| Konu: | 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifinin İlk Görüşmesi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 28 |
| Tarih: | 09.12.2019 |
HDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (İstanbul) - Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2020 yılı bütçesi üzerine Halkların Demokratik Partisi olarak görüşlerimizi ifade etmeden önce, sizleri ve ekranları başında bizleri izleyen tüm halkımızı saygıyla selamlıyorum. Aktif demokratik siyasetin içerisinde olması gerekirken cezaevlerinde rehin tutulan Sevgili Selahattin Demirtaş'ı, Sevgili Figen Yüksekdağ'ı, Sevgili İdris Baluken'i, Selma Irmak'ı, Sebahat Tuncel'i, Çağlar Demirel'i, Gülser Yıldırım'ı, Abdullah Zeydan'ı, Gülten Kışanak'ı, Aysel Tuğluk'u, Selçuk Mızraklı'yı ve isimlerini sayamadığım tüm milletvekili, belediye eş başkanı ve parti yöneticisi arkadaşlarımızı saygı ve sevgiyle selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar) Şu sıralarda olması gereken siyasetçiler dört duvar arasındadır. Sanmayın ki cezaevinde olan sadece HDP'dir; HDP'nin şahsında demokrasi ve özgürlükler tutukludur, adalet tutukludur, barış arayışları tutukludur.
Egemenliğin halkta değil, muktedirlerin elinde olduğu otoriter bir düzende yaşıyoruz. Meclisin kurulmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti ama yüz yıldır cumhuriyet demokrasiyle buluşamadı. Bu yüzdendir ki bir asırdır bu ülkede krizler hiç bitmiyor.
Hatırlayalım, Meclis 1920'de kurulduğunda çoğulculuk esasına dayanıyordu. 1921 Anayasası, temsilî demokraside Meclisi, yerelde ise doğrudan demokrasiyi yani halkın doğrudan kendi kendisini yönetmesini işaret ediyordu. Mustafa Kemal, Erzurum Kongre'sindeki konuşmasında "Biz Türk ve Kürt milleti, iki halkın, milletin hakkı, hukuku" diyerek cumhuriyetin kurucu halklarına, hakkına ve hukukuna vurgu yapıyordu. 1924 Anayasası'yla birlikte tarihî kırılma yaşandı ve etkileri günümüzde de en ağır biçimde devam eden, kimliklerin, inançların ret ve inkârına dayalı tekçi, milliyetçi ulus sistemine geçildi. Eğer 1920'nin kurucu aklı ve çoğulculuk esası terk edilmeseydi, kurucu halkların hakları teslim edilseydi bugün demokratik cumhuriyet çatısı altında ademimerkeziyetçi bir idari düzende yaşıyor olacaktık; krizler yaşanmayacaktı, halklar birbirinden kopmayacaktı; Kürtler, Aleviler, Sünniler, Ermeniler, Araplar, Süryaniler, Ezidiler, Çerkezler, Lazlar olarak kendi kimlik, kültür, inanç ve dillerimizle eşitçe ve özgürce bir arada yaşıyor olacaktık. Ne yazık ki böyle bir ortamda değiliz, egemenliğin halkta olduğu, sadece bir duvar yazısından ibarettir. O duvarların arkasında başka işler dönüyor. Halka güvenmeyen, inanmayan, halkın taleplerini bastıran, hesap vermeyen, halkı sadece seçmen olarak gören, tekçi, merkeziyetçi, milliyetçi, otoriter bir sistem bir asırdır ayakta tutulmaya çalışılıyor. Bunun bedelini ise tüm toplum ödüyor. Toplumu bir arada tutacak olan adalet duygusudur, barıştır, eşit yurttaşlıktır, özgürlüktür, gerçek demokrasidir. Bu değerler asla ayrıştırmaz, birleştirir. Asıl bunların olmadığı bir ortam ayrıştırmaya götürür. Kürt'ün Türk kadar, Alevi'nin Sünni kadar, kadının erkek kadar, yoksulun zengin kadar, işçinin patron kadar hakkı hukuku yoksa orada toplumsal vicdanlar ve duygu parçalanır, kırılır. 1920 Meclisinde varlığı tanınan Kürtlerin bugünkü Mecliste konuştuğu Kürtçe "bilinmeyen dil" olarak kayıtlara geçiriliyorsa işte kırılma burada yaşanır. Roboski'de uçaklarla katledilen köylüler için adalet işlemiyorsa duyguda parçalanma burada yaşanır. Cizre'de bir anne 10 yaşındaki kızı Cemile'nin cansız bedenini buzdolabında bekletmek zorunda bırakılıyorsa en büyük kırılma buradadır. Tedavi edilmediği için cezaevinde yaşamını yitiren 60 yaşındaki Emine anneye taziye evi verilmez, taziye çadırının kurulması engellenirse, ölümde bile ayrımcılık yapılırsa kırılma burada olur. Kürt'ün binbir emekle, bedel ödeyerek seçtiği belediyeler kayyumla gasbedilirse en büyük kırılma burada olur. Soma'da yerin yüzlerce metre altında can veren maden işçileri için adalet işlemiyorsa kırılma işte burada yaşanır. Maraş'ta katledilen, Sivas'ta yakılan Aleviler dışlanırsa, hakları teslim edilmezse ve hâlen evlerine çarpı işareti konuluyorsa işte kırılma burada yaşanır. Ayşe Tubaları, Emine Bulutları, Özgecanları, Cerenleri, Şuleleri koruyacak bir devlet ve adalet yoksa kırılma burada yaşanır. Uğurları, Kemal Kurkutları, Berkinleri, Ceylanları, Ali İsmailleri katledenlerden hesap soracak bir adalet yoksa asıl kırılma burada yaşanır. "Devletin itibarından tasarruf olmaz." denilerek halkın sofrasından, emekçinin alın terinden çalınırsa kırılma burada olur. Muktedirler için işleyen hukuk sokaktaki bir insanımıza uğramıyorsa, herkes "adalet" diye feryat ediyorsa işte burası Türkiye'nin büyük kırılma yaşadığı bir noktadır. Bu kırılma derinleştikçe çöküş de hızlanacaktır.
Evet, sayın milletvekilleri, bir ülkede adalet için mücadele yürüten yığınla insan varsa, adaleti tesis etmek insanlar için bir mücadele yoluna, alanına dönüşmüşse bu noktada devletin varlık amacını ve aslında neye hizmet ettiğini iyi sorgulamak gerekir. Zira, adaleti sağlamak devletin varlık amacı, asli görevidir. Adaleti sağlamak toplumun omuzlarındaki yük değildir, olmamalıdır. Adında "adalet" olan bir partinin iktidarında adalet mumla aranır hâle geldiyse bunun sorumlusu tabii ki Hükûmettir. Bürokratlara, mülki amirlere "Gerektiğinde hukuku, mevzuatı bir kenara bırakın." diyen bu iktidardır. "Anayasa Mahkemesinin kararını tanımak, güvenmek zorunda değilim." diyen bu Hükûmetin Bakanıdır. "Anayasa Mahkemesi kararına saygı duymuyorum." diyen bu ülkenin Cumhurbaşkanıdır. Demirtaş'ın tahliyesi gündeme geldiğinde "Bırakamayız." diyerek yargının yerine karar veren yine AKP Genel Başkanıdır. Görevlerinden alınan belediye eş başkanlarımız için "Yargılanıyorlar, ceza alacaklar." diyerek yargı adına hüküm veren Cumhurbaşkanının Sözcüsüdür. Kendisini Parlamentonun iradesi üzerinde gören, seçilmişler üzerinde vesayet kurmaya çalışan bu iktidarın savcısıdır, hâkimidir, polisidir. Şimdi hangi adaletten hangi hukuk sisteminden söz edeceğiz?
Demirel, Susurluk için "Devlet, bazen rutin dışına çıkar." demişti. AKP iktidarında, rutinin dışına, hukukun dışına çıkmak artık rutin bir gelenek hâline geldi. Ağzını açan, iktidarı eleştiren, tweet atan "Kriz var." diyen kim varsa içeriye atılıyor. Yolsuzluk, hırsızlık yapan, nefret suçu işleyen, farklılıklara hakaret eden, işkence yapan, ihaleye fesat karıştıran tek bir kamu görevlisinin, siyasetçinin cezaevinde olduğuna tanık olmadık. 28 Şubatta sokaktaki kebapçılar dahi iç düşman olarak gösterilmişti. On yedi yıllık AKP iktidarında, soğan, patates, elinde doları olan dahi "terörist" oldu. 28 Şubat'ta herkes fişlenmişti, şimdi de fişleniyor. O kadar çok terörist üretildi ki kişi başına düşen millî geliri aştı. AKP, değiştirme iddiasıyla iktidara geldiği düzene o kadar çok benzedi ki vesayetin ve statükonun bayrağını hiç yere düşürmedi.
İktidarın kullandığı on kelimeden dokuzu otoriter devletin dilidir: "Beka" "düşman" "hain" "ihanet" vesaire, sıralanıp gidiyor. İktidarın ağzından "demokrasi" lafı çıkmıyor, "barış" lafı çıkmıyor, "adalet" lafı çıkmıyor. "Reform" dediniz tüm değerleri deforme ettiniz, anormal olan ne varsa normal hâle getirdiniz. Hukuk dışılığı kaldırmanın yolu, hukuku ortadan kaldırmaktır. Şu an yapılan tam da budur. Bakınız, Demirtaş ve Yüksekdağ dâhil tutuklu HDP'lilerin fezleke ve iddianamelerini hazırlayanlar cemaatin savcı ve hâkimleridir; üstelik bazıları da şu an cezaevindedir. FETÖ'cülerin fezlekesiyle tutuklanan Demirtaş'ın, Yüksekdağ'ın tahliyesini engelleyen kimdir? Bizzat AKP Genel Başkanıdır. Demirtaş, Yüksekdağ ve tutuklu tüm seçilmişler derhâl serbest bırakılmalı ve bu hukuksuzluğa son verilmelidir.
Cemaat, paralel devlet kurmaktan, darbe girişiminden yargılanıyor ama o paralel yapı döneminde yapılan hukuksuzluklar aynen devam ediyor. 2009-2012 arası cemaatin paralel devletinde 10 bin Kürt siyasetçi tutuklandı, 2015'ten bu yana ise gözaltına alınan HDP'li sayısı 15 bin dolayındadır, 5 bini tutukludur. Peki, ne değişti? 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL rejimiyle Kürtlere, toplumsal muhalefete, demokrasi mücadelesi verenlere karşı yöneltilen hukuksuzluk düzeni, darbeyi aratmayan uygulamalar aynen devam ediyor.
Sayın milletvekilleri, Anayasa ve hukuku yok sayan bir sistemin varlığına her gün yaşanan örnekleriyle tanık oluyoruz. Nerede görüyoruz bunu? Kayyum gasbında. 6'sı mazbatası verilmeyen toplam 34 belediyemize hukuksuzca el konulup kayyuma teslim edildi. Seçilmiş 17 belediye eş başkanımız şu an tutukludur. Kayyum belediyeleri, askerî kışlaya dönüştürülmüş durumdadır, halkın belediyeleri halka kapatılmıştır.
Anayasa'nın 67'nci maddesi ne diyor? "Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir." diyor. Kayyum düzeniyle, halka Anayasa'da tanınan seçme, seçilme hakkı resmen ortadan kaldırılmıştır; seçmen iradesi ve Anayasa yok hükmünde sayılmıştır. 6 milyon insanın oyunu hiçe sayıp halk iradesinin karşısına kayyumu dikmek "Siz seçseniz de yönettirmeyiz." demek darbe değil midir? Ve kayyum, sadece bizim belediyelerimiz için değil, tüm ülke sathına yayılmak istenen bir rejim biçimidir. Yereli, yerel demokrasiyi ortadan kaldıran, tekçi, merkeziyetçi sistemi yerellerde de devreye koymak isteyen bir anlayışın varlığını herkes görmelidir. İktidarın iddiası: "HDP'li belediye başkanları teröre bulaşmış, dağa para göndermiş." Tek bir belge, tek bir kanıt yok, hepsi laf, hepsi yalan. Görevden alınıp tutuklanan eş başkanlarımızın görev süresinde geçirdiği tek bir soruşturma dahi yok. Kayyum atamaları siyasi bir operasyondur. AKP, seçimle elde edemediğini kayyum zoruyla ele geçirmektedir. Belediyeler, kayyumların hırsızlığı, yolsuzluğu nedeniyle zaten borç ve haciz batağındadır. Personel maaşı zar zor ödeniyor. Paralar nereye gitmiş biliyor musunuz? Ben size söyleyeyim -Sayıştay da bunu zaten tespit etti- kayyumların şatafatına, fıstıklı kadayıflarına, bakanlara yalakalık olsun diye alınan hediyelere gitmiş. Kayyumların yolsuzluk suçu Sayıştay raporlarıyla sabittir. Yerellerde âdeta yolsuzluk düzeni kurulmuştur. İlla teröre destek aranacaksa, cemaate "Ne istediniz de vermedik." diyenlerde aranmalıdır. (HDP sıralarından alkışlar) Yolsuzluk, yasa dışı aranacaksa kayyumlarda aranmalıdır, kayyum hırsızlıklarını ortaya çıkaran HDP'li belediyelerde değil.
Sayın milletvekilleri, kayyumun asıl hedefi eş başkanlıktır. Eş başkanlık sistemi, eril, tekçi sisteme karşı geliştirilen alternatif bir modeldir. Eş başkanlık sistemi, tüm kadınlar için büyük bir kazanım olarak Türkiye demokrasi tarihine geçmiştir. Eş başkanlık, demokratik, ahlaki ve politik toplumun siyaset dilidir. Eş başkanlık, toplumu özgür, eşit, demokratik yönetmenin kurumudur. Tek başkanlığın, tek adam yönetiminin panzehri eş başkanlıktır. 19 Ağustosta başlayan kayyum darbesinde esas hedef eş başkanlık sistemimiz olmuştur. Kayyum atanan belediyelerimizin kadın eş belediye başkanları şu an tutukludur. Eş başkanlık kurumunun hedef alınmasının en büyük nedeni, erkeklik rejimindeki ısrardır. Kayyum, kadınların iradesine yöneltilmiş siyasal bir şiddettir. Önceki kayyumlar atanır atanmaz ilk olarak yerel yönetimlerimizdeki kadın kurumlarını, şiddete karşı çalışma yürüten kadın merkezlerini kapatmıştır. Kadın düşmanlığı kayyum rejimiyle sürdürülmektedir. Sokakta kadını hedef alan şiddet ile siyasal alanda eş başkanlığı hedef alan siyasal şiddet, aynı erkek iktidar zihniyetinin bir yansıması olarak karşımızdadır.
Biz HDP olarak buna "eyvallah" demeyeceğiz; eş başkanlıktan asla vazgeçmeyeceğiz; bir milim dahi geri adım atmayacağız; "tek başkanlık" değil, "eş başkanlık" demeye devam edeceğiz. (HDP sıralarından alkışlar) İktidarın gaspçı kayyum zihniyetini, kayyum darbesini her yerde teşhir etmeye devam edeceğiz. Halkın iradesine sahip çıkmak onurdur, bu onura bizler sahip çıkacağız. Kayyumları gönderene kadar yılmayacağız, hukuki demokratik mücadelemizi daha da büyüteceğiz. İktidar kayyumlarla asla başaramayacaktır. Başarsaydı umumi müfettişler başarırdı. Onlar kaybetti, bugünkü kayyumcular da kaybedecektir. Yarın halkın önüne sandık konulsa kayyumcular tarihin en büyük tokadını yiyecektir.
Demokrasiden, halk iradesinden yana olan herkesi, demokratik siyaset yürüten tüm kesimleri iktidarın kayyum darbesi karşısında sessiz kalmamaya çağırıyoruz. Halk iradesini temsil eden bu Parlamentoyu da kayyum hukuksuzluğu karşısında tavır almaya çağırıyoruz. Meclis, halk iradesinin, seçilmişlerin iradesinin yanında mı, yasa dışı kayyumların yanında mı, durduğu yeri belirlemelidir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülke manzarası ne yazık ki hiç de iç açıcı değildir. Hukuku, seçilmiş iradeyi, özgürlükleri bitiren AKP, ülkeyi en büyük krizlerle karşı karşıya getirdi. On yedi yıl önce "İşsize iş, aşsıza aş." vaadiyle iktidara geldi. Şimdi iş isteyene "Her üniversite mezunu iş bulmak zorunda değil." yanıtını veriyor. Açlık sınırının altındaki asgari ücretle "Günde 3 öğün simit yerseniz maaşınız artar." deniliyor. İşsizlik, yoksulluk, açlık, sefalet, adaletsizlik diz boyu oldu. Tabii ki kriz sarayın penceresinden bakınca görülmüyor. EYT'lilere "Para yok." derken tek kullanımlık mutfak takımına eski parayla 1,4 trilyon, çatal bıçak takımına 1,5 trilyon, mefruşata 3,8 trilyon, giyeceklere 6,1 trilyon, hediyelere 2 trilyon lira para harcayan saraydan halkın yoksulluğu, sefaleti görülmez.
Ekonomisi çökmüş bir düzen, yolsuzlukların, yoksullukların, tükenmişliklerin düzenidir. Toplum, bir yandan insanca yaşam standartlarını hızla kaybederken diğer taraftan yandaş bir kesim, yoksullaşan halkın hakkı üzerinden palazlanmıştır. Alımı yapılan bir top kağıttan bir iğneye kadar her alanda soyguncuların, talancıların başat olduğu bir dolandırıcılık düzeni tam anlamıyla hayat bulmuştur. Sonuç olarak yoksulluk, açlık, çaresizlik içine mahkûm edilen milyonların içine sürüklendiği trajik tablo ortaya çıkmıştır. Çaresizlik içindeki insanlar kendilerini bu acımasız çarktan kurtarmaya çalışmaktadır. Nitekim, bugün ülkede ucuz ve kolay olan tek şey kalmıştır: Ölüm. Toplum, Türkiye tarihinde hiçbir dönemde görülmemiş şekilde büyük bir yıkımla baş başa bırakılmıştır.
İktidar her seçimde halktan yetki istedi, aldı ama hiçbir sorunu çözmedi. "Sistemde sorun var, yetkiler tek kişide toplansın, tüm sorunları çözeceğiz." denildi, kurulan tek adam sistemi en büyük sorun hâline geldi. İktidar "Türkiye şaha kalkacak, uçacak." dedi, sarayın harcamaları, şatafat, israf, enflasyon, dolar uçtu, şaha kalktı. Kitlesel işsizlikler, KHK zulmüyle aç ve yoksul bırakılan emekçi milyonlar, atanamayan öğretmenler, kapanan iş yerleri, borç batağında bir toplum, artan intiharlar, artan zamlar, vergiler; Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin özeti işte budur, çökertilen bir ülke. Yarına umutla bakabilen, gelecek hayali kurabilen tek bir kişi kalmadı, insanların gelecek hayalinden bile çalındı. Güvenilecek ne bir adalet ne de bir hukuk sistemi bırakıldı. "Biz ve onlar" diyerek toplum ayrıştırıldı, kutuplaştırıldı. İnsanlar birbirinin yüzüne bakamaz hâle getirildi. On yedi yılda, ekonomiden demokrasiye, insan haklarından inanç sorunlarına, bu iktidarın çözdüğü tek bir sorun yoktur. "Reform" dediniz, insanların inancına varıncaya kadar tüm değerleri deforme ettiniz. "İşkenceye sıfır tolerans" dediniz, işkence yapanlara tolerans gösterdiniz. "Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü" dediniz, saray hukukunun üstünlüğünü kurdunuz. "Bağımsız yargı" dediniz, yargının düğmesini saraya iliklediniz. "Demokratik devlet" dediniz, polis devleti kurdunuz. "Özgürlükler artacak." dediniz "Ekonomik kriz var." diyenlerin dahi ellerine kelepçe vurdunuz. Aleviler yıllardır çözüm bekliyor, bulduğunuz çözüm Ali'siz Alevilik. "Kürt sorununu çözeceğiz." dediniz, neredeyse her bir Kürt'ün başına birer kayyum atayacaksınız. Kadınlar eşitlik istiyor, özgürlük istiyor, yaşam hakkının korunmasını istiyor; çözümünüz "Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum." oldu. Sağlığı beton yığınına dönüştürdüğünüz şehir hastaneleriyle müteahhitlere; eğitimi cemaat, tarikat vakıflarına teslim ettiniz. Sosyal güvenliği sosyal güvensizliğe dönüştürdünüz. "İşsizliği önleyeceğiz." dediniz, işsiz kitleler yarattınız. "Fabrikalar yapacağız." dediniz, cezaevleri yaptınız. "OHAL'i biz kaldırdık." dediniz, OHAL'i geri getirdiniz. "Yeşil alanı artıracağız." dediniz, kasanızdaki yeşili artırdınız. Kaz Dağı'ndan Hasankeyf'e, Munzur'dan kuzey ormanlarına varıncaya kadar her yeri şirketlere talan ettirdiniz. "Komşularla sıfır sorun" dediniz, karada sorun yaşamadığınız tek bir ülke kalmadı, şimdi sıra denizlere geldi, gerginliği denizlere taşıdınız. Tek dostunuz Putin, bir de ÖSO ve diğer cihatçı gruplar kaldı ne yazık ki. "Avrupa Birliğine üyelik stratejik hedefimizdir." dediniz, köprüleri attınız, şimdi Avrasya Birliğine girmeye çalışıyorsunuz. "Kimsenin toprağında gözümüz yok." dediniz, kuzey Suriye'ye yerleşmeye, halkı yerinden yurdundan etmeye çalışıyorsunuz. Ne söz verdiyseniz tersini yaptınız, ne yaptıysanız tersini söylediniz.
Evet, sayın milletvekilleri, Türkiye uluslararası hukuka aykırı bir biçimde 9 Ekim'den bu yana kuzey ve doğu Suriye topraklarında hâkimiyet kurma peşinde, oysa sınırın o tarafından bu tarafa tek bir çakıl taşı dahi atılmadı. Hükûmetin söylemediği gerçek şudur: "Kürtler orada kuzey Suriye halklarıyla birlikte demokratik bir gelecek inşa etmesin, söz sahibi olmasın." Bütün mesele budur. Türkiye'de kayyum atamalarıyla, kuzey Suriye'de operasyonlarla Kürtlerin iradesini engellemeye çalışan bu iktidarı 5 yaşındaki çocuk dahi görüyor ve biliyor. Moskova'ya gidiyorsunuz "Aman Kürtler Suriye'de irade olmasın." diyorsunuz. Washington'a gidiyorsunuz, derdiniz Kürtler. NATO toplantısına gidiyorsunuz, gündeminiz Kürtler. Çünkü içeride ve dışarıda tüm politikanızı Kürt karşıtlığı üzerine kurdunuz. Yeter ki Kürtler dünyanın hiçbir yerinde söz sahibi olmasın, tüm çabanız ve gayretiniz buna yöneliktir. Peki, soruyorum: Kürtler kaybedince Türkiye kazanmış mı oluyor? Kuzey Suriye'de Kürtler yerlerinden yurtlarından olunca Edirne'nin, Ardahan'ın, Trabzon'un sorunları mı çözülmüş oluyor? Kürtler Suriye'de kaybedince Türkiye'de işsizlik, yoksulluk mu azalıyor, asgari ücret mi artıyor, enflasyon mu düşüyor? Kürtlerin kaybetmesi için yürütülen her siyaset, Kürt halkına, Türk halkına kaybettiriyor; Türk halkının bunu görmesi gerekiyor. Evet, Kürtler kaybederse Kuzey Suriye'de IŞİD yeniden canlanacaktır. IŞİD'in büyümesi bu kadar çok mu arzulanıyor? IŞİD, karanlığı kaybedince Türkiye de mi kaybetmiş oluyor? Ne yazık ki Kürt sorunu çözülmediği için, Kürt düşmanlığından vazgeçilmediği için Kürt de Türk de kaybediyor, tüm coğrafya kaybediyor.
Evet, 2013-2015 arasında Sayın Öcalan çözüm için tarihsel önemde adımlar atmıştı. Hem içeride hem Suriye'de demokratik bir süreç ilerleyecekti ve bu mesele içeride çözülecekti. Hükûmet, iktidar hesapları nedeniyle Dolmabahçe Mutabakatı'nı reddetti, masayı devirdi, 5 Nisan 2015'ten itibaren İmralı tecridini başlattı. Bugün İmralı tecridiyle demokrasi, barış ve çözüm umutları tecrit altındadır, halkların demokratik geleceği tecrit altındadır.
Hatırlayalım, Sayın Erdoğan ne demişti 2010 tarihinde? "Güvenlik kaygılarının ön plana çıkmasından kim kazanacak? Yirmi altı yıldır süren bu olayların bir kazananı var mı? Eğer demokratik açılımlardan vazgeçersek Türkiye kaybeder, biz vazgeçmeyeceğiz; savaş kolaydır, barış zordur, biz zor olana talibiz." demişti. Aslında zor olan barış değildir, sözün arkasında durmaktır. Kolay olan ise sözden dönmektir, kolay olan seçildi ne yazık ki. (HDP sıralarından alkışlar) On yıl önce "Güvenlik kaygılarının ön plana çıkmasının kazananı yok." derken şimdi nerede duruyor? Demek iktidarı kazanıyor ki güvenlikçi politikaya sımsıkı sarılmış durumdadır.
Bir kez daha vurguluyoruz: Çözümsüzlüğün, tecridin, savaş politikalarının bir kazanımı olmayacaktır. Kürt sorununa güvenlikçi politikalarla yaklaşan tüm iktidarlar dağıldı ve gitti, AKP de eninde sonunda o kervana katılacaktır. Kürt sorununu çözmediniz ama Kürt sorunu sizi mutlaka çözecektir.
Ne yazık ki çözümsüzlüğün bedelini her zaman toplum ödüyor, hem canıyla ödüyor hem de ekonomik olarak ödüyor. 2020 yılı bütçesinde savunma harcamaları için 141,1 milyar TL ayrıldı. Halkın vergileri dağa taşa bomba olarak yağıyor. Türkiye halkının vergisi kuzey Suriye halklarının yerinden yurdundan edilmesi için harcanıyor, halkın vergisi ÖSO çetelerine maaş olarak gidiyor.
Geçen hafta Tel Rıfat ilçesindeki bombardımanda 8'i çocuk 10 sivil hayatını kaybetti. Roboski ile Tel Rıfat aynı trajediyi yaşadı. 9 Ekimden bu yana 478 sivil hayatını kaybetti. Elbette Kürt halkı bu yaşadıklarını da bunu yaşatanları da unutmayacaktır, tarih de bunu unutmayacaktır.
Kürt halkında tarihin en büyük kırılmasını yarattınız. Bu kırılma size de yansıyacaktır, sizin iktidarınızda da kırılma yaratacaktır, o kırılma çoktan başlamıştır bile. Barış Pınarı'ndan size iktidar çıkmayacaktır. Ve şunu hiçbir zaman unutmayın: Kürt halkının iradesini tanımadan, Kürtlerle içeride ve dışarıda barışmadan hiçbir politika geliştiremezsiniz, geliştirseniz de başarma şansınız yoktur. Bu yüzyıl, Kürt halkının kazanacağı, tüm dünya halkları gibi, kimliğiyle, diliyle, kültürüyle özgürce ve onurluca yaşayacağı bir yüzyıl olacaktır. Bunu kimse, hiçbir güç engelleyemeyecektir.
Evet, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; HDP olarak ısrarla ve inatla savaşa karşı çıkmaya, barışı kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz. Demokrasinin, adalet duygusunun ortadan kaldırılmak istendiği bir süreçte Türkiye halklarının tek umudu ve cesaret kaynağı HDP'dir. Halkları, renkleri ortak duyguda, değişim iradesinde, mücadele dayanışmasında ve özgür gelecek hedefinde birleştiren HDP'dir. 7 Hazirandan başlayıp 31 Mart ve 23 Hazirana varıncaya kadar tüm seçimlerde partimiz demokratik bir seçenek yaratmıştır. Bu iktidarın gidebileceğine, değişimin mümkün olduğuna olan inancı güçlendirmiştir. Bu seçenekte ısrarlıyız, kararlıyız. İşte bu nedenle iktidarın hedefindeyiz. Şu an binlerce seçilmişi, yöneticisi, üyesi tutuklu bir partinin Eş Genel Başkanı olarak konuşuyorum. Partimize yönelik âdeta bir düşman hukuku işletilmektedir. İktidarın emriyle polis ve yargı HDP'li avına çıkmıştır. Son bir ayda 350 partili gözaltına alınmış, çoğu tutuklanmıştır. Her gün bir il ve ilçe örgütümüze baskın yapılmakta, yöneticilerimiz gözaltına alınmaktadır. İktidar 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde kaybetmiş olmasının siyasi intikamını emrindeki devlet, yargı ve polis gücünü kullanarak HDP'den almaktadır. Bu siyasi mertliğe de, siyasi ahlaka da sığmaz. Bakın, en son Elbistan ilçe yöneticimiz, 70 yaşındaki Ali Kısa ile eşi Elif Kısa tutuklandı. Üstelik bakmakla yükümlü oldukları 2 engelli çocukları var, onlar şimdi annesiz, babasız kaldı. 70 yaşındaki insanı "Parti yöneticiliği yaptı." diye cezaevine atmak düşman hukuku değil de nedir?
Suruç Belediye Eş Başkanımız Hatice Çevik tutuklandı. Kızını Ankara Garı katliamında IŞİD katletti; kızını IŞİD katlediyor, annesini ise bu iktidar tutuklatıyor. Bu düşmanlık hukuku değil de nedir? Bir aile hem IŞİD'in hem iktidarın ortak hedefi nasıl olabiliyor? Bunun cevabını iktidarın vermesi gerekiyor.
HDP'ye karşı devreye konulan planın farkındayız. HDP şahsında demokratik siyaset alanı topyekûn tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. İktidarın HDP'siz parlamento, HDP'siz yerel yönetimler, HDP'siz siyaset, HDP'siz yaşam planlarını görüyoruz. Kürtsüz kuzey Suriye planının buradaki ayağı da HDP'siz Türkiye'dir ama iktidar yanılıyor, Türkiye AKP'siz yapar ama HDP'siz yapamaz. (HDP sıralarından alkışlar) Çünkü HDP, halklar arası bir köprüdür, halkları birleştiren tek siyasi güçtür. HDP'siz değil ama AKP'siz bir Türkiye'nin çok da uzakta olmadığını şimdiden size hatırlatmak isteriz. HDP, siyasi oyunları, siyasi hesapları bozmaya devam edecektir. HDP bitmez, bitirilmeyecektir; HDP diz çökmez, diz çökmeyecektir. (HDP sıralarından alkışlar) Tek bir HDP'li de kalsa HDP'nin ilkeleri, demokratik mücadelesi yaşayacaktır. Gücümüzü halktan, demokratik mücadeleden ve inandığımız ilkelerden alan bir siyasi hareketiz. Bizi bir arada tutan makam, mevki, rant değildir; mücadele kararlılığıdır, dayanışmadır, halka, özgürlüğe, barışa, demokrasiye olan adanmışlıktır. 1994'te DEP milletvekilleri bu Parlamentodan yaka paça dışarıya atıldılar, atanlar şimdi nerede? Hepsi bir kenara atıldı, siyaseten yok oldular gittiler ama biz yine buradayız. Biz çoğala çoğala, büyüye büyüye geliriz, bizi tasfiye etmek isteyenler ise azala azala gitmişlerdir ve azala azala gitmeye de devam edecektir. Gidene yol vermek gerekir, yol verilmezse o yoldan olunur.
Bu iktidardan hiç kimsenin bir çözüm beklentisi yoktur çünkü bu iktidarın bir inandırıcılığı kalmamıştır. AKP'nin siyasi hikâyesi bitmiştir; sürdüremiyor, yürütemiyor, yönetemeyecek de. Zaten "AKP" diye bir yapı da kalmamıştır, kayyumcu saray yönetimi vardır, o da gidicidir. Kurulan Cumhurbaşkanlığı kayyum sistemi siyasi iflasın eşiğindedir.
Halklarımız rahat olsun; çözüm de, umut da biziz, halkın kendisidir, Türkiye'nin demokratik vicdanıdır, toplumsal muhalefettir, ezilenlerdir, emekçilerdir, kadınlardır. Ezilenlerin sorununu ezenler, sömürülenlerin sorununu sömürenler çözemez. Adaleti, adaletsizliğe yol açanlar getiremez. Halkların elini, halk iradesini yok sayanlar tutamaz. İyiliği kötülük, aydınlığı karanlık getiremez. Yoksulluğu, yolsuzluk yapanlar bitiremez. Halkın derdini ancak halk gibi düşünenler; saraylarda değil, halkın içinde yaşayanlar anlar. Mevlâna'nın dediği gibi, aynı açıdan değil, aynı acıdan bakarsak dertlerimize çare olabiliriz. Kibre batanlar, güce tapanlar, halka tepeden bakanlar bu halkı anlayamaz, derdine çare olamaz.
Türkiye tam bir yol ayrımındadır, yönetilemiyor ya bu şekilde çökmeye, uçurumdan yuvarlanmaya devam edecektir ya da başka bir çıkış yolu bulacaktır. Çıkış yolu vardır, halkın kendisidir, demokrasidir, içeride ve dışarıda kalıcı bir barıştır, herkesi kuşatan gerçek bir adalettir, özgürlüktür; demokratik, çoğulcu yeni bir anayasadır, demokratik yerel yönetimler ve güçlendirilmiş demokratik parlamenter sistemdir ve merkezî yönetimde, yerel yönetimlerde eş başkanlıktır. Bunun için, bu iktidarın bir an önce gönderilmesi gerekiyor. En geniş demokratik toplumsal ittifakla, halkların ittifakıyla, kadınların ittifakıyla, emekçilerin, işçilerin ittifakıyla bunu başarabiliriz, başaracağız. Bu nedenle, erken seçim çağrısı yapıyoruz. Sandık bir an önce halkın önüne konulmalıdır. Erken genel seçim tüm siyaset kurumunun ve toplumun acil gündemi olmalıdır. Yarın seçim olsa iktidarı kaybedecek bir yönetimin gelecek on yıllarımızı ipotek altına almasına izin vermeyelim. Haziranlar umuttur, haziranlar cesarettir, haziranlar başarı ve zaferdir değerli arkadaşlar.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; toplumun yarısını oluşturan kadın -her alanda dışlandığı, yok sayıldığı gibi- bu bütçede de yoktur. Bütçelerin temel hedefi kaynakların eşit dağılımı yoluyla toplumdaki eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmaktır. 2020 yılı bütçesi de -öncekiler gibi- eşitsizliği kaldırmıyor, artırıyor. Sokaktaki şiddet ile bütçe arasındaki bağ ortadadır. Bütçede toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayamadığınız, kadınları güçlendirmediğiniz zaman ekonomik şiddetin, oradan da fiziki şiddetin önünü açmış olursunuz. Evet, bu bütçe, ekonomik şiddet içermektedir. Kadına yönelik erkek ve devlet şiddetinin bu kadar artması ve her gün onlarca kadının katledilmesi, şiddet ile iktidarını ayakta tutan ve meşrulaştıran AKP iktidarının cinsiyetçi, milliyetçi, mezhepçi politikalarının sonucudur. 2019 yılının ilk on bir ayında 439 kadın, kasım ayında ise 39 kadın -büyük bir kısmı eşleri ve aile bireyleri tarafından- katledildi. Sizler her gün yatağınıza girip uyuduğunuzda o gün en az 5 kadın öldürülmüş oluyor; siz uyuyorsunuz, kadınlar ölüyor. En son, 20 yaşındaki üniversite öğrencisi sevgili Ceren Özdemir katledildi. Ceren, Hükümetin ağır ihmali sonucu katliama giden yolları açılmış bir katilin saldırısı sonucu katledilmiştir. Şimdi, çıkıp polisin başarısı ile övünenler var. Sormak istiyorum: Bir katilin 2'nci cinayeti işledikten sonra, bir yaşamı daha söndürdükten sonra tutuklanmasının neresi başarıdır? Cinsiyet eşitliğine inanmadığını beyan eden bir Hükûmet, kadınların maruz kaldığı her türden sorunu, engeli ve şiddeti aşma basiretini elbette ki gösteremez. Tepeden tırnağa hiçbir devlet kademesinde kadının hakkı da hukuku da yoktur. Hükûmetin bütün politik söylem ve icraatlarında hak da hukuk da erkeklerindir. Hükûmetin sahasında kadınlar erkeklerin sözüne, gücüne, kararına tabidir. Kadınlar şunu bilmelidir ki İstanbul Sözleşmesi'ni ve kadınların nafaka hakkını ortadan kaldırmak isteyen, kadın cinayetlerini önlemek için Mecliste komisyon kurulmasını engelleyen bir iktidar zihniyeti kadına şiddeti önlemez. Bu kaynaklar güvenliğe ayrılıyor ve bütün harcamalar güvenliğe yapılıyor. Ama kimin güvenliğine! Zira ülkede güvenliğin olmadığını da biliyoruz, bu ülkede bir tek kişi bile güvende değildir. Her gün istismara uğrayan çocuk da her gün şiddet gören kadın da güvencesiz, güvenliksiz ortamda çalışan işçi de seçimlerde sandığa atılan oylar da çevre de doğa da insan sağlığı da güvende değildir. Hükûmetin kendisinin bizzat devletin kendisini tehlikelerin kaynağı ve başaktörü hâline getirdiği bir ülkede bu cop güvenliği, bu silah güvenliği, bu cephane güvenliği olsa olsa sadece bu siyasi iktidarın bekasının güvenliğini sağlamak içindir, başka da bir şey için değildir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Buldan, bir dakika ilave ediyorum, tamamlayalım lütfen.
PERVİN BULDAN (Devamla) - Bu anlayış, ülkeyi faşizmle teslim almaya çalışmakta; genç, yaşlı, kadın, bebek herkes bu baskılar altında ezilmeye çalışılmaktadır. Bugün itibarıyla yüzlerce bebek anneleriyle beraber kaldıkları hapishanelerde büyümektedir. Maruz kaldıkları olumsuz şartlar ise içler acısıdır. Çocukları hapishanelerde büyüyen bir ülke geleceksizdir. İktidarın yarattığı geleceksizliğe karşı kadınlar olarak, toplum olarak mücadele edersek ortak geleceği, aydınlık geleceği hep birlikte yaratabiliriz. Kadınları eşitsizlikten, şiddetten, baskıdan kurtaracak olan, kadınların ortak mücadelesidir. Bütün kadınları bu anlamda ortak mücadeleye çağırıyorum. Ben inanıyorum ki kadınlar bunu başaracaktır çünkü kadınlar gelecektir, gelecek kadınlarındır. (HDP sıralarından alkışlar)
Sözlerime Gandi'nin şu sözüyle son vermek istiyorum: "Adaletsizliği adaletle yıkmak gerekir." Adaletsizlik, mutlaka ama mutlaka adaletle son bulacaktır diyor, hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)