiplerine verilen destekler bütçenin yüzde 13'üne denk düşüyor. Öyle görülüyor ki önümüzdeki yılda sermaye vergi kıyağının tadını çıkartırken emekçilerin payına düşen de tazyikli su, cop, biber gazı olacaktır.

Bu iktidar sermayeye dikensiz bir gül bahçesi sunmak için çırpınıp dururken haklarını arayan emekçilerin de her fırsatta önüne güvenlik kuvvetlerini çıkartmış, gazla, copla, polis zoruyla, hak aramalarını engellemeye çalışmıştır. İşte, bütçedeki rakamlar önümüzdeki sene de bu politikanın böyle devam edeceğinin temel işaretlerini vermektedir.

2013 bütçesi gelir yönünden de son derece adaletsiz bir bütçedir. AKP hükûmetleri  döneminde vergi yükü sermayenin üzerinden alınarak adım adım, giderek emekçilerin sırtına yıkıldı. En tepede gelir elde edenlere uygulanan vergi yüzde 45'ten önce 40'a, daha sonra da yüzde 35'e indirildi. Kurumlar vergisi yüzde 33'ten yüzde 30'a sonra da yüzde 20'ye düşürüldü. Bugünlerde ise gelir ve kurumlar vergisi tek bir vergi altında toplanarak sermayenin yükü iyice hafifletilmek isteniyor.

Tüm bunların sonucunda AKP iktidarı döneminde dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek düzeyde adaletsiz bir vergi yükü dağılımı ortaya çıkmıştır. Buna göre bir asgari ücretli net gelirinin yüzde 70'i oranında vergi ve prim yükü altındadır. Bankaların efektif yükü yüzde 5, dev holdinglerinki ise yüzde 4'ü aşmamaktadır. Ayrıca, tüketim aşamasındaki vergilerden de anlıyoruz ki KDV ve ÖTV'yle birlikte bu tüketim vergisi de ağırlıklı olarak emekçi sınıfların sırtındadır. 2 milyon civarındaki sermaye geliri elde eden beyannameli mükellefin ödediği gelir vergisinin toplam gelir vergisi içerisindeki payı sadece yüzde 1'dir, yani dolaysız vergilerin de çok büyük kısmını emekçiler ödemektedir. Bu tablo Türkiye'deki vergi adaletsizliğinin ne boyutlarda olduğunu ortaya koymaktadır.

Değerli halkımız, açıkçası üretirken vergiyi bizden alıyorlar, tüketirken vergiyi bizden alıyorlar, emekçiyi soyup soğana çeviren bir sömürü düzeninin içerisinde ha bire halktan, yoksuldan, emekçiden, emeğiyle geçinenden vergi alıyorlar. Ayrıca, büyük ölçüde emekçilerden alınan vergiler, bu bütçede de görüldüğü gibi, daha çok da savaş harcamalarına, güvenlik giderlerine harcanmakta, böylesi bir yolla emekçilere, yoksullara ikinci bir mağduriyet yaşatılmaktadır. Verdiğimiz vergiler -ağır yükü omuzlarımızda- bizi yaşam karşısında ne kadar güçsüzleştiriyor bunu yaşıyoruz, ayrıca da verdiğimiz bu vergiler bize savaş politikası, ölüm ve zulüm olarak geri dönüyor.

Değerli arkadaşlar, 2013 bütçesi, sorun giderici, demokratikleşme, insan haklarına duyarlı, kısaca insan odaklı bir bütçe olmaktan da uzaktır. Çünkü bu bütçe yasalarda yer alan; katılımcılık, şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi temel kriterlerin tamamı göz ardı edilerek hazırlanmıştır.

Günlerdir siyaset alanında çokça tartıştığımız bir konu bugün de bütçe görüşmeleri başlarken bu çatı altında bir kez daha tekrarlandı. AKP iktidarı denetim yapmadan, halka hesap vermeden yeni bir sürecin bütçesini yapma yoluna girdi. Açıkça halka hesap vermeden, halkı soymanın bir yolunu arıyor. Bunun sorumlusu başka hiçbir yerde aranamaz, doğrudan sadece ve sadece AKP Hükûmetidir. Denetimle ilgili yasaları değiştiren AKP Hükûmeti ve AKP Grubudur. Sonrasında bunda çıkmazı gördüğünde yeni değişikliği yapan AKP Grubudur. O da yetmedi, genelgeyle durumu zapturapt altına almaya çalışan AKP Grubudur, AKP Hükûmetidir. Yani bugün ortada bir denetimsizlik varsa bunun sorumlusu Sayıştay değil bunun sorumlusu AKP Hükûmetinin tam da kendisidir.

Değerli halkımız, 2011 yılı bütçe kesin hesapları üzerinden yapılan denetimlere ilişkin 132 rapor hazırlanmıştır ancak Meclise ve halka sunulamıyor çünkü AKP Hükûmeti, yaptığı yasa değişiklikleri atraksiyonuyla bunun önünü kesmiştir.

Hesap vermeden vergi almaya çalışan bir iktidar anlayışını nasıl tanımlayacağız? Bunu dünyadaki örneklerine de bakarak tanımlayabiliriz.

Değerli arkadaşlar, hesap veren yönetimin adı demokrasidir çünkü hesabınızı verirsiniz halk da sizin hesabınızı sandıkta keser. Ancak, hesabınızı vermeden iktidarda kalmak istiyorsanız, adınız otoriter olur, bunun başka bir yolu yoktur. "Vergileri canımın istediği gibi, kamu otoritesine, kamunun gücüne, devletin zoruna dayanarak toplayacağım ama bu vergileri canımın istediği gibi harcayacağım, size de hesap vermeyeceğim." diyen otoriter bir hükûmet anlayışıyla, bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız.

Arkadaşlar, bu Hükûmet halka açıkça "Sen parayı ver, vergiyi ver gerisine karışma. Ben nasıl istersem, işime nasıl gelirse öyle harcarım." diyor. Bunu diyen bir iktidar, bunu söyleyen bir yönetim anlayışının topladığı para da vergi değil, haraçtır. Hesabını vermeden aldığınız her kuruş ancak haraç olabilir.

Değerli arkadaşlar, hepimiz hayatta karşılaşırız, sokakta yaşamaya mecbur kalmış evsiz yurttaşlarımızdan bir kısmı yoldan geçerken "Ağabey, bir şarap parası." der. O bile dürüstçe söyler, istediği parayla şarap alacağını söyler ama siz, halktan aldığınız parayı nereye harcadığınızın hesabını vermeden halktan yeniden para istiyorsunuz. 2013 yılında da sadece harcama yapılmayacak, halktan bir de vergi alacaksınız. Yani hesabını vermediğiniz bir harcamayı sürdürüp gideceksiniz.

Değerli arkadaşlar, bu, hiçbir şekilde demokratik bir yönetim anlayışıyla bağdaşmayan "Ben yaptım oldu, benim canımın istediği şekilde bu ülkeyi yönetirim." diyen saltanat anlayışıdır. Halkımızın da buna artık prim vermemesi gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, bu bütçeye biraz da sosyal kesimler açısından baktığımızda, karşılaştığımız en önemli eksikliklerden birisi de, bu bütçede kadının adı yoktur, bu bütçede kadının adı hiçbir şekilde yoktur. Neden derseniz, bunu izah edeceğim.

Türkiye'de çalışan, çalışan çalışma yaşındaki her 3 kadından 2'si işsizdir. Lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip kadınlarda işsizlik oranı çok daha fazladır. Türkiye'de kadın istihdamı, resmî verilere -artık güvenirliliği kalmamış resmî verilere- göre bile yüzde 24 düzeyindedir, erkeklerde ise bu oran yüzde 70 yani kadınlar erkeklere göre üçte 1 oranında daha dezavantajlıdır istihdam karşısında.

Kamusal istihdamda ise tam bir ayrımcılık politikası sürüp gidiyor. Kamuda kadın istihdamı daha çok sekreterlik ve büro işlerine hapsedilirken, üst düzey yöneticilik konumuna kadınlar getirilmiyorlar. Türkiye'de kamuda üst düzey yöneticilerin sadece yüzde 10'u kadınlardan oluşuyor.

Ücret karşılığı çalışan kadınların da çok büyük bir kısmı sömürünün çok katmerli olduğu, kayıt dışı işçiliğin çok yüksek olduğu hizmet sektöründe, tarım sektöründe ve tekstilde çalışıyor.

Kayıt dışı istihdam yükünün kadınların sırtında olduğunu kanıtlayan 2012 yılı verileri var. 2008-2009 dönemine göre 2012 yılında kayıt dışı çalışma 480 bin kişi olarak daha da artmıştır yani 480 bin kişi daha kayıt dışı çalışmaya mecbur kalmıştır. Ancak erkekler için aynı dönemde kayıt dışı oranı 198 bin azalmış, bu yükün tamamı kadınların sırtına yüklenmiştir. Kadınlarda ise 678 bin kayıt dışı istihdam artışı görülmektedir.

Değerli arkadaşlar, açıkça, kadınlara yönelik böylesine ayrımcı, böylesine derin bir sömürü çarkının işlediği bir ülkede bütçe yaparken kadınların durumunu düzeltmeye yönelik bir önlem alınmamasının adı "Ben kadınlara yönelik ayrımcılık ve eşitsizlik politikasını destekliyorum." demektir. AKP Hükûmeti, sermaye karşısında emekçileri güçsüzleştirdiği gibi kadınları da erkek emeğinin karşısında güçsüzleştiren bir politikanın sahibidir. Bu, egemenlik zihniyetinin dışa vurumudur. Kafasında kadınları eşit görmeyen, kadınlarla eşit bir yaşamı paylaşmayı kendisine zül sayanların istihdam alanında da, ekonomik hayatta da kadınlara eşit bir gelecek öngörmesi mümkün değildir. Bazı bakanlar geçmişte, bütçeyle ilgili, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe yönelimi içerisinde, içinde olacaklarını ifade ettiler ancak hâlâ böyle bir yaklaşımdan eser yok. Toplumsal cinsiyete duyarlı yani cinsiyet farklılığını azaltacak politikalara kamu kaynağı ayıran bir bütçeden söz edemiyoruz

Fakat bu bütçe sadece kadınları göz ardı etmekle kalmıyor, bir savaş bütçesi olduğu için kadınları ikinci kez de vuran bir bütçe hâlindedir çünkü biz biliyoruz ki yaşanan bütün çatışma bölgelerinde, bütün savaş süreçlerinde faturanın en ağırını kadınlar ve çocuklar çeker. AKP Hükûmetinin hazırladığı bütçe, hem cinsiyet konusunda ayrımcı hem de militarist bir bütçe olduğu için kadınlara ağır faturası olacak bir bütçedir.

Değerli arkadaşlar, yalnız hakkını yemeyelim, AKP Hükûmeti döneminde grafiği yükselen bir durum var, bunu kamuoyuyla açıkça paylaşmak lazım. Bu gördüğümüz grafik AKP Hükûmeti iktidarı devraldığı günden bugüne giderek yükselen, son iki yılda ise pik yapan bir grafiktir; bu grafik de örtülü ödeneğin grafiğidir. AKP Hükûmeti döneminde hızla yükselen, istikrarlı bir şekilde artan bir tek şey vardır, o da örtülü ödenek harcamalarıdır. Değerli arkadaşlar, örtülü ödenek demek, bu ülkede yönetimin rutin dışına çıkması demektir. Biz bu "rutin dışına çıkma" lafını, 90'lı yıllarda dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'den duyduk ve siyasi literatürümüze böyle geçti. Yani kanunsuz uygulamalar, yani yasaların bize vermediği, yasaların iktidara tanımadığı imkânları, olanakları kullanmanın adı rutin dışına çıkmak oldu. Çetelerin adı, derin devletin adı, kontrgerillanın adı, Yeşil'in adı, faili meçhul cinayetlerin adı, yurt dışında yapılan kanunsuz operasyonların adı rutin dışına çıkmak oldu ve AKP Hükûmeti döneminde gördük ki bu rutin dışı uygulamaların harcamaları istikrarlı bir şekilde artmış. Yani AKP Hükûmeti, demek ki bu ülkenin yasalarının kendisine vermediği kanun dışı idari uygulamalarını istikrarlı bir şekilde artırmıştır. Halkın vermediği bir yetkiyi, yasaların vermediği bir yetkiyi ve halka açıklayamadığı faaliyetleri örtülü ödenekten finanse etmektedir; bu da bu ülkenin barışına, bu ülkenin demokrasi ihtiyacına yapılmış en büyük kötülüktür.

Değerli arkadaşlar, ülkelerin yaşam kalitesi açısından 2 tane önemli şey vardır, eğitim ve sağlık. AKP Hükûmeti döneminde yaşam kalitemizin ne kadar düştüğünü, eğitim ve sağlık hizmetleriyle ilgili izlenen politikalarda görebiliriz. Bu politikalar, AKP Hükûmeti döneminde eğitimi tamamen zapturapt altına alan, ideolojik bir yönelime sokan, iktidarın arka bahçesi hâline getiren bir alana çevirmiştir; bilimsel, demokratik, eşitlikçi, nitelikli, erişilebilir eğitim hizmetlerinden artık bahsedemez hâle geldik.

Bu ülkede temel sorunlarımızdan biri olan Kürt sorunu da en çok ana dil konusunda kamuoyunun tartıştığı bir konudur. Ana dilde eğitim talebi; en demokratik, en insancıl, çağa, demokratik değerlere en uygun taleptir. Ana dilde eğitim hakkının gasbedilmesi asimilasyon politikasının tam da kendisidir. Ana dilde eğitim hakkı gaspedilen halkların dillerinin süreç içerisinde zamanla eridiği, yok olduğu, otantik, kültürel bir mecraya sürüklendiği görülmektedir. Ana dilde eğitim hakkına karşı çıkmak da bir insanlık suçu olan asimilasyon politikasını savunmaktır. Kimse hem "asimilasyondan vazgeçtik" hem de "ana dilde eğitim olmaz." diyemez. Açıkçası, ana dilde eğitime karşıysanız, asimilasyondan da yanasınız. Çıkıp, bunu açık yüreklilikle söylersiniz: "Biz, süreç içerisinde, bu ülkede Türkçe dışındaki dillerin azalmasını, kaybolmasını, yok olmaya doğru giden, belki kültürel, otantik bir figür olarak kalma sınırında korumaya alabileceğimiz bir yaklaşım içerisindeyiz." dersiniz. En nihayetinde zaten, bu ülkede güya Kürtçeyle ilgili eğitim alanında yapılan değişikliklere verilen ad "yaşanan diller" adıdır, yani ölmesine izin verilmeyen ama geliştirilmesi için de imkân sunulmayan dillerdir. Çünkü otantik, kültürel figürlerin de bir turizm değeri vardır herhâlde.

Değerli arkadaşlar, bu ülkede iş kazaları ise artık "kaza" kelimesi ile tanımlanmanın ötesinde bir noktaya gelmiştir, iş kazaları açıkça iş cinayetine dönüşmüştür. Son on yılda, AKP iktidarı döneminde tam 11 bin emekçi iş kazası yani iş cinayeti sonucunda yaşamını yitirmiştir. Bunun yasal dayanaklarını, iş güvenliğini sağlayabilecek denetimi ortadan kaldıran yasal dayanaklarını AKP Hükümeti hazırlamıştır, denetimi ortadan kaldırmıştır, istihdam konusunda taşeronlaşmanın önünü açmıştır, hak arama yollarını kapatmıştır, sendikalı olma imkânını ortadan kaldırmıştır. Bütün bunlar da "iş kazası" dediğimiz iş cinayetlerine davetiye çıkarmıştır. Bu, açıkça, göz göre göre taammüden adam öldürme suçuyla eş değer bir yaklaşımdır çünkü yasal düzenlemeleri yapılmıştır, ortamı sağlanmıştır, idari yönelimleri bu şekilde olmuştur. Açıkça, işverenlere "İşçiyi canınız isterse öldürebilecek kadar çalıştırabilirsiniz. Önünüz açık, elinizi tutan bir iktidar ve denetim mekanizması yoktur. Size karşı mücadele edebilecek sendikaların kolunu kanadını da kırdık." demiştir. Açıkça, işçileri, emekçileri korumasız, kalkansız, sermayenin önüne âdeta arenaya atılır gibi atmıştır. Karşılığında da 11 bin emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

Değerli arkadaşlar, çocuk işçiliği de Türkiye'nin çok büyük bir sorunudur. Bu konuda da "İyileştirme yaptık." denilen bütün laflara rağmen, ortada 1 milyonu aşkın sömürülen çocuk emeği vardır. 6-17 yaş grubunda 1 milyonun üzerinde çocuk ekonomik bir işte çalışmaktadır. Öğrenim hakkını gereği gibi kullanamamaktadır. Sağlıksız, korumasız, güvencesiz koşullarda, sınırsız bir sömürü çarkının içerisindedir.

Bu nedenle, Türkiye'nin çocuğa, kadına, emekçiye verdiği değer çok açık ve ortadadır. On yıldır kesintisiz olarak tek başına iktidar erkini elinde gasbeden, elinde tutan AKP iktidarı bu kesimlerin tamamına düşmanca davranmaktadır.

Bunları söylerken biz sadece politika olsun diye, kamuoyunda yankı bulsun diye söylemiyoruz. Hayatın ta içinden, ta gerçeklerinden bakarak söylüyoruz.

Mevsimlik tarım işçileri sorunu bu ülkede bir çocuk sömürüsü sorunudur, çocuğu eğitimden yoksun bırakma sorunudur, çocuğu sağlıksız çevre koşullarında yaşamaya mahkûm etme sorunudur. Bu konuda da zerre kadar ilerleme kaydedilmemiştir.

AB ilerleme raporunda da bu durum açıkça altı çizilerek ifade edilmiştir ve Türkiye, Avrupa ülkeleri içerisinde çocuklar açısından en riskli ülke olarak tanımlanmıştır. AKP Hükûmetinde Türkiye "en"lerle çok karşılaştı, karşılaştığı "en"lerden birisi de budur: "Çocuklar açısından en riskli ülke" sıfatıdır.

Değerli arkadaşlar, yine, çözülemeyen Kürt sorunu nedeniyle de çok ağır bir faturayı çocuklar ödemektedir. AKP Hükûmeti döneminde son on yılda tam 183 çocuk? Bunların her birinin tek tek adı, soyadı, olayın yaşandığı yer kayıtlı bir şekilde insan hakları kuruluşlarının elinde vardır. Tam 183 çocuk ya güvenlik kuvvetlerinin hedefi olmuştur ya da askerî mühimmatın kurbanı olmuştur. 183 çocuk, 183 Kürt çocuğu AKP Hükûmeti döneminde yaşamını yitirmiştir ve bunlarla ilgili hiçbir hukuki, yasal süreç de işletilmemiş, adaletin tecelli etmesi için de kasıtlı davranış içerisinde olan ya da ihmal içerisinde bulunan herhangi bir kamu görevlisine ceza verilmemiştir.

Değerli arkadaşlar, Pozantı Cezaevinde yaşadıklarımızı ise anlatmaya dilimiz bile varmıyor. Kürt çocuklarına karşı nasıl ırkçı, ayrımcı, faşizan bir uygulamanın yaşandığına, Pozantı Cezaevinde yaşananlar kamuoyunda tartışıldığında hepimiz tanık olduk gittik, yerinde de izledik, gördük.

Bu nedenle "Bu Hükûmetin yaptığı bütçeden bu halka hayır gelmez." sözünü boşuna söylemiyoruz. Bu tür gelişmeler konusunda bir ilerleme kaydetmeyen bir hükûmetin demek ki halk, insan, birey, toplum diye bir kaygısı yoktur; çocuk, kadın, emekçi diye de hiçbir kaygısı yoktur.

Değerli arkadaşlar, ben bu Hükûmetin biraz da Avrupa Birliği ve Orta Doğu politikalarına dair bir iki şey söyleyip sonra da bu ülkede çözüm nasıl olabilir, ona dair de görüşlerimizi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hepimiz Türkiye'nin adım adım bir savaşın içerisine sürüklendiğini biliyoruz. Kuzey Afrika'da ve Orta Doğu'da halkların demokrasi ve özgürlük isteği var. Otoriter rejimlerin değiştirilmesini isteyen halklar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ancak halkların bu değişim isteğine, bu demokrasi isteğine yön vermek ve kendi çıkarları için kullanmak isteyen güçler olduğunu da biliyoruz, yaşanan gelişmelerden görüyoruz. Uzun uzadıya diğer ülkelerdeki gelişmelere değinmeyeceğim ancak Suriye'deki gelişmeler artık hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı bir aşamaya gelmiştir. Açıkça Suriye'ye yönelik askerî bir müdahalenin eli kulağındadır. Son siyasal açıklamalar, toplantılar, izahatlar açıkça bize bunu söylüyor. Suriye'ye önümüzdeki günlerde bir askerî müdahalenin önü açılacaktır ve Türkiye de böyle bir askerî müdahalede yerini alacaktır. AKP Hükûmetinin şimdiye kadar izlediği politikalar bunun ipucunu veriyor. Bunları söylediğimizde AKP iktidarı dönüp bize diyor ki: "Esad'dan yana mısınız?" Aslında bu sözü söyleyebilecek en son iktidar, en son siyasi parti AKP Hükûmetidir. Bu ülkede biz otoriterliğin ne olduğunu, baskıcı yönetim anlayışının ne olduğunu, zaman zaman faşizme kadar varan uygulamaların ne olduğunu doğrudan yaşıyoruz. Onun için Esad'ı savunmak gibi bir durumumuz asla söz konusu olamaz.

Yine, Esad rejiminin Suriye'de halklara özgürlük getirmediğini, baskıcı, otoriter bir rejim olarak değişmesi gerektiğini binlerce kez tekrarladık, burada bir kez daha tekrarlıyoruz.

Ancak "Bu nasıl yapılmalı ve yerine ne inşa edilmeli?" sorusunun cevabını tartışmak zorundayız. İ şte, AKP Hükûmeti "Esad'dan yanlısınız." diyerek bu iki soruyu tartışmamızı önlemeye çalışıyor. Çünkü kendisi açıkça oradaki birtakım çete faaliyetlerinin destekçisi durumuna düşmüştür. Ayrıca demokratik bir Suriye geleceğine dair de hiçbir işaret, hiçbir siyasi söylem göremiyoruz. Bu nedenle bu iki konuyu sonuna kadar tartışmak ve bu iki konuda AKP Hükûmetinin içine girdiği yanlışların karşısında olmak hepimizin görevidir. Bu görevimizi de sonuna kadar yapacağız. Biz, Suriye'de tüm halkların, tüm kimliklerin, tüm inançların Suriye'deki demokratik ulus anlayışıyla tüm farklılıkları içinde koruyacak şekilde, demokratik bir yönetim imkânına kavuşması gerektiğini savunuyoruz. Bunun için de orada yaşayan Kürtlerin de bizim burada yaşayan Kürtlerin yakından akrabası olan, bire bir hısmı, akrabası olan Kürtlerin de en demokratik haklarını ve özgürlüklerini yaşabilecekleri yeni demokratik bir Suriye'nin inşasından yanayız. Ancak AKP Hükûmeti ne yaptı? Başından beri politikasını bir Kürt karşıtlığı üzerine kurdu, Kürtlerin kendi imkânlarıyla yarattığı demokratik imkânları ortadan kaldırabilecek bir söylemin sahibi oldu. Kürtlerin demokratik muhalefet içerisinde temsil edilmesinin imkânlarını ortadan kaldırmaya çalıştı, sadece ve sadece AKP Hükûmetinin politikalarına hizmet eden bir noktaya çekmek için uğraştı.

Bugün Suriye'de çok büyük bir yıkım, çok büyük bir can kaybı vardır, bundan Esad rejimi sorumludur ancak AKP Hükûmeti de izlediği yol ve yöntemlerle ortaya çıkan bu tablodaki sorumluluğundan kaçınamayacaktır. Bugün Suriye'de kentler yerle bir olmuşsa, insanların evi başına yıkılmışsa, binlerce insan yaşamını yitirmişse, AKP Hükûmetinin izlediği politikada bunun payı vardır, bunu da görmesi gerekiyor ve bundan sonra daha tehlikeli bir mecraya sürükleniyor. Türkiye, kendisi doğrudan bir çatışmanın içerisine girerse, bunun faturası hem Suriye için hem Türkiye'deki halklar için çok daha ağır olacaktır. Bu yoldan kaçınması, bölgesel bir savaş riski vardır, bu riski ortadan kaldıracak bir politika izlemesi lazım. Yine, mezhep temelli bir savaş riski, bölgesel mezhep temelli bir savaş riski vardır, bunu ortadan kaldıracak bir politika izlemesi lazım. Yine, etnik çatışmanın derinleşmesi riski vardır, bunu ortadan kaldıracak bir politika izlemesi lazım.

Değerli arkadaşlar, bu konuda biz, Suriye'nin de ötesinde çok daha geniş bir perspektifle bir çözüm öneriyoruz. Aslında, tartışılması ve konuşulması gereken çözüm önerisi budur çünkü tarih bize şunu göstermiştir: Orta Doğu bir bütündür, Orta Doğu'nun bir parçasıyla oynamaya kalkışırsanız, bütün parçalarında taşlar yerinden oynar. Onun için, tüm Orta Doğu'da demokratik halklar birliğini hedef alan bir politika hayata geçirilmeli, tartışılmalı, bunun için uğraşılmalıdır. Farsların da Kürtlerin de Arapların da Türklerin de bugün azınlık hâline düşürülmüş Ermenilerin, Asurilerin de haklarını güvence altına alan yerel ve yerinden özerkliklerin güçlü olduğu, herkesin kendisini yönetime katma imkânına sahip olduğu bir demokratik Orta Doğu birliği, halklar birliğini savunmak lazım. Bunun dışındaki politikaların tamamı çıkmaz yoldur. Orta Doğu'da bütün taşlar birbiriyle ilintilidir, birini yerinden kaldırmaya kalkıştığınızda diğer bütün taşlar da yerinden oynar ve sonu gelmez. Faturası da çok büyük, çok ağır bir bölgesel savaş kendisini dayatabilir. Bu riski hiç kimsenin almaması gerekiyor. AKP Hükûmeti şimdiye kadar izlediği politika nedeniyle bu riski yeterince büyüttü, yeterince yakınımıza getirdi. Türkiye her an bölgesel bir savaşın içerisinde kendisini bulabilir, onun için bizim çağırımız halkımızadır. Tüm halkları, Türkiye'de barıştan, çözümden, demokrasiden yana olan tüm halkımızı, Orta Doğu'nun da barışından, özerk yerinden yönetim modelinden yana tutum almaya davet ediyoruz. Bunu yaparak savaş riskinden kurtulabiliriz. Aksi takdirde savaşı çıkartan AKP Hükûmeti olur, faturasını ödeyen biz oluruz.

Ey sevgili yurttaşlarım, bunu kulağımıza küpe etmeliyiz. Hiçbir iktidar, hiçbir egemen, yaratılan savaşların ağır faturasını ödememiştir. Evet, onların iktidarına fazlasıyla mal olabilir ama bizim canımıza, varlığımıza, özgürlüğümüze mal olacak kadar korkunç bir şeydir savaş. Onun için, herkesin, bu savaş politikasına karşı ayağa kalkması, sesini yükseltmesi, tüm Orta Doğu'da özgürlükleri, halkların kardeşliğini ve barışı savunan bir politikayı zorlaması, hayata geçirmesi gerekiyor.

Değerli arkadaşlar, bu Hükûmetin dış politikasının da çöktüğünü hem Orta Doğu'daki gelişmeler hem Avrupa Birliğiyle olan ilişkilerden görüyoruz. En nihayetinde çok önemsediğimiz, yüzümüzü döndüğümüz Avrupa Birliğinin hazırladığı ilerleme raporunu bu Hükûmetin bir bakanı çöpe atmıştır, yani Avrupa Birliği hedefini çöpe atmıştır. Bu öyle basit eleştirileri beğenmeme meselesi değildir, "Biz Avrupa Birliği hedefinden vazgeçtik." demenin dışa vurumudur, bunun sinyalleridir. Bu da Türkiye'yi büyük bir çıkmaza sürükleyecek politikadır.

Değerli halkımız, ekonomi böyle, dış politika böyle. Peki, içeride durum çok mu iyi, içeride siyaset nasıl yürüyor, buna dair de birkaç şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, AKP iktidarı döneminde, tam dört yıldır kesintisiz bir şekilde demokratik siyaseti engellemek için siyasi bir darbe operasyonu yürütülüyor. Bu fotoğrafın bir benzerini geçtiğimiz günlerde yine yaşadık. Şu anda, son olarak Siirt, Batman ve Mardin'de yapılan siyasi soykırım operasyonlarında tam 87 kişi gözaltına alındı ve gözaltına alınanlar içerisinde -şurada eli kelepçeli gördüğünüz- Siirt Belediye Başkanımız Sayın Selim Sadak da var. Sayın Selim Sadak 1994'te bu Parlamentoda siyaset yapma hakkı elinden alınıp on yıl cezaevinde tutulan bir siyasetçi. Belediye başkanı seçildiği günden bugüne de her gün siyasi olarak AKP Hükûmetinin baskısına ve taarruzuna hedef oluyor. Parti kapatma cezasının faturasını da siyasi yasaklı olarak, şu anda bağımsız belediye başkanı olarak görevini yürütmek zorunda. Arkasından, defalarca, yaptığı konuşmalar nedeniyle ceza verilerek belediye başkanlığı düşürülmeye çalışıldı. 14 Nisan operasyonunda gözaltına alınıp sıraya dizildi, elleri kelepçeye vurulan Kürt siyasetçilerinin yanında yine siyaset yapmaktan uzaklaştırılmaya çalışıldı, şimdi yine gözaltında. Bu tablo, bu fotoğraf Türkiye'de demokratik siyasete vurulan kelepçenin fotoğrafıdır ve bu kelepçe hâlâ sökülmedi, hâlâ her geçen gün AKP iktidarı Türkiye'de demokratik siyasetin tüm çalışanlarını toplayıp cezaevine göndermekle meşgul. Yaklaşık 10 bin Kürt politik tutsak, cezaevlerinde. AKP Hükûmeti bununla Kürtleri demokratik siyasetten uzaklaştıracağını, hak ve özgürlük taleplerinden vazgeçirebileceğini zannetti ancak yanıldığını bu sene "Nevroz"da gördü. Yine, AKP Hükûmetinin bütün baskıcı yöntemlerine, yasaklarına, faşizan uygulamalarına?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Sayın Kışanak, lütfen sözlerinizi toparlayınız.

Ek süre veriyorum.

GÜLTAN KIŞANAK (Devamla) - ?copuna, gazına rağmen milyonlar sokaklara çıktı, haklarını aradı.

Şimdi, bugünlerde bizim dokunulmazlığımız üzerinden yeniden Kürtlerin demokratik siyasetteki alanını daraltmaya yönelik bir tartışma var. Hodri meydan diyoruz, dokunulmazlığın da ötesinde bir şey öneriyoruz: Gelin halkın, vekilleri geri çağırma yetkisini sağlayan yasal düzenlemeyi yapalım -halkımıza gidip hesap vermeye hazırız, hemen şimdi- yarın böyle bir yasal düzenlemeyi yapalım, gidelim seçmenimize, bize oy veren, politikalarımızı beğenip bizi tercih eden, buraya gönderen halkımıza soralım, istiyorlarsa değil dokunulmazlık hemen milletvekilliğini bırakalım, halkımız kimi istiyorsa onu seçsin, ona temsiliyet görevi versin. Demokrasinin 1'inci dersi, halkın verdiği görevi sadece ve sadece halk alır. 1'inci dersten sınıfta çakanlar hiçbir sınıfı geçemezler. Halkın verdiği yetkiyi siz almak isterseniz halkın yetkilerini ve halkın iradesini gasbetmiş olursunuz, bunun adı da "faşizm"dir. Faşizmden medet uman varsa buyursun yoluna devam etsin. Bizim yolumuz demokrasi ve barış yolu, bizim yolumuz çözüm yolu, bizim yolumuz çözüm konusunda umutları büyütme yolu, birileri varsın bu umutları köreltmek için, küçültmek için istedikleri yolu tercih etsinler, yürüsünler. Ancak, o yolda yürürlerse görecekler ki yine de kazanan barış, demokrasi ve çözüm olacak, kaybeden de kendileri olacak.

Değerli halkımız, zaten bu yönetimin kaybettiğini gösteren bir fotoğraf da budur; Roboski'nin fotoğrafı, Türkiye savaş uçaklarıyla katledilen 34 sivil Kürt köylünün fotoğrafı. Daha bu fotoğrafın hesabını vermeden BDP'nin dokunulmazlığını tartışmaya açmak tam bir aymazlıktır. "Ben vururum, öldürürüm, katlederim, hesabını da vermem, özür de dilemem, para verir üstünü kapatmaya çalışırım." anlayışı bir yıldır iflas etti, bu katliamları yaşayanlar sizin paranıza tenezzül etmedi.

Bir de, vicdanın bittiği fotoğrafı göstermek istiyorum. Bu da AKP Hükûmetinin yöneticilerinin bir cenazeye reva gördüğü uygulamadır. Bizim vergilerimizle panzerler, TOMA'lar cenazelerin üzerine tazyikli su sıkıyorlar, bu da vicdanların bittiğinin 2'nci fotoğrafıdır. Bu nedenle, bizimle uğraşacağınıza vicdanınızla baş başa kalın daha iyi olur diyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.