| Konu: | 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 28 |
| Tarih: | 09.12.2019 |
HDP GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ve 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi hakkında konuşmama başlamadan, öncelikle, demokratik siyasete vurulan darbe sonucu bugün aramızda olamayan başta Sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere tüm arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar) Kürt halkının, güçlü iradesiyle desteklediği Gültan Kışanak ve Selçuk Mızraklı şahsında, haksız, hukuksuz şekilde rehin alınan belediye eş başkanlarımızı, belediye meclis üyelerimizi ve il genel meclisi üyelerimizi sevgiyle selamlıyorum. Yine, Sebahat Tuncel ve Aysel Tuğluk şahsında, Kürt halkının iradesini hiçe saymak için rehin alınan tüm parti yöneticilerimize, üyelerimize buradan partimiz ve halkımız adına selamlarımı iletiyorum. Evet, Kürt düşmanlığı tartışmasının yanıtı, bugün cezaevinde olan arkadaşlarımızdır. Tüm cezaevindeki arkadaşlarımı bir kez daha sevgiyle, saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, 2020 merkezî yönetim bütçesi bir yoksunluk bütçesidir, evet, bir yoksunluk bütçesidir. Bütçe, yalnızca hesap planı değildir, esas itibarıyla ekonomi politik bir metindir. 2020 bütçesine baktığınızda barışın, toplumsal barışın yoksunluğunu görürsünüz. Bu bütçeye baktığınızda ortak zenginliğinizden yoksun bırakılmışlığımızı görürsünüz, topyekûn yoksulluğu görürsünüz. Bütçe olma vasfını yitirmiş bu metne baktığınızda demokrasi yoksunluğunu görürsünüz. Toplumsal barışı inşa edebilmek, cumhuriyeti demokratikleştirebilmek, yoksulluğu yenebilmek, ortak zenginliğinizi hakça, adaletli bir şekilde üretip paylaşabilmek adına 2020 merkezî yönetim bütçesini ve arkasındaki zihniyeti kabul etmiyoruz.
Her şeyden önce bütçe hakkını ve Meclisin iradesini yok sayarak Meclisin önüne getirilen bu bütçe, bırakın mevcut yapısal ve tarihsel sorunların çözümüne katkı sunmayı, sorunları büyüten, çözülemez kılan temel bir yaklaşımla hazırlanmıştır. Halkların iradesini kayyumcu bir yaklaşımla gasbeden bugünkü iktidar, Meclisin iradesini de ipotek altına alma peşindedir. Bütçe hakkının devredilemez bir toplumsal ve anayasal hak olduğunu en fazla bu Meclis, bilincine taşımak zorundadır. Kuşkusuz bu Meclis, halkların temsilcilerinden oluşuyor. Temsilciler, işte, bu hak gasbına en fazla duyarlılık göstermesi gereken insanlardır. Bugünkü sistem bu hakkı yok sayarak en temel haklara ve demokratik siyasete saldırmaya devam ediyor. Seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere, bütçe yapma hakkını da ortadan kaldırıp bütçe, Meclis dışında hazırlanıp Meclise havale edilmiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, öncelikle bir Meclisi var eden en temel işleve sahip çıkmalıyız; bu, bütçe yapma hakkıdır. Bu olmaksızın topluma karşı sorumluluğumuzun tanımı olan temsiliyetten bahsetmek mümkün değildir. Bugün 2020 bütçesinin arkasındaki irade ve akıl, bu temsiliyet ilişkisini koparma peşindedir. Otoriter rejim özlemiyle demokratik tüm mekanizmaları yok sayan bu zihniyet, Meclisin en temel işlevini yeni sistemle ortadan kaldırmıştır; Meclis-bütçe-toplum bağını koparmıştır. Meclis, bu haktan ve sorumluluktan vazgeçemez. Bugünkü iktidar, bütçe hukukunu da -diğer hukuki düzenlemelerde olduğu gibi- askıya almış, hukuk devletinden, anayasal devletten ve demokratik siyasetten kaçma peşindedir.
Barış, toplumsal barış, siyasi barış ve iktisadi barış öncelikle meclis hukukuna, bütçe hukukuna özenle sahip çıkarak var edilebilir. Savaşa, yoksulluğa, şiddete hep birlikte karşı çıkmalıyız. Bu çatı altında seçilmişlerin önünde duran en büyük sorumluluk ve ödev budur. Unutmayın, savaşa, yoksulluğa şiddete karşı toplumu savunmak gerekir. Barış ve toplumsal barış için "Yurtta sulh, cihanda sulh." ilkesine yeniden sahip çıkmalıyız. Yurtta, bölgede, cihanda barış için tezkereci anlayıştan hep birlikte kurtulmalıyız.
Bugün Türkiye'nin bir dış politikası maalesef yoktur. Evet, bugün Türkiye'nin bir dış politikaya ihtiyacı vardır. Türkiye'nin dış politikasının yoksunluğunu bugün Suriye meselesinde olağanca çıplaklığıyla yaşıyoruz. Bugün dış politika ve iç politika birbirini gören yerden üretilmek zorundadır. Bugün, maalesef, Türkiye'nin dış politika yoksunluğu Türkiye'deki iç siyasetin en önemli tıkanıklıklarını da yaratmaktadır. Türkiye, dış politikadan da yoksun kalmıştır; jeostratejik ve jeopolitik gelişmelere duyarsızdır, tüm bu gelişmelere karşı siyaset üretemez hâldedir. Yüz yıl öncenin kodlarıyla Suriye meselesine yaklaşan, yüz yıl öncenin anlayışıyla çözüm üretmeye çalışan bugünkü anlayış Türkiye'yi aslında ciddi bir çıkmaza sürüklemiştir. Bugün baktığımız zaman "güvenlikçi politikalar" adı altında devlet tekelindeki şiddetin yasa tanımazlıkla topluma yönelmesi hatta bir yönetim anlayışına dönüşmesi Türkiye'nin en büyük sorunudur; buna engel olmalıyız.
Hukuk devletini, anayasal devleti, denge denetleme mekanizmalarını vakit kaybetmeksizin birlikte var etmeliyiz. İç ve dış siyasetin tükenmişliğini, iktidarın yönetememe hâlini, aczini aşmak zorundayız. Tekçi, kayyumcu anlayıştan bu Meclisi ve toplumu kurtarma zamanıdır. Bunun yol ve yöntemini bulmak bizim için başucu ödevidir. Çoğulcu toplumsallığı gözetip özgür bir siyaset anlayışıyla hareket etmeliyiz. Unutmayalım, felakete giden bu yol kader değildir, bugünkü iktidarın kötü politikalarının ve stratejilerinin sonucudur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir ülkede siyasetin ve toplumun gündemi sürekli hukuksuzluk, adaletsizlik, otoriterlik ise o ülke artık yönetilemiyor demektir. Bu yönetememe krizi Cumhurbaşkanlığı sistemiyle daha da derinleşmiş, sadece bir buçuk yıl içinde Türkiye'yi demokratik olmayan rejimler kategorisine itmiş ve ülkeyi âdeta açık bir cezaevine çevirmiştir. Bu siyasi krizin yanı sıra ekonomik kriz derinleşmiş, bürokratik bir canavar yaratılmış ve kurumsal kapasiteler çökmüştür. Bu çöküşün ardından yükselen saray rejimi ebedî başkanlık için adım üzerine adım atmaktadır. Bu, İstiklal Mahkemeleriyle başlayan, devlet güvenlik mahkemeleriyle devam eden ikili hukuku derinleştirmiş ve OHAL'ci anlayışı kalıcı hâle getirmiştir. Bu ikili hukukun bir yanında olağanüstü hâlin devam ettirilmesi vardır, diğer tarafta ülke bitmek bilmeyen bir OHAL rejimi altında yaşamaktadır. Saray rejimi olağanüstü hukuku muhalifleri susturmak, hak taleplerini bastırmak için kullanmaktadır. Bu olağanüstü hâl hukuku sivil darbeleri sürekli hâle getirmiştir, bu olağanüstü hukuk devam ettikçe Türkiye darbe mekaniğinden asla kurtulamayacaktır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; saray rejimine muhalif olan, düşüncesini ifade eden, örgütlenmek isteyen, köşesinde yazı yazan ve ayrımcı politika ve pratiklerden dolayı şiddetin hedefi hâline geldiği için itiraz eden herkesi düşman ilan eden bu tedbir devleti mantığıyla halklara acı ve açlıktan başka bir şey getiremezsiniz. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi ve ikili hukuk nedeniyle Türkiye'de yargıya güven, tarihinin en düşük seviyelerindedir. Hukukun üstünlüğünü güçlünün üstünlüğüne çeviren bu sistemin adalet ve yargılama adına topluma vereceği bir şey kalmamıştır. Biz de açıkça diyoruz ki: Bir ülkede adalet yoksa aslında devlet de yoktur. Bir ülkede adalet yoksa birlikte yaşam hayali de yoktur. Fransız düşünür Pascal'ın da dediği gibi "Adalete dayanmayan kuvvet zalimdir." Bu rejimin doymak bilmeyen siyasi ihtirasları, hukuk devletini çökerterek Türkiye'de demokratik yaşamın tüm alanlarını hedef hâline getirmektedir. Türkiye, demokrasi endeksinde bugün 110'uncu sıraya düşmüştür. Evet, Türkiye, 110'uncu sıradadır.
Bugün basın büyük bir istibdat altındadır. Gezi'den bu yana halka pelikan belgeselleri seyrettirilmeye devam ediliyor. Türkiye'de gazetecilere yönelik baskılar her geçen gün artmaktadır. Türkiye'deki gazeteciler, ödüllerini cezaevinde alıyor, biliyorsunuz. Basın özgürlüğü endeksinde de 157'nci sıradayız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; saray rejiminin sermaye yanlısı politikaları tarihte hiçbir iktidarda görülmediği kadar işçi karşıtıdır. İşçilerin temel hakkı olan grev hakkını bile yasaklayan bu anlayış, Türkiye'yi işçi hakları açısından dünyanın en kötü 10 ülkesinden biri hâline getirmiştir. Güvencesiz ve esnek çalışma teşvik edilmiş, sokağa taşan her işçi direnişi büyük bir saldırıyla karşılaşmış, yoksullar, ezilenler ve emekçiler için hayat cehenneme çevrilmiştir. İşçi cinayetleri gündelik yaşamın istatistiği hâline gelmiştir. Kasım ayında en az 126, 2019'un ilk on bir ayındaysa, 1.606 işçi yaşamını yitirmiştir. AKP döneminde sadece madenlerde 1.754 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.
Bu anlayışın kılcal damarlarında işçi düşmanlığı kadar kadın düşmanlığı da vardır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği her geçen gün artmaktadır. Kadınlara dayatılan "Ölüm mü, kölelik mi?" ikilemi Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin alametifarikasıdır. Kadınlara karşı erkek şiddetini artıran bu erkek egemen, cinsiyetçi ve kadın düşmanı politikaları tarihin çöp sepetine atmak bizlerin öncelikli sorumluluğudur. (HDP sıralarından alkışlar)
Bu sistem doğaya da düşmandır. Doğa, kültür ve tarihi tanımazlık had safhaya çıkmış, yağmaya dönüşmüştür. Kaz Dağları'ndan Hasankeyf'e, Afrin'den Munzur'a kadar ormanlar, dağlar, akarsu yatakları, yer altı zenginlikleri, göller iktidarın ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda talan edilmektedir, yağmalanacak doğal kaynak bırakılmamıştır. Yüzyıllardır doğayla uyum içerisinde yaşayan halklarımıza ait sosyal, ekonomik ve kültürel değerler iktidarın politikaları sonucu ciddi bir yıkımla karşı karşıyadır.
16 Nisan referandumundan bu yana iktidar, aklımızla âdeta dalga geçiyor. Bu ülkede Erdoğan'ın Genel Başkan olduğu AKP, termik santrallerle ilgili kanun teklifini kendi partisine mensup milletvekilleriyle yasalaştırdı. Evet, sonra AKP Genel Başkanı Erdoğan veto etti. Oylamada kanun teklifine "evet" verenlerin hepsi alkış kıyametle vetoyu destekledi. Kara mizah desen, değil; komedi hiç değil; bu, olsa olsa trajedidir. Türkiye halklarının ve kurumlarının yönetilemediği gerçeğinin son trajik öyküsü bu termik santral vakasıdır. Bundan öte, bu termik santral vakalarına dönüp baktığımızda, aslında Türkiye'nin bir enerji politikası olmadığını da görüyoruz. Tüm dünyada enerji politikaları iklim krizine çare bulacak şekilde yeniden yapılandırılırken Türkiye'nin enerji politikaları talancı bir akla sıkışmıştır; doğayı talan etmeye, Türkiye'ye ve dünyaya iklim krizi yaratmaya devam etmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi özgürlüklere karşı inşa edilmiş bir sistemdir. Evet, bütün dünya devletleri için yapılan özgürlük endeksine göre de maalesef 114'üncü sıradayız. Bu sistem, özgür olmayan bir Türkiye yaratırken "Allah'ın lütfu!" diyerek kanun hükmündeki kararnamelere sarıldı. Bu kararnameler, darbenin siyasi ayağını korumak ve saray rejimine muhalif olan herkesi susturmak için kullanıldı.
Barış isteyen akademisyenlere yönelik nefret dili yetmedi, bir de ihraç edilerek hayatları mahvedilmek istendi. 12 Eylül ceberut uygulamalarına rahmet okutacak şekilde işlerinden ihraç edilen bu insanların onuru zedelenmek istendi. Ancak onlar, bu halkın onuru olarak hayatta kalmaya, mücadele etmeye devam ettiler. Barış akademisyenleri, barış talebinin ve birlikte yaşama mücadelesinin aydınlık yüzleridir.
Saray rejimi bilmelidir ki zulüm büyüdükçe yenilgi yaklaşır, zulüm büyüdükçe direniş de büyür. Bu kadar çok insanın baskı politikalarıyla mağdur edildiği bu siyasal ortamın sürdürülmesinin imkânı yoktur. Bu zulüm ve rant devranı sürüp gitmez. Türkiye halklarının bu sistemle kaybedeceği tek bir gün bile kalmamıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tecrit uygulaması, savaş politikaları ve kayyum atamaları iktidarın ömrünü uzatmak istediği gayrimeşru ve hukuksuz politikalardır. Bu üç baskı politikasının aynı anda yürürlüğe konulması rastlantısal değildir. Mevcut iktidarın sürdürülmesinde birer aygıt hâline gelen bu üç baskı politikası, iktidarın politik hayatını sürdürmesi için yaptığı nafile suni teneffüslerdir. Mevcut siyasi iktidar bugün bu üç uygulama üzerinden hayatta kalmaya çalışıyor.
Tecrit, hukuk devletini yok sayan bir uygulamadır. Tecrit politikası, hukukun askıya alınması yani olağanüstü hâlin süreklileşmiş olmasının bir göstergesidir. Bu uygulama, Türkiye'de yasaların askıya alınmış olmasının fiilî pratiğidir. Bu nedenle, tecrit, bu iktidarın bütün hukuksuz politika ve pratikleriyle doğrudan ilişkilidir. Tecrit, hak ihlallerinin, adaletsizliklerin, savaş politikalarının normalleştirilmesinde iktidarın önemli bir enstrümanı hâline gelmiştir. Bu nedenle, tecridin kalkması demek, Türkiye'de hukukun yeniden tesis edilmesinin yolunun açılması demektir. Tecride zemin olan hukuksuzluk sorgulanmadıkça bu ülkede adalet tesis edilemez. Tecritle iptal edilen hukuk, iktidarın demokratik meşruiyetini de ortadan kaldırmaktadır.
Süreklileşmiş savaş politikaları ve son olarak kuzey ve doğu Suriye'ye yönelik saldırı Kürt sorununda çözümsüzlük konusundaki ısrardan başka bir şey değildir. Kuzey ve doğu Suriye'ye yönelik son saldırı, iktidarın Orta Doğu'ya ihraç ettiği çözümsüzlük politikalarının da son örneğidir. İktidarla beraber bu saldırıda rolü olan uluslararası güçler, benzer şekilde, Orta Doğu'ya ilişkin savaş dışında bir politika üretemeyen güçlerdir. Tecritte ısrar eden mevcut iktidar bu devletin oyun kurucu olduğu bir savaştan medet ummaktadır. Ancak Türkiye'de ve bölgede süregiden savaşın ve çatışmaların çözümü ne Kürtlerin yok sayıldığı Soçi'de ne de Washington'dadır; çözüm bu topraklardadır, yeter ki koster çalışsın. (HDP sıralarından alkışlar)
İtidal çökünce müzakere olanağı ortadan kalkarmış. Bu iktidar çökünce itidal yeniden bu ülkede, bu coğrafyada hâkim olacaktır ve çözüm yolu demokratik bir müzakere süreciyle mutlaka ortaya çıkacaktır.
İktidarın son saldırısı, Rojava halklarını Afrin'de olduğu gibi yerinden eden, buralarda sömürgeci emperyalist güçlerle birlikte demokratik yapıyı değiştirme girişiminden başka bir şey değildir. Bu politikalar halklar arası çatışmalar için zemin oluşturmaktadır. İktidarın güvenli bölgeyi inşa ederek buraya mültecileri yerleştireceği söylemi, bütün dünya tarafından, kuzey ve doğu Suriye özerk yönetimine yönelik işgali gerçekleştirme çabası olarak okunmuştur, yorumlanmıştır. Kürtler başta olmak üzere bütün dünya, Suriye'deki iç savaşın çözümsüz kalmasının temel nedeni olarak mevcut iktidarın Kürt düşmanlığını görmektedir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suriye krizinin tek çözüm yolu, siyasi diyalog ve müzakereden geçer. Suriye'de nasıl bir çözüm gelişeceğinin kararını oranın halkları vermelidir. Emperyalistler ve tekçi, mezhepçi bölge devletleri bu çözüme saygı duymak zorundadır. Kuzey ve doğu Suriye'de hayat bulan yönetim anlayışı sadece Türkiye'de değil sekiz yıldır savaşın merkezi olan Suriye'de ve baskıcı otoriter devletlerin hâkim olduğu Orta Doğu'da, bir arada, barışçıl bir yaşamın inşa edilmesi açısından önemli bir modeldir. Bu irade ve burada ortaya çıkan yeni yaşam modeli, Orta Doğu halklarının bir arada, eşit, demokratik ve barış içerisinde yaşamasının da modelidir.
Değerli milletvekilleri, kayyum atamaları, kurmaya çalıştığı yeni rejimi yerelde perçinlemek isteyen AKP iktidarının Türkiye'nin genelinde yürürlüğe koymak istediği totaliter rejimin en belirgin göstergesidir. Kayyum atamaları, bir idari ve hukuki işlem değil ideolojik bir yönelim, iktidar tekniği, yönetim anlayışı ve totaliter bir rejim dayatmasıdır. Kayyumların atanmasıyla halkın iradesine el konulmak istenmiş, demokrasinin temel ilkesi olan seçme ve seçilme hakkı askıya alınmıştır. Dolayısıyla kayyum pratiği yalnızca irade gasbı değil, aynı zamanda bir kent hakkı ihlalidir. Bu gasp ve hak ihlali Şark Islahat Planı'ndan umumi müfettişliğe, oradan OHAL bölge valiliğine, son olarak da kayyum atamalarına kadar uzayan bir süreçtir. Biz kayyumların yolsuzluklarıyla ilgili defalarca açıklama yaptık. Diyarbakır'da kayyumun kendisine yaptırdığı saray özentisi odadan, Mardin'de kayyumun aldığı hediyelere kadar her şeyi belgeledik. Hediyelerle ilgili hâlâ bir açıklama gelmiş değil. Kaldı ki bunlar işin sadece karikatürü. Yolsuzluğun boyutu tahminlerimizin çok ötesindedir ama bunlara kulaklarınızı tıkadınız, halkı yanıltmaya devam ettiniz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mutlak tecrit, işgal ve kayyum politikalarıyla gideceğiniz yer emperyal güçlerin masalarında haritacılık oynamaktan öteye gidemez. Kürt halkının bir yüzyıl daha statüsüz kalmaya tahammülü yoktur. Kürt sorunu artık küresel bir sorundur. Dolayısıyla da bu sorunun çözümü için şimdi gerçekçi bir dış politikaya ve bu süreci çözebilecek bir iradeye ihtiyaç vardır, o irade bugünkü iktidarda yoktur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonomik kriz derinleşiyor. Azalan ekmeğimiz ve ödediğimiz vergiler ve ödeyemediğimiz faturalar, borç kâğıtları, iflaslar, icralar, her biri ayrı ayrı bu sistemin büyük felaketini anlatıyor. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi bir veba salgınıdır. Kurumları yönetemeyen bu anlayış, vebasını ekonomik kriz olarak her birimize sıçratmıştır. Krizin derinleşmesiyle Türkiye'de büyük bir yolsuzluk ve usulsüzlük ekonomisi baş göstermiştir. Bugün 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü.
Türkiye, 2018 Yılı Yolsuzluk Endeksi'nde 78'inci sıradadır. Türkiye, yolsuzlukla mücadele etmiyor, yolsuzluğu âdeta bir kural hâline getiriyor. Bir yanda kriz, diğer yanda yolsuzluklar yurttaşları daha fazla borç ve hayat pahalılığıyla karşı karşıya bırakmıştır. Bugün Türkiye'de borçlu olmayan kimse kalmamıştır. 2019 yılı itibarıyla yurttaşların bankalara borcu 575 milyar liraya ulaşmıştır. Bugün, son bir yılda 1 milyon 250 bin yurttaşımız icralık olmuştur. Toplam icra dosya sayısı 22 milyona ulaşmıştır.
Kamu-özel ortaklığıyla bu ülke kaynakları talan ediliyor. "Şehir hastaneleri" adıyla büyük bir vaatmiş gibi sunulan -kaldı ki bu hasta garantisi verme konusu utanmamız gereken bir konudur- hasta garantisi verilerek... Bu ortaklıkların üç yıllık bütçesiyle aslında hastanesi olmayan ilçe kalmayabilirdi. Vatandaş borçlu, vatandaş bu borçla tabii ki hasta olacak; o yüzden, siz de bu garantiyi çok rahat bir şekilde veriyorsunuz.
Şehir hastanelerine 2020 yılında 10 milyar 610 milyon lira ödenek ayrılıyor. Son üç yılda 19 milyar 300 milyon liraya yükselmiş durumda bu rakam ve şehir hastanelerinin yirmi beş yılda kamuya getireceği toplam yük 870 milyar lira. Sağlık hakkını gasp eden bu anlayış, büyük bir soygundan, yolsuzluktan başka bir şey değil. Yol ve köprüler farklı mı; hayır. Osmangazi Köprüsü'nden geçenler de para ödüyor, geçmeyenler de. İzmir'e kadar gidecekseniz ödeyeceğiniz rakam bir akıl tutulmasına işaret ediyor. Bu sistem öyle bir sistem ki geçsen bir dert geçmesen bin dert.
Ödediğiniz 100 liralık elektrik faturasının yarısı vergi. Vergide adaletsizlikte neredeyse dünya şampiyonuyuz. Ülkede vergide adaletsizlik eşi benzeri görülmemiş bir düzeye ulaşmış durumda. Dolaylı vergilerin payı yüzde 70. Bu rakamı bulabileceğiniz bir OECD ülkesi yok. OECD ortalaması yüzde 40'lar düzeyinde -ki dünyada dolaylı vergiler bu anlamıyla tartışılıyor- bizde yüzde 70'e ulaşmış durumda. Vergide adalet yok, ne yatay adalet var ne dikey adalet var. "Yatay ve dikey adalet ne?" diye şimdi birbirinize bakacaksınız. Evet, çünkü vergi salma tekniğini de bilmiyorsunuz. Saray rejiminin eşitsizliği, âdeta rejimin amentüsü durumuna gelmiş durumda. Türkiye'de korkunç bir gelir ve servet eşitsizliği var. En zengin yüzde 1'lik dilim 2000 yılında ulusal servetin yüzde 38'ine sahipken şimdi yüzde 54'üne sahip. Gelir dağılımına baktığınızda, Türkiye'nin en yüksek gelire sahip yüzde 20'lik grubunun toplam gelirden aldığı pay yüzde 48. Peki, en düşük yüzde 20'lik dilim ne alıyor? Yüzde 6,1. Evet, çok ciddi bir adaletsizlik görüyorsunuz. İşte, bu adaletsizliğin altında yatan vergide adaletsizliktir, yatay ve dikey adaleti sağlayamayan bir vergi sistemidir. Vergiler ve kamu kaynaklarının talan edilmesi bu ülke insanına enflasyon olarak geri dönüyor, iktidar ise bu enflasyona karşı yoksulluk kuyrukları oluşturmaktan başka bir şey yapmıyor.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ekonomik krizin bir tarafında borçlar, vergiler, icralar varken diğer tarafında israf, faiz ekonomisi ve kayırmacılık var.
Şu faizlerin düşme hikâyesi var ya, anlayan beri gelsin. Faiz oranları düşüyor, faiz giderleri artıyor. Evet "Faiz oranlarını 10 puan düşürdük." dedikten sonra, hem bütçede hem de yurttaşların ödediği faiz yüklerine dönüp baktığımızda dramatik bir artış olduğunu görüyoruz. Konversiyon yapıyorsunuz ama yükleri arttırdığınız için, aslında tüm ülkenin geleceğini daha büyük bir borç çukuruna sürüklüyorsunuz çünkü topluma yüklenen kaynak maliyetlerinden bihabersiniz. Ekonomi idaresi âdeta bir yalan dünyaya, talan dünyaya dönüşmüş durumda. Bakın "Enflasyon 15 puan düştü." yalan dünyayı çok iyi açıklıyor. Her şeyin fiyatının arttığı bir ülkede enflasyon nasıl 15 puan düşebilir? Bu soruyu muhakkak bir kez daha kendi kendinize sormak zorundasınız.
Bütçede faizler artıyor. Bütçenin giderlerine bakıyoruz, bütçenin yapısına bakıyoruz; hem faiz oranları düşüyor hem enflasyon düşüyor ama bütün bu düşmelere rağmen kırılgan ekonomi olmaya devam ediyoruz. Kırılgan beşlinin içinden hiçbir zaman dışarıya çıkamıyoruz. Kırılgan diğer dörtlü zaman zaman değişiyor ama Türkiye bu konudaki en istikrarlı ülke, kırılgan beşliyi asla terk etmiyor.
Orta gelir sıkışmasını neden aşamadınız? Çünkü yolsuzluk ve talan ekonomisine tüm ekonomiyi tutsak ettiğiniz için orta gelir sıkışmasını aşmanız mümkün değil. Unutmayın, iktisadi adalet yoksa toplumsal barış da yoktur, iktisadi barış da yoktur.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2020 Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi'ne baktığınızda büyük bir tutarsızlık görüyorsunuz. Evet, hesaplar tutarsız, hesaplarda hatalar var, projeksiyon hataları var ama tüm bunlardan öte, aslında politik anlamda, yaklaşımda çok ciddi hatalar ve tutarsızlıklar olduğunu söyleyebiliriz.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin MR'ı çekilecekti. 31 Mart darbesinden sonra, 31 Marttaki bu demokrasi darbesinden sonra sistem bir sarsıntı geçirdi. Bizzat iktidar partisi MR çekileceğini söyledi ve bu MR'ın sonuçları hâlâ çıkmış değil ama 2020 bütçesine baktığınızda bu MR'ı görürsünüz. Evet, 2020 bütçesi Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin MR'ıdır. Toplumsal rızadan yoksun olan bu bütçe, aslında ekonomik ve siyasi krizlerin derinleşmesinin ne denli bir boyuta ulaştığını da bize göstermektedir.
Bakın, kara deliklerden bahsediliyor. Kara deliklerden ne zaman bahsedilmişti biliyor musunuz? 2005 yılında, Sosyal Güvenlik Kurumu Yasası çıkarken denildi ki: "Kara delikleri kapatacağız." Bugün geldiğimiz noktada sosyal güvenlik sistemine baktığımızda, artık karşımızda bir kara delik yok, kara çukur var. Dolayısıyla bugün, aslında 2020 bütçe teklifiyle karşı karşıya kaldığımız gerçeklik, bir kara çukur gerçekliğidir.
Savaş bütçesini önceleyen, şiddeti her alana yayan bir iktidar anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu iktidar anlayışı işte bu bütçeye yansımıştır. İHA'lar, SİHA'lar, bombalar, biber gazlarıyla varacağınız yer, Orta Doğu'daki ve Türkiye'deki gerilimleri ve ayrışmayı derinleştirmekten başka bir şey olmayacaktır.
2020 bütçe teklifi aynı zamanda bir talan bütçesidir. Nereye, nasıl harcanacağı belli olmayan kalemlerle doludur. Evet, öyle kalemler vardır ki örneğin, bu 2 milyar 735 milyon liralık örtülü ödenek, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar hesabına ayrılan ödenek gibi birçok ödenek bu bütçede karşımıza çıkıyor. Örneğin, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun bütçesinde kâr amacı gütmeyen kuruluşlara, transfer kaleminde 410 bin lira ayrılmış. Neden? Bunun açıklaması yok. Bunu denetleyemezsiniz. Şeffaflık ilkesini ihlal eden bu ve benzeri harcamalar izaha muhtaçtır. Yedek ödenekler, yüzde 2 sınırı vardır, 2018 yılında yüzde 7,2'ye çıkmıştır. Ödenek üstü harcama dramatik şekilde artmıştır. Ödenek üstü harcamayı ne zaman yapabilirsiniz biliyor musunuz? 5018 sayılı Yasa ne diyor? Okumamışsınızdır. "Savaş zamanı yapabilirsiniz." diyor. Savaş için ödenek üstü harcama yapıyorsunuz, insanlar "Savaş var." deyince insanları gözaltına alıp tutukluyorsunuz. E, siz yapıyorsunuz. İşte belgesi; ödenek üstü harcamaya dönüp bakarsanız savaşı da orada görürsünüz. Bu bütçe, vergi adaletsizliğini doruğa taşımıştır. Bu bütçe, aslında ülkenin bütün kaynaklarına fütursuzca saldırmıştır.
Bir şey hatırlatmak istiyorum değerli milletvekilleri: Anavatan Partisi zamanında 107 adet fon vardı ve fonlar, denetim dışı kaldığı için ülke ekonomisi üzerinde çok büyük tahribatlar yaratmıştı; fonları ortadan kaldırmak, bu fonları azaltmak size nasip olmuştu. Evet, bununla da çok övündünüz. Fon sayısını azalttınız ama yine halkı aldattınız, fon büyüklüğünü devasa boyutlara ulaştırdınız. O 107 fondan çok daha büyük fonlarınız var. İşsizlik Sigortası Fonu var; işsizler için olması gereken bir fonken, bu fon sermaye için kullanılıyor. Varlık Fonu var; Varlık Fonunun kapasitesi 200 milyar dolardır. Değil 107 tane fon, 1.107 tane fon gelse Varlık Fonuyla baş edemez. Peki, hangi hukuka dayanarak bunu yapıyorsunuz? Aslında, fonlar, bütçe denetiminden kaçmaktır. Fonlar, halkın kaynağını halkın temsilcilerinin denetiminden kaçırmaktır. İşte, bu, yolsuzluk ekonomisidir; bu, talan ekonomisidir.
Bütün bunlar bize devletin mali bunalımının büyüdüğünü gösteriyor. Bütçe açığına baktığınızda, nakit açığına baktığınızda, hazinenin nakit açığına baktığınızda, borçlanma rakamlarına baktığınızda aslında devletin mali krizinin büyüdüğünü görürsünüz. Devletin mali krizini büyüten işte bu ekonomik anlayıştır, işte bu savaş politikalarıdır, işte bu kayyum rejimidir. Dolayısıyla kayyum rejimine karşı çıkmadan, savaş politikalarına karşı çıkmadan bu ekonomiyi düzeltmek mümkün değildir. Bütçe açığının geldiği ciddi boyut, aslında önümüzdeki dönem için ekonominin ve toplumun nereye sürükleneceğini bize gösteriyor. Faiz dışı fazlayla övünüyordunuz, kaldı ki o da toplumu yoksullaştıran bir şeydi, şimdi faiz dışı açık da vermeye başladınız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tüm haklarımıza sahip çıkmak için önce bütçe hakkına sahip çıkacağız. O yüzden de bizler, bütçe hakkına sahip çıkmak adına, bugün burada tüm halklarımızı bir arada mücadeleye davet ediyoruz. Emeği sömürülen ve emeğinin karşılığını alamayan emekçilerle; işsiz ve umutsuz hâle gelmiş gençlerle; gittikçe yoksullaşan ve borç batağına giren çiftçilerle; sarayda daha fazla israfa ödenek verildiği için yıllarca emeklilik bekleyen emeklilikte yaşa takılanlarla; bir ömür çalışarak emekli olduktan sonra bile çalışmak zorunda olanlarla; en kötü koşullarda yaşayıp okumaya çalışan ve devletin verdiği kredi, sırtlarında kambura dönüşen üniversiteli işsiz gençlerle; ay sonunu getiremeyen, faturalarını ödeyemeyen asgari ücretlilerle; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gittikçe kurumsallaşmasıyla her gün farklı biçimlerde şiddetin hedefinde kalan ve en güvencesiz çalışma şartlarına maruz kalan kadınlarla; hukuksuz biçimde işlerinden edilen, hakları askıya alınan ve itibarı zedelenen KHK'lilerle; dilinden, kültüründen ve varlığından dolayı ırkçılığa, şiddete, ayrımcılığa maruz kalan Kürtlerle; her gün yeni bir sömürü biçimine maruz kalan, bağı, bahçesi, suyu talan edilen köylülerle; inançları dolayısıyla mezhepçi politikaların ve şiddetin hedefinde olan Alevilerle; savaş, siyasi iklim veya ekonomik gerekçelerle yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda bırakılan sığınmacılarla, mültecilerle; insanca yaşama koşulları sürekli ötelenen ve varlıkları görülmez kılınan engellilerle; aydınlık bir yaşam umuduyla kadınlarla, emekçilerle birlikte mücadeleyi yükselteceğiz ve bütçe yapma hakkımızı mutlaka yeniden kazanacağız.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tartışma ve çözüm üretme koşullarının oluşması için demokratik siyaset çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Siyasetin düşmanlıklar ve kısa vadeli oy avcılığı olmadığını, bu dar ve basit hesapların, Türkiye halklarının geleceğini tehlikeye attığını bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Bu ülkede sorunları çözmenin yegâne yolu, demokratik siyasettir. Bu sebeple, toplumsal barış, siyasi barış ve iktisadi barış için, HDP olarak, tüm sosyal ve siyasi taraflara demokratik siyaset çağrımızı bir kez daha Parlamento huzurunda yineliyoruz.
Türkiye halklarının geleceğini ipotek altına almak için kaleme alınmış 12 Eylül Anayasası bugün hâlâ hayattadır. Bu anayasa "tek adam, tek erkek, tek mezhep" diyen, halkların gerçekliğinden kopuk bir Anayasa'dır. Bugün, AKP iktidarı, sürekli olarak bu Anayasa'ya yama yaparak ayakta durmaya çalışmaktadır. Bu ülkede yaşayan farklı dil ve dine mensup insanların, bu ülkenin doğasının, suyunun, hakkının ve hukukunun başka bir ortaklık sözleşmesine, toplumsal mutabakata ihtiyacı vardır. Bu sözleşmenin adı "demokratik anayasa"dır. Türk'ün Kürt'ten, Kürt'ün Arap'tan, Arap'ın Ermeni'den üstün olmadığı, halkların bütçe hakkının kimse tarafından gasbedilmediği, yargının adalet, siyasetin demokrasiyle var olduğu, iradenin sahibinin halk olduğu demokratik cumhuriyete ulaşmak için, bugünden tezi yok, Anayasa'nın değişmesi için toplumsal mutabakat zemini yaratılmalıdır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Temelli, bir dakika ekliyorum.
Buyurun.
SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Biz, demokratik anayasayı hayata geçirerek ortak vatan ve demokratik cumhuriyette yaşamak için, demokratik siyaset kurumu üzerinde her türlü baskıyı ve vesayeti uygulamak isteyen kayyumcu anlayışa karşı, bir kez daha burada hodri meydan diyoruz, erken seçim çağrımızı yineliyoruz. (HDP sıralarından alkışlar)
Bu Parlamento, kendisini inkâr etmek istemiyorsa ve iradesine sahip çıkmak istiyorsa, Türkiye halklarının önündeki en büyük engel olan bu iktidar anlayışını bir an önce halkın huzuruna götürmelidir. HDP olarak, iktidarın tüm baskılarına karşı, Türkiye halklarının hâkimliğine, adaletine ve demokrasi talebine inanıyoruz. Bu ülkeye dair derdi olanlar, bu ülkenin demokratik geleceğini düşünenler, demokratik anayasayı hayata geçirme ve demokratik cumhuriyeti inşa etme zamanının geldiğinin farkındadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Bir cümle...
BAŞKAN - Tamamlayınız lütfen.
SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Tüm bu gerekçelerle, tüm bu duygularla 2020 merkezi yönetim bütçesine "hayır" oyu vereceğimizi buradan bir kez daha dile getiriyorum ve herkesi bir kez daha saygı ve umutla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)