GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısının İlk Görüşmesi münasebetiyle
Yasama Yılı:2
Birleşim:28
Tarih:10.12.2018

HDP GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Van) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmama sizleri ve Türkiye halklarını selamlayarak başlamak istiyorum.

Bütçe konuşmasının 10 Aralık İnsan Hakları Günü'ne denk gelmiş olması gerçekten anlamlı bir tesadüfü oluşturdu. İnsan hakları düzeninin sarsıldığı, hukuka güvenin bittiği bir ülkede bütçeyi konuşuyoruz. 2019 bütçesi de AKP'nin insan hakları ihlalleri raporu gibidir. Bütçe hakkını gasbeden, bütçeyi âdeta Parlamentonun iradesinden, denetiminden kaçıran bir anlayışa karşı bütçe hakkını, toplumun en temel haklarını savunmaya devam edeceğiz.

Bütçe yapmak, bütçe hakkını korumak toplum olmaktır; eşit vatandaşlık hukukuna dayalı bir demokrasiyi inşa etmektir. Bugün demokrasiyi bir araç olarak görenlere inat, radikal demokrasi anlayışımızla halklarımızın barış içinde yaşama hakkını, bütçe hakkını savunarak bu mücadeleyi devam ettireceğiz.

Bütçe hakkının korunması adaletin korunmasıdır. Adaleti vicdanlarında duymayanlar, adaleti kendi siyasi çıkarlarıyla tutsak alanlar bütçeyi de bu adaletsizlik girdabına sıkıştırmaktan geri kalmadılar. Unutmayalım, herhangi bir yerde haksızlık varsa adalet her yerde tehlikede demektir.

Aslında konuşmama Sevgili Sırrı Süreyya Önder'in 2013 "Nevroz"unda yaptığı konuşmayla başlamak isterdim barıştan, demokrasiden, umuttan bahsederek. Ama Sırrı Süreyya Önder zaten cezaevine "Nevroz"da söylediği sözler nedeniyle girmedi; kanıtlarını sunduğu hâlde, hiç kullanmadığı kelimeler, söylemiş gibi, Sırrı Süreyya Önder'in iddianamesine kondu; hakikat çarpıtıldı, adalet bir kez daha herkesin gözleri önünde yok edildi.

Açıp tutanaklara bakın, 2013 "Nevroz"unda yapılan konuşmaları o gün Mecliste barış ve kardeşlik mesajları olarak yorumlayanlar bugün sevgili vekilimizi, vekillerimizi gayet rahat suçlayabiliyorlar. İşte, bizim vekillerimiz, tam da o gün Mecliste söylendiği gibi, barış ve kardeşlik dili nedeniyle rehin alındı. Bugün biz kullandığımızda terörist ilan edildiğimiz "barış" kelimesi sadece o gün Mecliste tam 45 kez kullanılmış. Ne değişti? Kürt meselesi bu arada buharlaşıp yok mu oldu? O günden bugüne milletin temsilcileri cezaevine konuldu, yerlerine kayyum atandı. 27 milletvekilimiz -bir kısmı birden fazla olmak üzere- 67 kez gözaltına alındı. 21 vekilimize ceza yağdı. Leyla Güven, cezaevinde açlık grevine girerek fikrini ifade etmek zorunda kalıyor. Biz burada konuşurken Sevgili Leyla Güven açlık grevinin 33'üncü gününde. Evet, bir vekiline bile kulak vermeyen Meclis halka nasıl kulak verebilir? Leyla Güven İmralı tecridini boşu boşuna gözümüzün içine sokmuyor arkadaşlar. Tecridin yol açtığı sonuçlar, sadece bugüne kadar yaşadığımız katliamlara bakarak bile anlaşılabilir. Tecritle birlikte âdeta bir katliamlar coğrafyasına bu ülke yeniden döndü. 2015 yılında Suruç katliamı, 10 Ekim katliamı, Antep katliamı başta olmak üzere yüzlerce insan yaşamını yitirdi. Çocuklar, yaşlılar zırhlı araçların altında can verdi. Silopi'de Furkan ve Muhammet uykularında öldü ve onları ezen kişi ilk duruşmada beraat etti. 85 yaşındaki Pakize Hazar sokak ortasında panzerin altında yaşamını yitirdi. Tam 202 kişi evlerinde, kapalı alanlar içerisinde yaşamını yitirdi. Taybet ana çocuklarını büyüttüğü, komşularıyla sohbet ettiği evinin avlusunda can verdi.

Cezaevinde tutukluların sayısı bugün 240 bine ulaşmış durunda, hükümlü ve tutuklular. Şu anda cezaevlerinde 70 bin öğrenci var. AKP'nin insani sınırlarını görmek isteyen, cezaevlerine döner, bakar. Urfa'da 1 yaşındaki Arin bebek çok hasta olmasına rağmen annesiyle birlikte cezaevinde. Bu konudaki bütün taleplerimiz reddedildi. Gözlerinizin içine bakarak sormak istiyorum: 1 yaşındaki çocuk nasıl cezalandırılıyor? Bunu vicdanınıza nasıl sığdırıyorsunuz? İstediğiniz kadar icraat anlatın, Kürt halkının AKP'yi hatırlayacağı tarih işte bu tarihtir. Biz bunları söylerken içiniz sızlamıyorsa vicdanınızda bir sorun var demektir.

Sevgili milletvekilleri, 2013 "Nevroz"unda "Nevroz" alanını dolduranlar, devasa kalabalığın coşkusuyla, o gün orada, Amed'den İstanbul'a barış güvercinleri uçurmuş, bu güvercinleri uçuran barış emekçileri bugün cezaevinde. Cezaevine girerken inandıkları şeye emek vermiş olmanın güveniyle başları dimdik cezaevine girdiler, yine başları dimdik oradan çıkacaklar. (HDP sıralarından alkışlar) Hiçbirimiz ama hiçbirimiz bu sevdadan vazgeçmedik.

Sevgili milletvekilleri, Meclisin varlık nedeninin başında ülkenin kaynaklarının adil olarak dağıtımını sağlamak gelir. İktidarın topluma ne kadar değer verdiğini anlamak için bütçe sürecine bakmak yeterlidir. Kendine her şeyi az, halka ise her şeyi fazla gören aç gözlü bir yönetimle, bir iktidarla bugün karşı karşıyayız. 10 milyona yakın işçi ayda 1.603 liraya çalışıyor. Bir ailenin açlık sınırı ise 1.900 lira. Sofralarda ejder meyvesi ama asgari ücretlilere dönüp fedakârlık yapın diyebiliyorsunuz. Bütçe değil, sanki kamu kaynakları nasıl talan edilir el kitapçığı hazırlamışsınız. Kürtlere karşı savaşı nasıl finanse ederiz, kadınları nasıl erkeklere bağımlı hâle getiririz, emekçilere bir süre daha böcekli yemekleri nasıl yediririz, çocukları denetimsiz yurtlara nasıl mahkûm ederiz sorularının yanıtlarını bu bütçede bulabilirsiniz.

Biz sürekli olarak ekonominin demokrasiye bağımlı olduğunu anlatıyoruz, ısrarla bu konunun altını çiziyoruz. Bunu bütçeden daha iyi anlatan bir metin olamaz. Bütçe ekonomik olmaktan çok, siyasi bir metindir. Bütçenin zenginler ile yoksullar, kadınlar ile erkekler, çocuklar ile yetişkinler, sosyal desteğe ihtiyacı olanlar ile olmayanlar arasında nasıl bölüştürüleceğine, vergilerin kimden alınacağına karar veren bir siyasi metin olduğu unutulmamalıdır. AKP "aç, yoksul" demeden herkesten vergi alıyor, para topluyor ama bu kaynağı bir tek kendisi ve yandaşları için harcıyor. AKP saray iktidarı, bu bütçeyle toplumun bütçe hakkını gasbederek iktisadi bir şiddet uygulamaktadır. Bugün, iflas eden esnaf sayısı 72 bin kişiyi aştı. Tam 72 bin kişi, kim bilir ne umutlarla açtığı, belki anne babasından kalan iş yerlerini kapatmak zorunda kaldı. Milyarlarca lira KOBİ kredisi bugün Türkiye'de takibe düşmüş durumda.

Yeni Ekonomi Programı'nda 2019 yılında 59 milyar lira tasarruf edileceği söylenirken öbür taraftan her yıl 50 cezaevi yapılacağını söylüyorsunuz. Cezaevi yapmak için mi tasarrufta bulunuyorsunuz? Topluma bir tane de hayırlı bir iş yapın.

Bugün güvenlik bütçesini harcayan 7 kurumun toplam bütçesinde son iki yıldaki artış miktarı 38 milyar liradır sevgili arkadaşlar. Şırnak'ta kamu yatırımları için ayrılan bir yıllık rakamsa 169 bin lira. Ayrılan değil, sadece artırılan rakamla bile Türkiye'nin 81 iline üç kez, üçer kez Şırnak'a ayrılan ödenek kadar yatırım yapılabilir ama buna karşı sarayın kredi kartına dönüşmüş örtülü ödenek giderek artıyor. Cumhurbaşkanlığı bütçesi 3'e katlanıyor ama bugün illere ayrılan ödenek, kaynak, işte Şırnak'ta olduğu gibi, komik rakamlarla karşımıza bu bütçede çıkıyor.

Kürt meselesinin ekonomik olarak yarattığı yıkım, Kürt halkına yoksulluk, işsizlik olarak dönüyor. Bursa, Eskişehir, Bilecik bölgesine insan sağlığı ve sosyal hizmet alanında 121 bin yatırım yapılmış. Bölgesel gelişmişlik sırasında en sonda yer alan Ağrı, Kars, Iğdır, Ardahan bölgesine ise yaklaşık 5.700 adet yatarım yapılmış. Bir yanda 121 bin yatırım, bir yanda 5.700 yatırım. Bursa da Bilecik de Ağrı da Kars da daha iyisini hak ediyor, yeter ki bu bütçeyi halk için yapın, o zaman bütün bu iller çok daha iyisine layıktır ve karşılığını da bütçede bulacaktır.

Su, atık ve kanalizasyon hizmetlerinde Samsun, Tokat, Çorum, Amasya bölgesine 95 binden fazla yatırım yapılmış. Van, Muş, Bitlis, Hakkâri'de ise yaklaşık 3.400. Arada devasa bir fark var. Neden? "Çünkü AKP'ye oy vermeyenlere su da yok." diyor iktidar. Hiç güvenlik bahanesini karşımıza getirmeyin. Şeker fabrikalarını güvenlik nedeniyle mi kapattınız? Şeker fabrikalarını kapattınız, bütün pancar üreticilerini mağdur ettiniz, onun yerine yapay şeker tekellerini kolladınız. Çiftçinin borcu 13 kat artmış durumda.

Dış borca baktığınızda, iktidarlarınız döneminde on beş yılda Türkiye'nin dış borcu 14 kat arttı. AKP borç açığını şu anda halkın bütçesinden dev faizler ödeyerek kapatmaya çalışıyor. Dış mihraklar değil, yıllardır faiz ödemeleriyle zengin ettiğiniz finans kuruluşlarını gelin bu kürsüden halka anlatın.

Siz borcu borçla kapatmaya çalışırken, yandaş şirketler yıllardır tek kuruş vergi ödemiyor, vergi borçları her fırsatta affediliyor. Biraz önce Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ı dinledik. Temmuz ayında aynı Bakan yaptığı açıklamada mali disiplin sağlamak amacıyla bundan sonra kamu alacakları için yeni bir af getirmeyeceklerini belirtmişti ama aynı Bakan, af çıkarmayacaklarına dair verdiği sözün üzerinden dört ay bile geçmeden af tasarısını getirdi. Şimdi, ekonomi mi Bakanı dinlemiyor, yoksa Bakanın ekonomiden mi haberi yok? Evet, bu dört aylık süre aslında bize ekonomi ve ekonomi yönetiminin içinde bulunduğu durumu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Kanunda sanki sadece belli gelir altındakilerden vergi alma şartı varmış gibi sürekli olarak işçilerden, yoksullardan, halktan vergi alınıyor. Gelir vergisinin dahi en az üçte 2'sini halk ödüyor. Elektrik, su, doğal gaz faturalarından dört beş çeşit vergi alınmakta. Elektrik ve su faturaları fatura değil, neredeyse bir haraç belgesi.

Bu ülkede iyi giden ne varsa AKP'nin başarısı, kötü giden ne varsa halkın suçu. En çok işsiz üniversitede, üniversite mezunları arasında ama siz "Beceriksiz, o yüzden iş bulamıyor." diyorsunuz dönüp insanlara, üniversite mezunlarına.

Sizin akıttığınız paralarla büyüyen inşaat sektörü iş cinayetlerinin en fazla gerçekleştiği sektör. Bugüne kadar, resmî rakamlara göre, sizin döneminizde 22 bin işçi yaşamını yitirdi ama siz iş cinayetlerinin de sorumluluğunu "İşçiler cahil." diyerek emekçilere yüklemeye çalışıyorsunuz. Emeklilikte yaşa takılanları da tembellikle suçluyorsunuz. İnsanlar ne emekli olunca ne yaşlanınca çalışmaktan kurtulabiliyorlar. 803 bin kişi 65 yaş üzerinde olduğu hâlde bu ülkede çalışmak zorunda. Toplam emeklilerin yüzde 64'ü çalışmaya devam ediyor.

Sevgili milletvekilleri "Emeklilikte yaşa takılanlar için savunma ve güvenlik harcamalarından Çalışma Bakanlığı bütçesine 20 milyar lira aktarılsın." dedik, reddettiniz. Emeklilikte yaşa takılanlar emekli yapılmazken, AKP, üst düzey kamu yöneticilerine emeklilikte ayrıcalık getiren bir düzenlemeyi apar topar, acilen geçirmeyi de ihmal etmedi, acilen bu yasayı geçirdi.

Cumhurbaşkanlığının bugün araç sayısı 350'ye çıkmış. Bu araçlarla ne yapacaksınız? Krizi bu araçlarla mı önleyeceksiniz? Hatırlayacaksınız "enflasyonla mücadele" diye zabıtalar sokakta dolaşıyordu, bütün dünyaya bu görüntülerle rezil olduk. Şimdi zabıtalar bu araçlara mı binip dolaşacak? 350 tane araç Cumhurbaşkanlığına ait. Niye alıyorsunuz bu araçları? Emeklilere para yok ama saray araca doymuyor.

Bütçesini yıl sonuna yetiremeyen, yetiştiremeyen, ha bire ek bütçe alan iki tane kurum var, kuruluş var. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı, diğeri Diyanet. Oysa her ikisi de yurttaşlara bugün hizmet eden kurum olmaktan çıkmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı çocukları korkutmaktan başka bir şey yapmıyor. Bugün bu ülkede inanç özgürlüğü çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığının yapacağı hizmet, tüm inançlara eşit mesafede yaklaşmak, farklı inançların toplumdan, kamudan beklediği hizmeti üretmek olmalıyken bugün Diyanet İşleri Başkanlığı bu görevi yapmak yerine âdeta toplumdaki tüm farklı inançları yok saymaya devam ediyor.

İşsizlik Sigortası Fonu'ndan işsizlerin sadece yüzde 10'u yararlanabiliyor. Fonun yüzde 70'i işsizlik ödeneği dışındaki kalemlere aktarılıyor, buralarda harcanıyor. 2019 yılına kadar 1 milyon yeni işsiz olacağı zaten ekonomi programında vardı. Bakın, büyüme rakamları açıklandı; 3'üncü çeyrek 1,6 geldi, 4'üncü çeyrek negatif gelecek. Bu beklenen 1 milyon işsizin çok daha üzerinde bir işsizlikle ülke karşılaşacak. İşte İşsizlik Sigortası Fonu bir ekonomide aslında işsizleri gözeten, onların işsiz kaldığı sürece ayakta kalmasını sağlayan bir fonken, bu fon bugün kapsamı dışında başka başka yerlere kullanılmakta.

Komisyondaki bütçe sürecine baktığımızda, aslında, bakanları dinlediğimizde bakanların bu ülkede yaşamadığını anladık. Sanki eğitime son iki yılda ayrılan para sadece yüzde 6 artırılırken, savaşa ayrılan para yüzde 70 artırılmamış gibi sunumlar dinledik. Sanki bu ülkede 43 emekçi aşağılanarak işinden atıldığı için intihar etmemiş gibi, her gün ortalama 400 insan kanun hükmünde kararnamelerle işinden atılmamış gibi bakanlar konuştular. Evet, bu Meclisin vekilleri tutuklu değilmiş gibi konuştular. Saray harikalar diyarında, halk perişan.

Sayenizde dış politikada da elinde piyonla şah çekip her defasında mat olan, dillere düşen, bütün itibarını yitiren bir ülkeye döndük. Suriye'de "şah" dediniz mat oldunuz, Libya'da "şah" dediniz, mat oldunuz. Neredeyse mat olmadığınız bir satranç oyununuz bile yok. Satrancı bilmiyorsunuz.

Orta Doğu'da IŞİD ne zaman zorda kalsa imdadına yetiştiniz. AKP, bu ülkenin evlatlarına IŞİD'in çetelerine baktığı kadar bakmadı. Kürtler IŞİD'e karşı mücadelesiyle sadece Suriye'de değil, Türkiye'ye ve Avrupa'ya yönelik önemli bir tehdidi zayıflattılar, neredeyse ortadan kaldırdılar. Oysa AKP'li belediyeler IŞİD'lileri makamlarında ağırladılar.

Ticaret Bakanı Afrin'den zeytin çalındığı iddialarını yalanladı ama aynı kabinede Tarım Bakanı Bütçe Komisyonuna geldi bunu kabul etti. Şimdi de arka çıktığınız çeteler arasında yağmalardan elde ettiklerinin paylaşım savaşları yaşanıyor.

Sayın İbrahim Kalın, 21 Mart 2018'de, CNN Internationalın canlı yayınında, Afrin'e giren ÖSO unsurlarının evleri yağmaladıkları konusunda bilgileri olduğunu söyledi. Zaten o zaman ÖSO'nun bir yağmacılar ordusu olduğunu bir kez daha doğrulamıştı. Ve ben buradan hatırlatmak isterim ki tam da 30 Ocak 2018'de AKP grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyor: "Özgür Suriye Ordusu tıpkı Kuvayımilliye güçleri gibi sivil bir oluşumdur." ÖSO'yu savunuyor, sonra İbrahim Kalın da gidiyor bunu başka bir dille yalanlıyor.

Evet, sevgili arkadaşlar, değerli milletvekilleri; "gelecek" dediğimizde akla ilk olarak gençler gelir. Geleceksiz bir ülkeye aslında gençler sıkışıp kaldılar. Ama gençlere bakıyorsunuz, iş arayan her 5 gençten 1'i işsiz, 3 milyon genç ne çalışıyor ne okuyor. Her 10 gençten 8'i kendisine benzemeyenin yanına bile gitmek istemiyor.

Devletin 1925 Şark Islahat Planı'yla Kürtleri asimile etme, yine Takriri Sükûn Kanunu'yla bütün muhalefeti susturma planı bugün AKP eliyle uygulanıyor. AKP, 2016 model OHAL teknolojisiyle, 2018 model ittihatçılıkla geçmişteki en zorba yöntemlerin taklidini yapmaya devam ediyor ve bunu bize "güvenlik" adı altında gerçekleştirdiğini söylüyor. Ne güvenliği? Kimin güvenliği? Ne zaman yaptığınız ihlalleri dile getirsek "Halkın güvenliği için yaptık." diyerek bu zorbalıklara karşı halkın sesini kısmaya çalışıyorsunuz. Hemen hemen sıklıkla Kürt kentlerine gidiyoruz. İki ilçe arasında bile 50 kere kontrolden geçiyoruz. Her yerde güvenlik bariyerleri var özellikle de belediyelerin önünde var, kayyum atadığınız belediyelerin önünde var. Onları güvenlik gerekçesiyle yaptığınız bu faaliyetlerle koruduğunuzu sanıyorsunuz. 24 Haziran seçimleri öncesinde Urfa'da Şenyaşar ailesi hastanenin güvenlik kameraları önünde katledildi. Ne oldu? Tek bir kişi bile yakalanmadı, yargının önüne çıkarılmadı. Kimin güvenliğinden bahsediyorsunuz. Orhan Tunç, Cizre'de ambulans gönderilmediği için yaşamını kaybetti. Hükûmet, güvenlik gerekçesiyle ambulansın gidemediğini dile getiriyor. Halk, aynı sokakta bulunan karakolun önünden bile geçemezken karakolların önünde uyuşturucu satılıyor.

Evet, Kürt kentlerine barajlar yaptınız, suyu yok. O barajları neden yaptığınızı siz bile açıklayamazsınız ve yakmadığınız orman kalmadı.

Bu, Kürt illerinde. İstanbul'a geldiğimizde, 37 havalimanı işçisini tutukladınız. İşçiler taleplerini ifade ederken, böcekli yemeklerden, yataklardan, ölümlerden şikâyet ederken oraya gitmeyen bakanlar, jandarma, eylem haberini alır almaz oraya koşa koşa gittiler. İşçiler güvende mi? Üçüncü havalimanı işçilerinin haklı olduğunu nereden anlıyoruz biliyor musunuz? Siz de buradan çok iyi anlayabilirsiniz, Anadolu Ajansından. Bakın, Anadolu Ajansı nasıl bir haber geçiyor, Fransa'daki sarı yeleklilerle ilgili haberinde ne diyor? "Belçika'da sarı yelekliler hükûmete geri adım attırdı. Sarı yeleklilerin protestoları akaryakıt zamlarını engelledi." Sarı yeleklilerin talepleri aslında üçüncü havalimanı emekçilerinin taleplerinden farksızdır. Evet, belli ki sizler halka güvenlik sağlamak yerine, topluma güvenlik sağlamak yerine büyük bir güvensizliğin kaynağısınız. Halk güvende değil; tam tersine, sizin güvenliği gerekçe göstererek yaptıklarınız nedeniyle halk tehlikede.

Sevgili arkadaşlarım, değerli milletvekilleri; AKP'nin nasıl bir rejim istediğini anlamak için kadınlarla ilgili söylemlerine de bakmak gerekiyor. AKP'nin özgürlükten, eşitlikten duyduğu korkunun kanıtını burada görebilirsiniz. On altı yıldır iktidardasınız, 16 bakanlığın 2'si, 49 bakan yardımcılığının sadece 4'ü kadınlarda. Sosyal yardım almak zorunda kalanların çoğu kadın. 2019'a doğru yol aldığımız bugünlerde her 100 kadından 70'i çalışmak istediği hâlde çalışamıyor. Tarımda çalışanların yarısı kadın ama tamamı kayıt dışı. 2016 faaliyet raporuna göre Aile Bakanlığı bütçesinden yalnızca 9,5 milyonu Kadının Statüsü Genel Müdürlüğüne ayrılmış. Aynı yıl lüks araç alımına 93 milyon lira ayrılmış. 2018'de bu rakam 109 milyon liraya çıkmış. "Eşitlik" kelimesinden bile korkuyorsunuz, bu kelimeyi resmî bütün metinlerinizden çıkardınız.

Ve yerel seçimlere gidiyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçenlerde yerel seçim kampanyalarında görüntü ve gürültü kirliliğinden kaçınılacağını açıkladı. Ne yapacaksınız? Partiyi mi kapatıyorsunuz? Her seçim döneminde bütün devlet binaları, bütün devlet kaynakları, bütün devlet görevlileri AKP'nin il örgütü gibi çalışıyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine atanan kayyum Cumali Atilla AKP'den aday adayı olduktan sonra istifa edip görevini bırakması gerekirken seçim çalışmalarını hâlâ belediye binası önünde, belediye binasında yürütüyor.

Belediyelerimizde kamp kuran İçişleri Bakanı müfettişlerinin tek bir yolsuzluk, hukuksuzluk belgesi bulamadığını hepiniz biliyorsunuz. Bulsalardı davulla zurnayla ilan ederdiniz. Kürt halkının tamamının aklı, vicdanı belediyelerine kayyum yerleştirilerek bugün aşağılanmıştır. Amed'de esnaf bir kadın kendisiyle yapılan röportajda "Bizi ruhen, kalben incittiler; bizden oy istemesinler." diyor. Evet, kayyumlarla Kürt halkının onurunu nasıl hiçe saydığınızı bundan daha güzel anlatan bir cümle bulamazsınız. AKP'nin yıllardır içinde tuttuğu Kürt düşmanlığını bu kayyumlar ifşa etmiştir. AKP'nin Kürt düşmanlığını, Kürt halkı kayyumların yapıp ettiklerinde çok açık bir şekilde gördü. Kayyumlar göreve gelir gelmez yılların birikmiş öfkesiyle Kürt diline, değerlerine saldırdılar.

Seçim sürecinde halkımız tehdit ediliyor, yerinden ediliyor, sandık görevlilerimiz reddediliyor, oy kullanılan yerlerin etrafı panzerlerle çevriliyor. Seçim bölgeleri değiştiriliyor, garnizon etkisiyle oy dağılımı değiştiriliyor, oylarımız çalınıyor. Biz bugüne kadar seçimlerde sadece seçim barajını yıkmadık -ki bu seçim barajı da bu Parlamentonun utançları arasındadır- AKP'nin önümüze getirdiği her türlü barajı yıktık; korku barajını yıktık, hile barajını yıktık, yıkmaya da devam edeceğiz.

Her seçim döneminde HDP'ye yönelik saldırılar arttı. 7 Hazirandan bugüne 200'den fazla saldırı gerçekleşti ama tüm bu saldırılara rağmen mücadelemize, demokrasi ve barış mücadelemize devam ediyoruz ve asla da bu mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Bakın, 2015'ten bugüne 10 bine yakın HDP'li gözaltına alındı, binlerce HDP'li tutuklanarak cezaevine konuldu. Sonuç? Biz oylarımızı artırırken AKP yüzde 7 oy kaybetti. "Kayyum atarız." dediğiniz illerde kayyumlarınız tel örgülerin ardında korumalarla saklanıyor. Kazanamadınız, kazanamayacaksınız.

Sevgili milletvekilleri, konuşmamı bu yıl yitirdiğimiz Sevgili İbrahim Ayhan Vekilimizin sözleriyle sonlandırmak istiyorum. Şöyle diyor İbrahim Ayhan: "Bizler Türkiye'de, ortak vatanda demokratik ulus perspektifiyle diğer halklarla bir arada yaşama umudumuzu koruyoruz. Bu umudun gerçeğe dönüşmesi, Gezi ruhu ile Kobani ruhunun buluşmasından geçmektedir."

Evet, bu barış ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyenleri saygıyla selamlayarak konuşmamı tamamlıyorum.

Teşekkür ederim. (HDP sıralarından alkışlar)