GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifleri münasebetiyle
Yasama Yılı:3
Birleşim:22
Tarih:26.11.2019

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın vekiller; evet, bugün, İçişleri Komisyonundan gelen teklifi konuşuyoruz, görüşüyoruz, önümüzdeki günlerde de tartışmaya devam edeceğiz. Önce bu kanun yapım süreci üzerine birkaç kelime etmek istiyorum doğrusu. Yani artık usulsüzlüğü usul hâline getiren bir kanun yapım sürecini benimsediniz ve bunu böyle sürdürüyorsunuz; iktidara söylüyorum. Meclise sunulan bu kanun teklifi, siyasi iktidarın genel olarak yasama sürecini toplumdan, sivil toplum kuruluşlarından, toplumsal ve siyasal muhalefetten kaçırma tutumunun bir devamıdır. Özellikle bu kanun teklifiyle ilgili bakarsak da hukuk ve insan haklarıyla ilgili sivil toplum kuruluşlarından ve barolardan özellikle kaçırarak, danışma ve ortaklaşma süreçlerini işletmeyerek gerçekleştirme tavrının bir devamıdır. Bu yönüyle, iktidarın şeklî usuller açısından çoğunluğuna dayanarak kanun tekliflerini yasalaştırması tabii ki mümkündür, bu da gerçekleşiyor ama bunun meşruluk dairesinden çıktığını unutmamak gerekir ve böyle bir tarz yasa yapım süreci aynı zamanda sorunlara çözüm getirmeyecek bir uygulamaya yol açmaktadır; bunu bir kez daha vurgulamış olalım.

Nitekim bu kanun teklifinin Komisyon aşaması da meşruluğu sorun hâline getiren bir süreç olarak işletilmiştir. Komisyona 21 Kasım Perşembe günü saat on bir itibarıyla gelmiş ve görüşmelerine başlanmıştır. Neredeyse sekiz dokuz saatte 95 maddelik bir teklif -ki o zaman 95 maddeydi Komisyona geldiğinde- bitirilmiş ve sonuçlandırılmıştır. Yani bu tutumun bir yasama süreci açısından sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değil. Yasama erkinin meşruluğunu halktan aldığı gerçekliğinden hareketle, yasa yapma süreçleri en az içerikleri kadar meşruluk testine tabidir, bunu unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla bu yönüyle de baktığımızda, söz konusu kanun teklifi kendi meşruluğunu da tartışmalı hâle getirmiştir. Bu söylenenler elbette ki hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu durumlar için geçerlidir, demokrasinin olduğu durumlar için geçerlidir; bizim durumumuz buna pek uygun değil.

Şimdi, kanun teklifleri sadece hukuki teknik açısından değil kanun teklifini hazırlayan iktidarın siyasal yönelimini de ortaya koyması açısından önem taşır. Dönemin ruhunu oluşturan iktidar politikaları kanun tekliflerine de yansır kaçınılmaz olarak ve bu teklifler aracılığıyla bağlayıcı kurallara döner. Dönemin ruhu otoriterleşmedir, baskıdır; demokrasiden, hukuktan ve adaletten uzaklaşma ruhudur; tek kişi yönetimi ruhudur. Kurumsal işleyiş ve hukukun üstünlüğü ilkeleri yürütmenin insafına terk edilmiştir, yürütme de tek kişinin eline bırakılmıştır, işte dönemin ruhu budur. "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" adıyla yürürlüğe girmiş olan sisteme baktığımızda yürürlük anından itibaren Türkiye'de tarihsel, siyasal ve ekonomik sorunlar ve sosyal sorunlar derinleşmiştir, kriz yükselmiştir. İddia ve vaatlerin aksine bu sistem sorunların çözümü değil, etkin bir parçası hâline gelmiştir. Toplumsal taleplerin baskı araçlarıyla sindirilmeye çalışılması, yargının yürütmeye bağımlılığı, yürütmenin direktifleriyle hareket ediyor olması ve taraflı tutumu, hukukun üstünlüğü yerine parti-devlet ilişkisinin tahkim edilmiş olması, yasama süreçlerinin prosedürel ve kalitesiz bir şekilde yerine getirilmeye çalışılması birçok antidemokratik uygulamayla karşı karşıya kalmamıza yol açmıştır.

İktidar yöneldiği otoriter yönetim anlayışına, baskıcı ve hukuksuz yönetim anlayışına uyumlu şekilde bu kanun teklifini de gündeme getirmiştir. İktidarın bu yaklaşımı İçişleri Komisyonunda kabul edilen bu kanun teklifinin içeriğine de yansımıştır üstelik ve kanun teklifinin birçok maddesinde de kendini göstermektedir. Konu İçişleri Komisyonu ve İçişleri Bakanlığı olunca, tabii, kaçınılmaz olarak insan hakları ve hukuk açısından ağır ihlaller, geri dönülemez ve ağır nitelikte sonuçlar yaratacak bir teklifle de karşı karşıyayız, özellikle teklifin bazı maddeleri gerçekten son derece sorunludur ama normal yani. Nedir? İçişleri Bakanlığından söz ediyoruz.

İçişleri Bakanlığı üzerine de birkaç söz söylemeden bu kanun teklifini tartışmak elbette ki mümkün değil çünkü insan hakları, adalet, hukukun üstünlüğü, evrensel ve demokrasi ilkeleri söz konusu olduğu zaman bunların hiçbir tanesinin İçişleri Bakanlığıyla kurum olarak ve İçişleri Bakanıyla kişi olarak alakası olmayan kavramlar olduğunu ve işleyişler olduğunu biliyoruz.

Bakın, dün 25 Kasımdı, burada çeşitli konuşmalar da yapıldı o konuda. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü ve bu 25 Kasımda birçok ilde, her 25 Kasımda olduğu gibi kadınlar meydanlara çıktılar, sokaklara çıktılar ve kadına yönelik şiddetin vardığı boyutları protesto ettiler ve iktidarın görmezden geldiği uygulamalara dikkat çektiler. Örneğin, İstanbul Taksim'de basın açıklaması sonrası polis, kadınlara biber gazıyla saldırdı. Geçen sene de aynı şey olmuştu, geçen sene de bu engellemelerle karşı karşıya kalınmıştı. Yeni değil, 8 Martta da bu İçişleri Bakanı kadınların üzerine Uluslararası Kadın Günü'nde kolluk kuvvetini gönderip gaz sıktırmıştı, su sıktırmıştı hatırlarsanız. Yani öyle ilginç işlerle karşı karşıya kalınıyor. Mesela, bizim arkadaşlarımız -HDP'liler- Esenyurt'ta meydanda bildiri dağıtıyorlardı 25 Kasıma çağrı yapmak için, 6'sı kadın 7 kişi tutuklandı. Tutuklanma gerekçesi ne biliyor musunuz? Bildiride yer alan "erkek devlet şiddeti" sözü. "Erkek devlet şiddeti" sözü kullanıldığı için bildiride, onu dağıtanlar tutuklandılar. Van'da kadın arkadaşlarımız meydanda 25 Kasımla ilgili açıklama yapmak istiyorlar, İstanbul Sözleşmesi'nden söz ediliyor, Emniyet gelip diyor ki "Ya İstanbul Sözleşmesi'nin kadınlarla ne ilgisi var da İstanbul Sözleşmesi'ni konuşuyorsunuz?" Van'daki Emniyetin İstanbul Sözleşmesi hakkındaki bilgisi bu. Yürüyüşlere izin verilmedi, fiilî basın açıklamaları yapıldı.

Şimdi, neden bahsediyoruz? Kadına yönelik şiddetten. Bu yılın başından beri yani ilk on ayda 383 kadın, erkekler tarafından öldürülmüş. Bu kadınların sesi olmaya çalışanlara yapılan saldırılardan söz ediyoruz. Geçen yıl, 2018'de 440 kadın öldürülmüş erkekler tarafından. Şimdi, bunu protesto etmeye çalışanlara saldıranlara ne demek lazım? Aslında bunu sizin takdirinize bırakmak isterdim ama pek bir şey söylemeyeceğinizi düşünerek o konuda da birkaç cümle etmek istiyorum.

Şimdi, bu İçişleri Bakanının zihniyeti nedir? Bu İçişleri Bakanının zihniyeti şu, dedi ki geçen günlerde: "Efendim, 'kadın cinayetleri' diyerek sokağa çıkan terör örgütlerine müsamaha etmeyeceğiz." İşte, yani bu anlayış, İçişleri Bakanı, kadın düşmanı bu anlayışta olduğu için 25 Kasımda sokağa çıkan kadınlara karşı biber gazı sıkılıyor, anlayışı bu yani bir toplumsal muhalefetin, bir kadın muhalefetinin karşısındaki yaklaşımı bu.

Ama sadece bu değil, bir başka örnek vereyim: Kayyum atamaları. Burada hep konuşuyoruz, burada defalarca bunu dile getirdik ve dile getirmeye de devam edeceğiz. Biliyorsunuz, 19 Ağustostan 16 Kasıma kadar 3'ü büyükşehir, 1'i il, 19'u ilçe, 1'i belde belediyesi olmak üzere 24 HDP belediye eş başkanı İçişleri Bakanının talimatıyla görevden uzaklaştırıldı, yerlerine vali ve kaymakamlar kayyum olarak atandı.

Şimdi, biz bunu hep eleştirdik, eleştirmeye devam ediyoruz. 36 belediye eş başkanımız gözaltına alındı bu süreçte, 15'i tutuklu, 3'ü -Savur, Mazıdağı ve Derik belediye eş başkanlarımız- 3 kadın arkadaşımız şu anda gözaltındalar, tutuklama talebiyle sevk edildiler, onun sonucunu bekliyoruz. 15 kişi tutuklu, artı 3 olacak büyük ihtimalle.

Şimdi, bu hukuksuzluk, bu adaletsizlik, halkın iradesini tanımama, halkın iradesini çiğneme, sandık hukukunu ve adaletini yok sayma, seçimleri yok sayma tutumu İçişleri Bakanlığının esas itibarıyla sürdürdüğü bir tutum.

Kayyumlukta bir model yaratmaya çalışıyorlar, bunu söylüyoruz. Mesele sadece kayyum atamaları değil, bir model geliştirmeye çalışıyorlar. Nereden çıkarıyoruz? İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişlerinin hazırladığı bir rapor ortaya çıktı. Eylül 2019'da Mardin'e gidiyor bu müfettişler ve bir rapor hazırlıyorlar ve diyorlar ki o raporda, bir öneride bulunuyorlar 400 sayfalık raporun sonunda: "Kayyumlukta Mardin modeli yaratmak gerekir." Mardin modelini de şöyle tarif ediyor müfettiş, diyor ki: "Merkezî Hükûmetin temsilcisi olan valinin yerel yönetimin de başı olacağı bir sistemin oluşması için çalışmalar yapılmalıdır." Yani, raporun önerdiği model diyor ki: "Belediye meclisi seçimle kurulsun, halk oy versin ama belediye başkanını Cumhurbaşkanı atasın."

Bir atanmışlar rejimi oluşturmaya çalışıyor işte bu rejim. Bizim eleştirdiğimiz esas itibarıyla budur yani dikkat çekmeye çalıştığımız, hukuksuzluk açısından, demokrasi düşmanlığı açısından dikkat çekmeye çalıştığımız budur. Bizim bunları anlattığımız kayyum raporunu İçişleri Bakanlığı toplattı ama Sayıştay raporlarını toplatamadı tabii. Sayıştay raporlarında kayyumların yaptığı bütün yolsuzluklar, usulsüz harcamalar, hırsızlıklar ortaya çıktı. Sadece 2017 yılında Sayıştay Başkanı dedi ki: "31 tane müzekkere gönderdik, suç duyurusunda bulunduk kayyumlarla ilgili." Herhangi bir işlem yapılmış değil ama bu İçişleri Bakanı bunların hiçbiri yokmuş gibi davranıp Plan ve Bütçe Komisyonunda yalan üzerine yalan anlatmaktan da asla vazgeçmedi.

Bakın, kayyumları atadınız. Mesela, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanımız Selçuk Mızraklı şimdi Kayseri Bünyan Cezaevinde kalıyor; biliyorsunuz, tutuklandı; burada milletvekiliydi 27'nci Dönem ve nasıl tutuklandı bu arkadaşımız? Bir gizli tanık ifadesiyle. Bu gizli tanığa demişler ki: "Sen yalandan bir şey uydur -o gizli tanık da çünkü cezaevinde- biz seni salacağız." Uydurmuş, salmışlar ama uydurduğu yalan o kadar bariz bir yalan ki. Sözde, cerrah olan bizim Büyükşehir Belediye Eş Başkanımız günün birinde bir ameliyat yapmış bir akşam, bir kişinin bağırsaklarını kesmiş, sonra ertesi sabah da o kişi taburcu edilmiş, yürüyerek çıkıp gitmiş. Yani çocuklar bile güler bu yalana ama işte bunu bu gizli tanık sayesinde düzenledikleri iddianameyle Selçuk Mızraklı'yı tutukladılar.

Adamın bir yalanı daha ortaya çıktı. Adam diyor ki: "Ben şu tarihlerde o hastanede çalışıyordum." Şimdi dosya üzerindeki gizlilik kalktı, o tarihlerde hastanede çalışmadığı da SGK kayıtlarından ortaya çıktı. Yani yalanın bu kadarı görülmüş değil ama gizli tanık sever bir İçişleri Bakanı var, bütün her şeyini yalan, iftira üzerine kuran bir İçişleri Bakanı var. İşte, gizli tanıklarla da bunu yapıyorlar. İlk değil ama, şimdi cezaevinde olan bizim geçmiş dönem Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş'ın da gizli tanık ifadesiyle tutuklandığını burada defalarca söyledik. "Mercek" diye bir gizli tanık icat etiler, sonra Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı "Böyle bir gizli tanık yok." diye cevap verdi ama o fezlekeyi gönderen savcı Uğur Özcan FETÖ'ye üye olmak nedeniyle tutuklandı. Yani işiniz gücünüz bu tür gizli tanıklarla, bu tür kumpaslarla siyasete karşı mücadele etmeye çalışmak.

Şimdi, bakın, bize karşı mücadelenizi siyasi araçlarla yapmıyorsunuz; bize karşı mücadelenizi kolluk güçleriyle ve Adalet Bakanlığıyla yapıyorsunuz. Neden bunu söylüyorum? Şimdi, geçen hafta Antep'te -burada yine dile getirdik- bir operasyon yaptınız, 54 kişi gözaltına alındı, 25'i tutuklandı. Neden? Ne yapmıştı bu Antep'teki arkadaşlarımız? Antep'teki arkadaşlarımız bu Antep il örgütünün kongresini hazırlıyorlardı, il kongresi yapılacaktı. İçişleri Bakanı gözaltı ve tutuklamalarla bir siyasi partinin kongresini yapmasını engelledi. Anayasal bir suç işliyor ama sadece Antep'te olmadı bu geçen hafta, dün ve bugün itibarıyla Kocaeli'de bir operasyon yapılıyor ve şu anda Kocaeli'de çok sayıda arkadaşımız, 20'den fazla arkadaşımız gözaltına alındı, büyük ihtimalle bunların da bir kısmı tutuklanacak. Neden? Ne yapıyor arkadaşlarımız Kocaeli'de? Kocaeli il örgütünün kongresini hazırlıyorlar. Siyasi partinin faaliyetini sürdürmesini engelliyor, anayasal suç işliyor İçişleri Bakanı bunu yaparak. Yani Halkların Demokratik Partisine karşı, sizin siyasi rakibiniz olan partiye karşı siyasetle mücadele etmiyorsunuz; polisle, kolluk gücüyle, gizli tanıklarla, sahte iddianamelerle, yalanlarla, baskıyla mücadele ediyorsunuz. İşte budur esas durum, esas sorun budur ve bu İçişleri Bakanlığının tabii ki merdiven altı yasalarla yönetme anlayışıdır bu, merdiven altı yasalarla. Yani bir merdiven altı üretim var biliyorsunuz, bu da merdiven altı yasalarla yönetiyor. Organize işler bakanı, İçişleri Bakanı değil, organize işler bakanı. Bir darbe odağı olmuş, demokrasiye darbe, insan haklarına darbe, adalete darbe, hukuka darbe, darbe odağı olmuş İçişleri Bakanlığı artık, böyle bir yer olarak çalışıyor. Kadınlara düşman, emekçilere düşman, hukuka düşman -Kürt halkına düşmanlığını burada defalarca ifade ettik- hiç tartışmasız Kürt halkına baş düşman, halka düşman, halkın seçme seçilme hakkını çiğniyor çünkü, halka düşman.

Şimdi, işte, bu teklif de bu anlayışla hazırlanmış. Yani nereden geliyorsa, hangi bakanlıktan geliyorsa teklif o bakanlığın anlayışıyla hazırlanmış. Bakın, bu teklifin teknik maddelerine değinmiyorum, teknik madde birçoğu, bunu tartışmıyorum ama içinde gerçekten, bazı maddeler var ki bu maddeler son derece sıkıntılı. Bakın, Anayasa'nın amir hükümleri bazı maddelerde ihlal ediliyor. Bu kanun teklifi, evrensel hukukun temel değerlerine ve Anayasa'nın bazı maddelerine aykırıdır. Anayasa'nın eşitlik ilkesini ihlal ediyor, 47'nci madde. Örgütlenme ve güven içinde yaşama ilkelerini ihlal ediyor, 59'uncu ve 62'nci maddeler. Yaşam hakkını engelleyen, ihlal eden 51'inci madde var bu teklifte.

Şimdi, yani, Anayasa'nın amir hükümlerini ihlal eden bir teklifle karşı karşıyayız ama hiç umurunda değil bunu hazırlamış olanların ve bunu savunanların. İstibdat rejiminin alametifarikasıdır fişleme, teklifin içinde var. Kanun teklifinin 59'uncu ve 62'nci maddeleri Dernekler Kanunu'nda değişiklik yapmak istiyor ve derneklerde üyeliği sona erenlerin ve derneklere yeni üye yapılanların kişisel bilgilerinin mülki idare amirlerine bildirilmesi zorunluluğunu getiriyor. Yani dernekler üzerinde, sivil toplum örgütleri üzerinde büyük bir baskı uygulamak istiyor aslında bu teklifle siyasi iktidar. Zaten böyle bir baskı var, zaten sivil toplum örgütleri, dernekler adım atamaz durumda ama o baskı yani istibdat rejimini artıracak bir baskı da bu teklifin içinde geliyor ve hukuk devletinin en temel güvenceleri bile ayaklar altına alınıyor.

Bir klasiğiniz daha var: Şimdi, misafirdiler mülteciler, göçmenler; şimdi müşteriye dönüyor onlar da. Hani, nasıl hastalar müşteriye döndü, şimdi onlar da. Kanun teklifinin en dikkat çekici kısımlarından bir tanesi, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nda yapılmak istenen değişikliklerle ilgili. Gerçekten çok sıkıntılı. Yani sadece bu yasalarla, Anayasa'yla ilgili sorun taşımıyor bu; aynı zamanda, evrensel hukukla, uluslararası demokratik sözleşmelerle ve Türkiye'nin altında imzası olan sözleşmelerle ilgili de sıkıntılar taşıyor. Özellikle "misafir" denilen ve Orta Doğu'daki, Suriye'deki çatışmalardan dolayı ağırlıklı olarak Türkiye'ye doğru yerinden edilenlerin süreçleriyle ilgili çok ciddi sorunlar taşıyan maddeler bu teklifin içinde yer alıyor. Bunları tek tek tartışacağız ve gerçekten, mülteci haklarının Türkiye'de de uluslararası alanda düzenlendiği gibi düzenlenmesi için görüşlerimizi, önerilerimizi, eleştirilerimizi bir kez daha anlatacağız ama bunların bu iktidar tarafından çok fazla kale alınmayacağını biliyoruz. Neden biliyoruz bunun kale alınmayacağını? Çünkü, mültecileri Avrupa'ya karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanıyorsunuz. Buraya gelmiş olan milyonlarca insanın hakkı, hukuku, onların burada huzurlu bir şekilde yaşama haklarını çiğneyerek onları bir şantaj malzemesi hâline dönüştürüyorsunuz. O nedenle, bizim anlatacaklarımızın uluslararası kurallara ve uluslararası sözleşmelere uygun hâle getirilmesi gerektiği konusundaki önerilerimizi dinlemeyeceğinizi biliyoruz.

IŞİD'lilerle ilgili de böyle bir madde var yani bir siyasi şantaj malzemesi olarak kullanılmasının önü açılıyor buradaki değişimle. Biz, bunu daha evvel de söyledik, bir kez daha söyleyelim: Uluslararası, çeşitli devletlerden gelmiş, yakalanmış olan IŞİD'liler var. Bunların bir kısmı da Türkiye'de şimdi, cezaevinde. Hoş, bu konudaki hangi sayıların gerçek olduğuna dair bir türlü bize cevap veremediniz. Cumhurbaşkanı her seferinde başka bir sayı açıklıyor. Bunu burada sorduk, onun da cevabı gelmedi ama biz, yine de bu muğlaklığı göz önünde bulundurarak da söylüyoruz, dedik ki: Bu meseleyi çözmek istiyorsanız teklif edin uluslararası alana, uluslararası bir mahkeme kurulsun ve IŞİD'liler yani Alman'ı da, İngiliz'i de, Fransız'ı da, Hollandalısı da Amerikalısı da varsa içinde -ya da nereden geliyorsa gelsin- uluslararası mahkemede yargılansınlar, tabii Türkiye'den gitmiş olanlar da o uluslararası mahkemede yargılansınlar ve uluslararası alanda IŞİD'lilerin bütün ilişkileri ortaya çıksın. Bunu söyledik, söylemeye de devam ediyoruz.

Sayın vekiller, bu yasa teklifi üzerinde biz bu tartışmamızı sürdüreceğiz. Maddeler konusundaki önerilerimizi de söyleyeceğiz, eleştirilerimizi de dile getireceğiz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Tamamlayın Sayın Oluç.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Toparlıyorum Sayın Başkan.

Ama bir kez daha bunu vurgulamış olalım, teknik maddelerle ilgili söylemiyorum ama teknik maddelerin dışındaki bazı maddeler var ki bir kez daha vurgulayalım, Anayasa'ya, yasalara aykırılık içeriyor ama en önemlisi uluslararası demokratik sözleşmelere, Türkiye'nin altında imzası olan sözleşmelere çok açık aykırılıklar içeriyor, bunu bir kez daha vurgulamış olalım.

Teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)