GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısının Tümü münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:39
Tarih:21.12.2018

HDP GRUBU ADINA HAKKI SARUHAN OLUÇ (İstanbul) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi'nin tümü üzerine partim adına söz almış bulunuyorum. (Uğultular)

BAŞKAN - Arkadaşlar, lütfen sessiz olalım ve hatibi dinleyelim.

Buyurun.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Sayın vekiller, Parlamentoyu saygıyla selamlıyorum.

Aralık ayı boyunca sürmüş olan Meclis çalışmalarında bir bütçe mesaisi başladı, şimdi de bitiyor. Bir toplumun ve ülkenin demokratik ortam içinde yürütmesi gereken bütçe tartışmaları, bu kuruldaki muhalefet partileri için ne yazık ki sadece bir mesai hâline gelmiştir, rutin bir iş gibi gerçekleşmiştir ama iktidar koalisyonu için de sadece bir mesai olmuştur çünkü önlerine gelen metinleri değiştirmeksizin ve sorgulamaksızın onaylamaktan, sadece belli başlı anahtar kelimeleri duyunca tepki vermekten başka bir iş yapmamışlardır.

Dünyada bütün demokratik ülkelerde bütçeler neden meclislerde tartışılır ve ülke yönetimi açısından neden ilk sırayı alır? Çünkü meclisler, bütçe görüşmelerinde iktidarları denetler; bütçe tartışmaları, iktidarları denetlemenin en demokratik yolu, demokrasi açısından olmazsa olmaz kuralının işlediği bir mekanizmadır. Bugün sarayda hazırlanmış olan bütçe kanun teklifiyle yasama organına bir paylaşım adaletsizliğini ve yanlışları onaylama dayatılmıştır. Milyonlarca yurttaşın oyunu almış olan muhalefet partilerini dinlememe veya sözlerine ayar verme çabanızla, en temel haklardan biri olan kaynakların nereye, nasıl ve ne biçimde dağıtılacağını tartışma, eleştirme ve denetleme hakkına saygı duymadığınızı açık biçimde gösterdiniz. (Uğultular)

RIDVAN TURAN (Mersin) - Başkan, duymuyoruz.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - "Bütçe hakkı" dediğimiz şey otoriter, baskıcı ve hükümranlık niteliği taşıyan rejimlere karşı kazanılmış tarihsel bir haktır, parlamentoların ve yurttaş halklarının tarihinde kurucu bir değere sahiptir, hatta Amerika ve Fransa'daki devrimlerin bir nihayetidir. "Temsil yoksa vergilendirme de yok." sözü o dönemlerin en önemli sloganlarından biridir. Bugün çağdaş demokrasilerde vergi veren yurttaşların denetim hassasiyetinin arkasında işte bu tarihsel gerçekler vardır. Bugün Fransa'da sarı yelekliler hareketi oluşuyorsa arkasında yurttaşların ödedikleri vergilere sahip çıkmaları ve denetleme yapma anlayışları vardır. Bizde ise yurttaşın ödediği vergilerle yöneten ve geçinen iktidar sahiplerinin halkın temsilcilerini hizaya çekmesi olağan gibi algılanır. Vergiyi alıp kullanırken yurttaşın zihniyetine demediğini bırakmamak normal sayılır. Bu durumu yadırgayan ve eleştirenlere ise tahammül edilmez. Biraz evvel Sayın Bostancı konuşmasını yaparken bir tanımlama yaptı "Bu, ahlakın bütçesidir." diye; evet, ahlak ile halk arasında da bir bağ kurdu.

Peki, bu ahlakın bütçesiyse bunu eleştirenler ne yapmış oluyor Sayın Bostancı? Yani bu, işte, eleştiriye tahammülsüzlüğünüzün ufak bir kelime oyunuyla dışa vurumu oldu.

Şimdi "Benim vergimi öyle kullanamazsın." diyene bu ülkenin iktidarları iyi bakmadı bugüne kadar, sizler de iyi bakmıyorsunuz. Yurttaş olunmasına izin verilmemesi tam da böyle bir şeydir işte. Yurttaşlık bilinci, sadece her dört beş yılda bir önüne bırakılan sandığa zarf atmayı değil, kişi haklarını herkese ve özellikle de iktidara karşı savunabilmeyi kapsar. Bakın, bugün Türkiye'de dolaylı verginin yani yurttaşlardan günlük harcamaları vasıtasıyla alınan verginin toplam içindeki oranı yüzde 67 ile yüzde 70 arasında değişmektedir. Bu, inanılmaz bir vergi adaletsizliğidir, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılan bir sistemdir. Dünyada bu kadar yüksek dolaylı vergi ödeyen başka bir toplum gerçekten yoktur. Buna bir de ücretlerden kesilen vergileri eklediğimizde tablo daha net ortadadır.

Sayın vekiller, bu bütçe teklifi de göstermektedir ki iktidar, haksız ve adaletsiz uygulamalarına devam edecek; işçinin, emekçinin, çiftçinin, esnafın, emeklinin, işsizin, engellinin, gençlerin ve kadınların haklarını teslim etmeyecek ve onların ihtiyaçlarına cevap vermeyecektir. Muhalefete tahammülsüzlük ve sözünü dinlememe, atanmış bakanların muhalefete parmak sallamaları veya konuşulanları ciddiye almamaları, virgülü bile değişmeyen bir bütçe; tablo bu. Peki, tüm bunlar neyi gösteriyor? Şundan emin olun: İktidarın gücünü değil, olsa olsa demokratik politik kültürden yoksunluğunuzu gösteriyor. Evet, demokratik politik kültürden yoksunsunuz. Bir dönem "Acaba, demokrasi iyi bir şey mi?" diyerek yaptığınız denemeleri "İktidarı kaybederiz." korkusuyla bir kenara attınız. İktidar olmak, sizin için demokratik iktidar olmaktan çok daha önemli oldu. Her şeye hâkim olmak, her şeyi elinde tutmak, farklı olana tahammülsüz davranmak ile demokrat olmanın en ufak bir yakınlığı yok; bunu bilin. Çoğunluğunuz var diye doğru dürüst denetim yapmadan ve yaptırmadan sorunlu bir bütçeyi onaylıyorsunuz, biraz sonra detaylarına gireceğim. Bugün belki sorumluluklarınızdan kaçabilirsiniz ama emin olun, bu kaçınmanın sonuçlarından asla kaçamayacaksınız.

Bakın, bu bütçe görüşmelerinde özellikle iki bakan vekillere bağırıp çağırdı, parmak salladı; biri İçişleri Bakanı, biri de Millî Savunma Bakanı. Çünkü bu bütçe, güvenlikçi bir bütçe; çünkü bu bütçe, silah ve savaş yatırımları bütçesi. Bunun gücüyle vekillere saygısızlık edebildi bu bakanlar, o nedenle en fütursuz onlar davranabildi. Bütçede MİT, MGK, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet, Sahil Güvenlik, Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına yaklaşık 111 milyar lira ayrılıyor. Bir önceki yıla göre yüzde 21, son iki yıla göreyse yüzde 58'lik bir artış var. Buna karşılık, Millî Eğitimdeki artış ise bu yıl sadece yüzde 4.

"Savaş yatırımı" deyince kızıyorsunuz. Peki, S-400'leri, Patriot füzelerini, F-35'leri turşusunu kurmak için mi satın alıyorsunuz? Onlara ödenecek milyarlarca dolarla eğitim ve sağlık alanında yapılabileceklerin neler olduğu, kamu yatırımlarında yapılabileceklerin neler olduğu çok açıktır. Ama bu, bir tercih meselesi ve siz, savaş ve silah yatırımlarından yana tercihinizi kullanıyorsunuz, eğitim ve sağlıktan değil; savaş yatırımı ve güvenlikten yana tercih kullanıyorsunuz, halkın ihtiyaçlarından, kamu yatırımlarından değil.

Sayın vekiller, bir iktidarın bütçesi eğer Mecliste reddedilirse o iktidar düşer ki bizim tarihimizde de bunun örnekleri vardır. Ne var ki bugün bu bütçe reddedilirse iktidar yerinde durur çünkü tek adam rejimini denetleyecek hiçbir mekanizma bırakılmamıştır.

Kuvvetler ayrılığını "ayağındaki prangalar" olarak değerlendiren Erdoğan, "Sonunda kuvvetleri benim koordinasyonumda birleştirdik." diyerek ve bu anlayışla davranarak, ortada demokratik kurum ve işleyiş bırakmamıştır. Denge, denetleme ve fren mekanizmaları, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yasamanın özerkliği yerle bir edilmiştir. Mutlak iktidar, otokrasi, tek kişi yönetimi dünyanın hiçbir ülkesinde ve dünya tarihsel sürecinde hayırlı sonuçlar üretmemiştir, burada da üretmeyeceğinden emin olabilirsiniz.

İşte, bu nedenlerle sorunlarımızın başında demokrasi ve temsil krizi gelmektedir. Kriz var; ekonomide var, hukukta var, devlet yönetiminde var, Orta Doğu'da var, dış politikada var, Avrupa'yla ilişkilerde var. "Kriz var." diyoruz, cevap: "Kriz miriz yok." Hazine ve Maliye Bakanı da doğal olarak kabullenemiyor, lafı yuvarlıyor. "Türkiye ekonomisi yılın ikinci yarısında hızla bir türbülansa girdi." diyor. Türbülansa girdiyse olduğu yerde durmuyor bu uçak, aşağı doğru gidiyor. Bakın, biraz sonra bunu verilerle size söyleyeceğim. "Türbülans" sözü asla gerçekleri yansıtmıyor. "'Resesyon', 'stagflasyon' diyenler, cevabınızı aldınız." dedi Bakan ama cevap ona TÜİK'ten geldi.

Sayın vekiller, bakın, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bütçe görüşmelerinin ilk gününde bu kürsüden konuşurken Türkiye'nin üçüncü çeyrek büyüme istatistikleri Türkiye İstatistik Kurumu, TÜİK tarafından açıklandı. Bu istatistikler dengenin değil, inişin habercisiydi. Bakanın söylediklerinin boş ve geçersiz olduğunu bu istatistikler çok net olarak gösterdi, bu bütçenin zemininin kaydığını çok net olarak gösterdi. Bu verilerin açıklanmasıyla birlikte, bu bütçenin üzerine kurulmuş olduğu zeminde ciddi fay kırıkları oluştu. Sayıları manipüle ediyorsunuz, kendinize göre ayarlıyorsunuz, işinize gelmeyen verileri açıklayan TÜİK Başkan Yardımcısını görevinden alıyorsunuz. Sayıştayda da aynı işi yaptınız, denetim raporlarını hazırlayan daire başkanlarını görevden aldınız. Evet, maalesef, gerçekler korkutucu ve acı, öyle. Peki, bundan sonra TÜİK'in yayınladığı istatistiklere kim inanır? Bilmiyoruz ama biz, yine de o resmî sayılara dayanarak size bu gerçekleri bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

Bakın, ne diyor göstergeler: TÜİK'e göre temmuz-eylül dönemini içeren üçüncü çeyrekte Türkiye ekonomisi yüzde 1,6 büyümüş. Burada "Allah'a şükür büyüdük yine." laflarını duyduk bütçe tartışmaları sırasında ama iş öyle değil. İlk çeyrekteki büyüme yüzde 7,2; ikinci çeyrekteki büyüme yüzde 5,3; üçüncü çeyrekteki büyüme yüzde 1,6 yani hızlı bir iniş var. Alışılmış büyüme temposunun çok altına düşen bir hâl, resesyon tanımına uyuyor. Her ne kadar Bakan Bey bu laftan hoşlanmasa da bakın, sözle söylenen rakamlar uçup gidiyor, ben size bunu bir göstergeyle bir kez daha göstermek istiyorum. Bu grafik, 2017'den 2018'in üçüncü çeyreğine kadar büyüme göstergesidir. Bakın, buradaki bir yükselişten sonra 2017'nin üçüncü çeyreği ve sürekli bir düşüş vardır. Buna "türbülans" diyebilir misiniz Allah aşkına sayın vekiller, bu türbülansı mı gösteriyor? Şurada 1,6; dördüncü çeyrek rakamı nerede gelecek belli değil. Bakın, buna "türbülans" demek gerçekten var olan gerçeklerin üstünü örtmek ve manipüle etmek demektir.

ENGİN ALTAY (İstanbul) - "Manipülasyon" da diyorlar.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Bu, TÜİK'in verilerdir, bizim verilerimiz değil, sizin kurumunuzun verileridir. Şimdi bakın...

ABDULLAH GÜLER (İstanbul) - Dünyadan örnekleri var mı?

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Ne?

ABDULLAH GÜLER (İstanbul) - Dünyadan da örnekleri var mı?

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Dünyaya ne bakıyorsunuz, önce siz bir memlekete bakın.

ABDULLAH GÜLER (İstanbul) - Dünyada da ekonomik kriz var.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - Dünyaya da bakarız sonra da önce memleketteki duruma bakın. Buna "türbülans" mı diyorsunuz şimdi siz? Bu nasıl bir türbülans? Bu mu türbülans? Dosdoğru aşağı doğru giden bir eğri varken bunu "türbülans" diye burada Hazine ve Maliye Bakanı anlatıyor ve bunun üzerine hazırlanmış olan bütçeyi siz onaylıyorsunuz. Biz size bundan bahsediyoruz. Bırakın dünyayı, önce bir memleketin durumuna bakın, sonra dünyaya da bakarız.

Şimdi, bakın, üçüncü çeyreğin yüzde 1,6'lık performansı resesyona yani durgunluğa girildiğinin resmî ifadesidir. Eylül sonrası yani dördüncü çeyrek rakamları Mart 2019'da açıklanacak ama eylül sonrası göstergelere baktığımızda bunun sadece bir resesyon değil, bir küçülmeye gidiş, depresyona geçiş olduğunu çok açık bir şekilde söylememiz gerekiyor. Türkiye, ekim-aralık döneminde yüzde 20'lerde seyreden yüksek enflasyonun eşliğinde küçülme süreci yaşıyor.

Bakın sayın vekiller, depresyon dedim diye bir doktora gidip de iki passiflora yazıp bir reçeteyle bu depresyonu aşamazsınız. Çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız ama siz bunu hiç ciddiye almıyorsunuz. Resesyonun sektörel analizine baktığımızda da ortaya çıkan verilerin hiçbir tanesi iyimser yorum yapmanıza neden olamaz. Bakın, üretici sektörlerden tarımda sadece yüzde 1 büyüme gözlenmiş, geçen yıl bu oran yüzde 3,6. Sanayide büyüme yüzde 0,3'te kalmış, geçen yıl bu oran yüzde 15,4. Son on beş yılın yıldızı olan inşaatta 5,3 eksi büyüme olmuş, eksi 5,3; geçen yıl bu oran yüzde 18,8'miş. Şimdi hizmetler kesiminde yüzde 4,5 olarak gerçekleşmiş, geçen yıl bu oran yüzde 21,8'miş. Bir yıl içindeki verilerin karşılaştırmasından ortaya çıkan sonuç hiç öyle iç açıcı değil. Siz nasıl oluyor da pembe tablolar çizip duruyorsunuz burada kaç günden beri?

Şimdi, öte yandan, üretilen gelirden iş gücünün aldığı pay yüzde 31 dolayında. Oysa iş gücünün payı yılın ilk çeyreğinde yüzde 38 dolayındaydı. Bu ne anlama geliyor? İşçi ve emekçilerdeki, tüm ücretli çalışanlardaki yoksullaşma devam ediyor. Vatandaşın tüketiminde yani talepte de büyük bir düşüş var. Tüketim harcamaları büyüme oranı yüzde 1,1'e kadar gerilemiş, geçen yılın aynı döneminde bu oran yüzde 10,2. Yani bir senede vatandaşın alım gücünü 10 kat düşürmüşsünüz. Toplum tüketemiyor. Reel ücretler bu denli gerilemedeyken, çarşı pazar bu kadar cep yakarken toplumun büyük bir kısmı bırakın lüks harcamayı temel tüketim mallarını almaktan bile çekiniyor. Zamlar yağmur gibi. Elektrik, doğal gaz faturaları geldikçe insanlar ne yapacaklarını şaşırıyor.

Tüketici Güven Endeksi aralık ayında kasıma göre yüzde 2,3 azalmış; son bir seneye baktığınızda bunun en az altı ayında -aylardır bu endekste istikrarlı bir düşüş var- Tüketici Güven Endeksi sürekli düşüyor.

Yatırımlarda da sorun büyük. Yatırım harcamaları üçüncü çeyrekte yüzde 3,8 eksi çıkmış, bu oran geçen yıl yüzde 12,8'di, "artı" idi. Kaçınılmaz olarak işsizlik yüzde 11,4; tarım dışı işsizlik yüzde 13,5. Resmî rakamlara göre 3,8 milyon işsiz var, gayriresmî rakamlarda çok daha yüksek. Yani Türkiye ekonomisi stagflasyona -hani Bakanın sevmediği laflar var ya, onlardan birini söylüyorum- yani durgunluk içinde enflasyon olgusuna girmiş durumda. IMF'siz IMF politikalarını uygulayan bakan bu kavramı kabul etse de etmese de bütün veriler bu gerçekliği işaret ediyor.

Öte yandan Merkez Bankası verilerine göre resesyona girilen temmuz-eylül döneminde Türkiye'den 18,5 milyar dolar sermaye çıkışı olmuş, ekimde de sürmüş bu; 1,5 milyar dolar da ekimde çıkmış. Bu yabancı para niye gidiyor? Çünkü güvensizlik var. Çünkü hukuk ve adalet mekanizması güven vermiyor. Çünkü keyfî kararlarla yapılan hukuksuzlukların hesabının sorulamayacağını biliyorlar. Çünkü demokrasi yok, otokrasi var. Hukukun üstünlüğü diye bir şey kalmamış, üstünlerin hukuku artık geçerli hâle gelmiş.

Bakın, sayın vekiller, geçenlerde açıklanan uluslararası bir araştırma vardı, Hukukun Üstünlüğü Endeksi; 113 ülke arasında Türkiye 101'inci sırada. Uganda, Bangladeş ve benzeri ülkelerle birlikte 101'inci sıradayız Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde. Bu sizce vahim bir durum değil mi Allah aşkına? İktidarın elinde siyasallaşmış bir yargı, talimatlarla hareket eden mahkeme heyetleri, çökmüş bir hukuk sistemi... Son altı aydaki kamuoyu araştırmalarına baktık -daha öncekilere de bakabilirdik ama son altı ay daha iyi veri sunar dedik- bugün toplumun yüzde 64'ü yani neredeyse her 3 kişiden 2'si "Adalet mekanizmasına güvenmiyorum." diyor. Bu, ciddi kamuoyu araştırma şirketlerinin yaptığı araştırmaların sonucu. Toplumun üçte 2'si "Adalet mekanizmasına güvenmiyorum." diyor. Hatta ilginç gelecek size belki ama Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenlerinin üçte 1'i bile bu görüşte yani sizin her 3 seçmeninizden 1'i de adalet mekanizmasına güvenmiyor. "Yargı siyasallaştı, iktidarın kararlarına göre hareket ediyor." diyor insanlar, soru çünkü böyle. O soruya "Evet." cevabını veriyorlar. Ama bunu bilerek yaptınız, bu duruma bilerek getirdiniz. Adalete olan inanç çökünce sığınılabilecek merci kalmayacağından Hükûmete biat etmek dışında bir yol kalmamış olacaktı, tuzu bilerek kokuttunuz.

Geçenlerde, Cumhurbaşkanı Yardımcısı burada açıkladı, dedi ki: "4 bin civarında FETÖ üyesi hâkim, savcı tasfiye edildi. Bunlar, hâkim, savcı elbisesi giymiş hainlerden başka bir şey değildir." dedi. Peki, bunlar hainse neden bu hainlerin hazırladığı iddianamelerle bizim arkadaşlarımız, vekillerimiz, belediye başkanlarımız yargılanıyor? Neden? Bu nasıl bir adalet anlayışı? Yani hain olan savcı, hâkim, Kürt'e iddianame hazırlayıp yargılama başlattığında hain olmuyor mu? Kürt olunca hukuka, adalete ihtiyaç yok, haine ihtiyaç var, öyle mi? Bakın, çok savunduğunuz Selahattin Demirtaş davasında -ki o davadan dört yıl sekiz ay ceza aldı- ihbar edenler yani davanın açılmasını sağlamış olanlar FETÖ'den tutuklandı, tutuklandılar FETÖ'den. Bu konuda 2 savcı üst üste 2 tane ayrı iddianame hazırladı, 2 savcı da FETÖ'den tutuklandı ve meslekten ihraç edildi. Artık dayanamadılar, bir 3'üncü savcıya aynı iddianameyi hazırlattılar. Şimdi, emniyet raporunda "Barış için konuşma yapmışlardır." notu geldi ama hayır, dava açıldı, ceza verildi.

Şimdi, bu FETÖ kumpası değil, öyle mi? Hani FETÖ'ye karşı bu kadar mücadele ediyorsunuz ama bu FETÖ kumpası değil. Peki, siz bu kumpası savununca ne yapmış oluyorsunuz Allah aşkına? Ama hiç bunları konuşmuyoruz. Sadece bu dava da değil, kaç davası daha var. Bakın, Selahattin Demirtaş'ın 102 fezlekesinden 29'u FETÖ'den dolayı tutuklanmış savcılar tarafından hazırlanmış. Hadi itiraz edin, FETÖ'ye karşı mücadele ediyorsunuz. Niye susuyorsunuz? Tutuklu olduğu dosyada birleştirilen 31 fezlekeden 9'u da FETÖ'den tutuklanmış savcılar tarafından hazırlanmış. Niye susuyorsunuz? Hani FETÖ'ye karşı mücadele? Ne oldu? Üstelik sadece Selahattin Demirtaş için değil bu durum, bütün yargılanan vekillerimiz için geçerli olan bir durum bu. FETÖ kumpasları. Hainler hazırlamış yani bütün bunları ama hiç sesiniz çıkmıyor. FETÖ'ye karşı mücadelede, söz konusu olan Kürtlere karşı hazırlanan iddianameler olunca birdenbire suskunluk ortalığı kaplıyor.

Sayın Devlet Bahçeli, yanılmıyorsam, geçtiğimiz haftalarda "Bu FETÖ'cü hainlerin düzenledikleri iddianamelerle açılan davalar elden geçirilmeli." demişti. Buyurun yapın, biz de destekleyelim ama yapamazsınız. Artık adalet sarayları yok çünkü, sarayın adaletsizliği var, sarayın adaletsizliği. (HDP sıralarından alkışlar)

Sayın vekiller, bakın, Leyla Güven, Hakkâri Vekilimiz -kaç gündür burada söylüyoruz- Kürt olduğu için hâlâ salınmıyor. Bu lafı söyleyince siz bozuluyorsunuz, biliyorum ama Enis Berberoğlu salındı, çok da doğru oldu. Biz de doğru bulduğumuzu söyledik, destekledik de bunu ama Leyla Güven hakkında herhangi bir hüküm yok. Hakkâri Vekilimiz içeride tutuluyor. Dokunulmazlığı var, sizler gibi bir vekil o; burada oturmuyor, cezaevinde tutuluyor. Neden? Çünkü Kürt. Adalet yok, ona işlemez. Açlık grevindeki parlamenterimiz 44'üncü gününde bugün, açlık grevi yapıyor. Burada oturanlarla aynı hakka sahip; barış için, İmralı'da tecridin sona ermesi için, Türkiye'de kimsenin ölmemesi için açlık grevinde bir vekilimiz var bugün.

Bakın, bu söylenenler, bu söyleyeceğim cümleler hiç hoşuma giden cümleler değil ama gerçek bu, acı da olsa gerçek bu. Selahattin Demirtaş Kürt olduğu için alelacele mahkûm edildi. Sırrı Süreyya Önder yıllarca burada vekillik yaptı, Türkmen ama o, Kürtlerle yan yana durduğu için mahkûm edildi. Türkiye demokrasi güçlerine gözdağı veriyor yani iktidar. Barış istedikleri için Profesör Gençay Gürsoy -Türkiye'nin nöroloji uzmanlarından biri, herkesin ihtiyaç duyacağı bir alan- Profesör Şebnem Korur Fincancı, Füsun Üstel, Ayşe Erzan -bunlar da profesör- birçok profesör ve akademisyen peyderpey ceza aldılar ve hâlâ alıyorlar. Bunların hepsi değerli akademisyenler, hepsi dallarında uzman. Hayatlarında şiddetle bir ilgileri olmamış, üniversitelerde ders vermişler, insanları yetiştirmişler. Hepsi emeklilik yaşının üstünde insanlar. Bir bildiriye imza atmışlar; iki yıl üç ay, iki yıl altı ay, benzeri cezaları arka arkaya alıyorlar. Hukuk yok, biat etmemişler "Pişmanız." dememişler. Birkaç hafta önce de Turgut Tarhanlı ve Betül Tanbay'ın da aralarında olduğu akademisyenler gözaltına alındı. İktidara sormak istiyoruz: Derdiniz ne akademisyenlerle? "Yok derdimiz." diyeceksiniz. Biat etmeyenlerle, itaat etmeyenlerle derdiniz çok; eleştirel davranan, akademisyen olmanın onurunu savunan, soru soran, iktidar karşısında el pençe durmayanla derdiniz çok.

Sayın vekiller, burada çok tartışıldı, değinmeden geçemeyeceğim: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı. Emin olun, biz sizden çok eleştirdik bu kararı. AİHM çok geç bir karar aldı, eksik bir karar aldı. Kararda beğenmediğimiz bir sürü yer var. Ama konu, bu kararın içeriğine dair eleştiri yapıp yapmamak değil; bu karar bağlayıcı mı, değil mi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46'ncı maddesine ve Anayasa'mızın 90'ıncı maddesine göre bağlayıcı mı, değil mi; konu bu, kararın içeriğini tartışmıyoruz. Sanki AİHM ilk kez Türkiye hakkında bir karar veriyor. Yok, karar politikmiş, şuymuş, buymuş. Ya, siz yerel mahkemelerin politik kararlarına bakın, AİHM'e bakmayın. AİHM'in kararları hep devlet politikasıyla ilgilidir zaten, kimse AİHM'e boşanma davası veya arazi anlaşmazlığı nedeniyle gitmiyor ki; mahkemenin alanı değil o, devletle arasındaki ihtilafın çözümü için gidiyor yurttaş oraya. Dolayısıyla her karar politiktir elbette ki AİHM'de alınan ama hukukidir, evrensel hukuk normlarına bağlı kararlardır.

Bakın, 2017 yılında 99 ihlal kararıyla aleyhine en çok ihlal kararı verilen 2'nci ülke konumundadır Türkiye; bu 2017 verisidir. Bu 99 ihlal kararında ilk sırada gelen konu, 46 kararla adil yargılanma hakkıdır; deminden beri adalet ve hukukun üstünlüğünden bahsediyoruz. İkinci sıradaki 19 kararla özgürlük ve güvenlik hakkıdır. 16 kararla ifade özgürlüğü geliyor ve ondan sonra devam ediyor.

Şimdi, biz bu konuyu, AİHM kararlarını Demirtaş bahsinde tartışıyoruz ama konu sadece Demirtaş değil ki, bir ilke meselesi, bir ilkeden bahsediyoruz. Türkiye'nin imza attığı, bu Meclisin onayladığı bir Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi var. Bunun 46'ncı maddesinde "AİHM kararları bağlayıcıdır." diyor, çiğniyorsunuz. Anayasa'mızın 90'ıncı maddesi var, üstelik Adalet ve Kalkınma Partisi getirdi bu maddeyi; "Uluslararası sözleşmeler amir hükümdür." diyor Anayasa'mızın 90'ıncı maddesi, çiğniyorsunuz. Ya, bari verin bir teklif, bu, Anayasa'nın 90'ıncı maddesini kaldıralım; biz de kurtulalım, siz de rahatlayın. Ülkeyi zor duruma düşürüyorsunuz, ülkeyi. Derdimiz sadece Demirtaş değil onun için, bir ilke meselesinden bahsediyoruz.

Şimdi, onun kararı da sizin yorumladığınız gibi değil, burada yorumlayan çeşitli grup başkan vekilleri vardı. Siz diyorsunuz ki "AİHM 2. Daire kararı kesinleşmemiş." Hayır, öyle değil. Tutuklamanın hukuka aykırı olarak sürdürüldüğü davalarda, AİHM'in daireleri büyük daireyi beklemeden, tutuklu kişinin derhâl serbest bırakılarak ihlale son verilmesini istiyor; bu net. En yakın örneği Şahin Alpay davasıdır.

Şimdi, AİHM'in kararının açıklanmasından sonra Cumhurbaşkanı kararın bağlayıcı olmadığını söyledi, cumhuriyet başsavcısıyla sarayda görüştü, arkasından Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi tutukluluğun devamına karar verdi, istinaf hukuksuz bir cezayı onadı, biraz evvel bahsettiğim FETÖ iddianamelerini. Böylelikle Türkiye'de hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının ne ölçüde var olduğu bir kez daha somut biçimde ortaya çıktı. Yargı hilesiyle, karar uygulamaktan kaçınıldı. Kim yaptı bunu? Yürütme ile onun güdümündeki yargı. Bakın, her yıl AİHM kararları nedeniyle Türkiye milyonlarca avro ceza ödüyor. Nereden ödeniyor bu cezalar? Bütçeden, işte, bugün tartıştığımız bütçeden, halkın vergilerinden. Mahkemeler yanlış kararlar veriyor, ceremesini halk çekiyor. Siz "AİHM kararlarıyla ilgili ne istersek yaparız." diyemezsiniz bu nedenle de.

Sayın milletvekilleri, bu bütçe tartışmalarında İçişleri Bakanı geldi buraya, öyle bir tablo çizdi ki gözlerimiz yaşardı gerçekten. Meğer ülkede herkes o kadar özgürmüş ki toplantı, gösteri hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı kullan kullan bitmez bir durumda. Fransa ve Belçika'daki, İspanya'daki sarı yeleklilere bile çağrı yaptık "Gelin, eyleminizi burada yapın, her yer cennet bahçesi. Orada polis size gaz sıkıyor, burada gül hediye ediyor." diye. Yasaklanan işçi grevleri ve eylemleri yok, havaalanı işçilerine saldırı yok, Cumartesi Annelerinin yerlerde sürüklenmesi yok -ki bunu tarih yazacak, dünyanın yirmi üç yıldır süren en barışçı vicdan eylemine saldırıyı "anaların istismar edilmesi" lafını tarih yazacak- mesela Artvin'de çevre konserine yasak yok, liselerin pilav gününe yasak yok, üniversitedeki sanat festivaline yasak yok, gaz yok, cop yok, TOMA yok, kadınların eyleminde şiddet uygulama yok; daha yeni Ankara'da SBF ve ODTÜ'de öğrenci etkinliklerine yasaklar geldi, saymakla bitmez. Bakın İHD Genel Merkezi ve Türkiye İnsan Hakları Vakfının raporlarına, bakın Meclisin İnsan Hakları Komisyonuna gelen dilekçelere, bir bakın başvurulara, Türkiye ne zaman insan hakları ve özgürlükleri konusunda güllük gülistanlık olmuş? Bakan diyor ki: "Her şey kameralarla kontrolümüz altında." Öyleyse Urfa Suruç'ta Şenyaşar ailesinden katledilen 3 kişinin faillerini neden bir türlü bulamadınız, kameralarla her şeyi kontrol ediyorsanız? Neyi gizliyorsunuz? Nasıl oluyor da bu kadar kolay gerçek dışı konuşuluyor? Nasıl oluyor da bunlara inanılıyor veya inanılmış gibi yapılıyor? Nasıl oluyor da gerçekler ortaya çıktığında bir şey olmuyor? Öyle acayip şeyler yaşıyoruz ve öyle ürkütücü diyaloglara ve monologlara tanık oluyoruz ki nobran bir kabalık, sürekli hakaretler, akıl almaz adaletsizlikler, cezasızlık kültürü, insanı önce çileden çıkaran sonra duyarsızlaştıran yalanlarla yaşamak bu toplumun kaderi gibi düşünüyorsunuz ama olamaz böyle bir şey. Zamanın ruhu bu belki, doğru olmayan şeyleri söylemek, söylediğini terk edip tam tersini yapmaya başlamak, ağır zararlara neden olan tutumda şuursuzca ısrar etmek veya baş döndürücü manevralara kalkışmak hiç şaşırtıcı değil artık. Sosyal medya örnek videolarla dolu ama bunun bu kadar maliyetsiz olması, risksiz biçimde denenmesiyse son derece acayip.

Evet, toplumsal etik yerle bir edildi. Siyasette denge, denetleme ve fren mekanizmaları kalmadı. Kuvvetler birliği bir kişide gerçekleşti; yürütme, yasama ve yargı üzerinde tam hâkimiyet sağlandı. Demokrasinin en temel kurum ve ilkeleri işlemez hâle geldi. Hukukun üstünlüğü kalmadığı için, gerçek olmayanı söyleyen ve buna dair uygulamalarda bulunanlardan da hesap ne yazık ki sorulamıyor.

Kibir, kendini beğenmişlik, yıkılmazlık sanısı; bu ruh hâli çok tehlikelidir sayın vekiller. Dengesiz yönetime, denetimsiz davranmaya çok çabuk alıştırır. Bu yönetim anlayışı alışkanlık hâline gelir. İtalyanların bir sözü var: "Ata kibirli binen eve yürüyerek döner." diye. Böyle atlar da gördük geçmişte.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun Sayın Oluç.

HAKKI SARUHAN OLUÇ (Devamla) - İşte, Kürt sorununda "Çözüm mözüm yok." lafı da bu ruh hâlinin bir yansımasıdır, vebali büyüktür. Türkiye'nin tarihsel, sosyal, siyasal, kültürel bir sorununu bir kişinin iki dudağı arasına hapsetmek, bir kişinin sözüyle milyonlarca insanın geleceğini belirlemek büyük hatadır ve bunu göreceksiniz. Bu ülkede yaşayan 20 milyona yakın Kürt insanını rencide etmenin elbette bir sınırı olacaktır. Öyle köklü ve büyük bir Kürt fobiniz var ki yarın bu yüzden Esad'la sarılıp kucaklaşmaktan geri durmayacaksınız korkarız.

Tarih bilincinden yoksun davranışlar ve sözler tüm topluma olumsuz yansıyor. Evet, beğenseniz de beğenmeseniz de Halkların Demokratik Partisi olarak bizler Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümü için mücadelemizi sürdüreceğiz. Demokratik siyaset alanındaki kararlı duruşumuzdan vazgeçmeyeceğiz ve er ya da geç bu konuda sonuç alacağımıza yürekten inanıyoruz. Meclisteki siyasi partileri de bir kez daha bu konuda sorumlu ve duyarlı davranmaya çağırıyoruz. Sorunlarımızın konuşulması gereken yer burasıdır, başka ülkelerin başkentleri veya iktidar koridorları değil. Konuşarak, müzakere ederek, görüşerek aşamayacağımız sorunumuz yoktur ve olmamalıdır.

Sayın vekiller, bu bütçe, bütün bu tartışmalardan sonra bugün oylanacak ve elbette ki sizin çoğunluk oylarınızla kabul edilmiş olacak ama şimdiden söyleyelim ki daha oylama yapılmadan dayandığı temelleri yıkılan, referans verileri geçersizleşen bu bütçe kanun teklifine bizler "hayır" oyu vereceğiz ve bu yanlışlara ortak olmayacağız.

Yalan dolanla yaşamayı reddetmek, kötüye kötü diyebilmek, cesur ve kararlı davranabilmek; bütün mesele bu aslında. Dert edelim, kötü hissedelim ki iyi ve güçlü olalım.

Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. (HDP ve CHP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum Sayın Oluç.