| Konu: | 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısının İlk Görüşmesi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 2 |
| Birleşim: | 28 |
| Tarih: | 10.12.2018 |
HDP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (İstanbul) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi üzerine Halkların Demokratik Partisi olarak görüşlerimizi ifade etmek üzere söz almış bulunmaktayım. Sizleri ve ekranları başında bizleri izleyen herkesi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Konuşmama geçmeden önce, Hakkâri halkının seçilmiş iradesi olan Sevgili Leyla Güven'in hukuka aykırı bir biçimde cezaevinde rehin olarak tutulması nedeniyle Parlamentonun 1 eksikle toplandığını özellikle kayda geçmek istiyorum.
Buradan Sevgili Vekilimiz Leyla Güven'i, Selahattin Demirtaş'ı, Figen Yüksekdağ'ı, Selma Irmak'ı, Sebahat Tuncel'i, Çağlar Demirel'i, Gülser Yıldırım'ı, Burcu Çelik'i, İdris Baluken'i, Sırrı Süreyya Önder'i, Ferhat Encu'yu, Abdullah Zeydan'ı, Gültan Kışanak'ı ve rehin tutulan tüm arkadaşlarımı sevgiyle saygıyla selamlıyorum. (HDP sıralarından alkışlar)
Arkamızdaki duvarda "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." yazıyor. Ne yazık ki bugün bu Parlamentoda ve dışarıda olması gereken seçilmişlerin, cezaevlerinde hukuksuz bir biçimde rehin tutuluyor olması egemenliğin halkta değil muktedirlerin elinde olduğunu göstermektedir. Bugün adına "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" denilen yönetim şekli farklılıkların ret ve inkârı üzerine kurulmuştur. Tekçidir, merkeziyetçidir, milliyetçidir, otoriter ve baskıcıdır. Demokratik katılımcılığı ve çoğulculuğu değil "tek adam" dayatmasını esas almaktadır. Özgürlükçü değil güvenlikçidir, hukukun üstünlüğüne değil saray talimatıyla çalışan siyasal yargı gücüyle hareket etmektedir. Bu rejim, etkisiz bir parlamenter sistemi ve demokratik siyasetin tasfiyesini hedeflemektedir.
Yeni rejimde sadece iktidara biat edenlerin hakları vardır. Bu toprakların kadim halkları olan Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, tüm inanç ve kimliklerin; kadınların, gençlerin, emekçilerin, ezilenlerin hakları yoktur. Herkes vergi öderken eşit olacak ama haklar söz konusu olduğunda kimliklere ve inançlara karşı ayrımcılık yapılacak; bu, en büyük zulümdür.
Otoriter rejimin toplumsal, siyasal, ekonomik yaşama yansıması tam anlamıyla faşizmdir. Rejim; varlığını, korkutmayla, sindirmeyle, diz çöktürme ve kutuplaştırmayla sürdürmeye çalışmaktadır. Toplum faşizmle yaşamaya alıştırılmak istenmektedir. Hesap sormayan, talepte bulunmayan, her şeyi sessiz bir kabulle onaylayan bir toplum hedeflenmektedir. İtiraz edene, sesini yükseltene dayatılan ise dört duvarın arasıdır, işsizliktir, yoksulluktur.
Toplum duyguda, acıda, sevinçte bölünmüştür. Ayrışma ve kutuplaşma tehlikeli boyutlara doğru ilerlemektedir. Bir tarafın acısına diğer taraf seviniyorsa bu tablo iktidarın eseridir. Aysel Tuğluk'un annesinin mezarına yapılan ırkçı saldırı "öteki düşmanlığı"nın geldiği boyutu gösteren sadece tek bir örnektir. Barışa, özgürlüklere, adalete olan umut ve özlem iktidar eliyle bir bir tüketilmeye, toplum ruhen çökertilmeye çalışılmaktadır. Sokakta geleceğe umutla bakan tek bir insan ne yazık ki göremezsiniz. İnsanların kapısına polisin dayandığı, işinin, ekmeğinin elinden alındığı, her gün bir kadının cinayete kurban gittiği, gençlerin savaşta toprağa düştüğü, anaların ağladığı, çocukların öksüz kaldığı, adaletin isminin sadece duvarlarda kaldığı, fabrika yerine yeni cezaevlerinin yapıldığı, özgür medyanın bir bir susturulduğu bir coğrafyada iyi bir gelecekten nasıl söz edilebilir ki? Evet, AKP iktidarı bu ülkede umutları, hayalleri, sevinçleri, beklentileri, sevgi ve saygıyı bir bir yok etmektedir. Düşünün, Cumhurbaşkanına eleştiriler nedeniyle bugüne değin 20 bin soruşturma açılmış. Kendi halkından korkan bir yönetimin rakamıdır bu. 7 yaşındaki bir çocuk ile 78 yaşındaki Sise anneyi cezaevine koyan anlayıştan adalet beklenebilir mi? Roboski'de köylüleri, Soma'da işçileri; Sivas'ta, Gazi'de, Gezi'de Alevileri, sokaklarda kadınları katledenlerden; Uğurların, Berkinlerin, Ali İsmaillerin, Kemal Kurkutların, Şenyurtların, Suruç'un, Gar'ın faillerinden hesap sormayan bir yargı sistemi saray için seferber olmuş. Cumhurbaşkanının yüzlerce araç filosunun yanında, aynı zamanda yargıç filosu da oluşturulmuş.
Değerli milletvekilleri, bugün burada halkın değil sarayın bütçesi görüşülüyor. Ülke tablosu sarayın ışıklı pencerelerinden tozpembe görünebilir ama halkın yaşadığı tablo içler acısıdır. Bir yanda yoksulluk, işsizlik ile açlık ve sefalet, diğer yanda ise devletin tüm gücü ve imkânlarını har vurup harman savuran bir yönetim anlayışı var. Kürt'ün Türk kadar, Alevi'nin Sünni kadar, kadının erkek kadar, emekçinin patron kadar, yoksulun zengin kadar hakkı ve hukuku yoksa, haklı olanlar değil güçlü olanlar korunuyorsa soruyorum size: Adalet bunun neresinde? Eşitlik ve vicdan bunun neresinde? Eğer bir yerde sokaktaki ayakkabısız çocukların sayısı artıyorsa orada bilin ki birileri mutlaka zenginleşiyordur. Sarayın şaşaalı ışıkları kesintisiz yanıyorsa bilin ki orada halkın sofrasında bölüştüğü ekmek her geçen gün azalıyordur. Adalet sadece muktedirleri ve güçlüleri koruyorsa bilin ki orada haklının, mazlumun hakkı olan adaletten çalınıyordur. Devletin bekası diyerek iktidarın bekası korunuyorsa bilin ki orada toplumun bekasından çalınıyordur. Yalanlar doğrunun yerini almaya başlamışsa emin olun ki orada hakikatten çalınıyordur. Demokrasinin yerini faşizmin, özgürlüğün yerini esaretin, adaletin yerini hukuksuzluğun, eşitliğin yerini ayrımcılığın aldığı karanlık bir dönemi hep birlikte yaşıyoruz. Ama unutulmasın ki bu topraklara faşizm tohumu ekenler, sonunda mutlaka isyan ve direniş biçeceklerdir.
Sayın milletvekilleri, yaşadığımız bu tabloyu, vicdanı ve irfanı olan herkesin sorgulaması gerekir. Türkiye, cumhuriyet tarihinin en derin, siyasi, ekonomik ve toplumsal krizini yaşıyor. Her seçimde istikrar diyerek halkın desteğini alan ancak ülkeyi istikrarsızlığın, darbe ve krizlerin tam da ortasına sürükleyen bu yönetim anlayışının görülmesi gerekiyor. Bu sistemle ülke ve toplumun daha büyük felaketlerle karşılaşmayacağının hiç garantisi yoktur.
Bakınız, bu noktaya nasıl gelindiğinin doğru anlaşılması için sizleri çok değil, bundan dört beş yıl öncesine götürmek istiyorum. 2013'te Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümüne yönelik ciddi bir süreç başlatıldı, taraflar arasında müzakere görüşmeleri yürütüldü. Ben de Sırrı Süreyya Önder ve İdris Baluken'le birlikte bu sürecin içinde yer alanlardan sadece biriyim.
Türkiye'de çok olumlu bir iklim başlamıştı, güven ve istikrar giderek gelişiyordu, demokrasi ve özgürlüklerin önü açılıyordu. Edirne'den Hakkâri'ye herkes umutlanmıştı, barışa olan inanç ve bir arada yaşama iradesi güçlenmişti, hepsinden önemlisi ölümler durmuştu. Croesus "Barışta oğullar babalarını, savaşta ise babalar oğullarını gömer." der. İşte, çözüm süreciyle birlikte, babalar artık oğullarını gömmüyordu, anneler ağlamıyordu. Dolmabahçe mutabakatıyla ve çerçeve yasayla çözüm süreci ilerliyordu ve çatışmalı dönem artık geride kalacaktı.
Bakınız, o dönem iktidar adına yapılan açıklamaları bu vesileyle bir kez daha Parlamentonun dikkatine sunmak istiyorum: "Silahların değil; fikirlerin, siyasetin konuşmasını istiyoruz. Savaş kolaydır, barış zordur. Biz zor olana talibiz." Başbakan Erdoğan, 16 Şubat 2013. "Şu anda, İmralı, beklentilerimize cevap verecek şekilde adımlarını atıyor." Başbakan Erdoğan, 1 Şubat 2013. "Öcalan, bölgenin ve Türkiye'nin reel politiğini daha sağlıklı değerlendiriyor." Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 25 Ocak 2013. Sayın Öcalan'ın 2013 "Nevroz"undaki çağrısına ne demiş Sayın Erdoğan: "Doğrusu, bu açıklamayı, daveti olumlu bir gelişme olarak görüyorum." demiş. 28 Şubat 2015'te Dolmabahçe mutabakatı için Cumhurbaşkanı Erdoğan aynen şöyle diyor: "Bu, hasretle beklediğimiz bir çağrıdır." diyor. Başbakan Yardımcısı Arınç, bakınız ne demiş çözüm sürecinde: "İktidardan gidelim ama yeter ki çözüm süreci başarıya ulaşsın, bu gözyaşları bitsin, bu kan dökülmesin artık." demiş. Tarih 23 Mayıs 2015. İşte bütün mesele de burada başladı, iktidardan olma meselesinde.
7 Haziran seçimlerinde çözüm sürecinin de etkisiyle Türkiye halkları barış ihtimalinin belirmesine paralel olarak sandıktan demokratik cumhuriyet sonucunu çıkarmıştı ancak AKP'nin de dâhil olduğu resmî ideoloji, demokratik cumhuriyet ve barış talebini tarihsel bir dönüşüm olarak kabullenmek yerine, bunu tekçi, vesayetçi sistemin sonu ve aynı zamanda, bir Türklük krizi olarak gördü. Çözüm sürecini, bugünkü tek adam rejiminin ve Suriye politikasının önünde engel olarak gören AKP iktidarı çözüm masasını devirerek çatışmalı sürecin önünü açtı. Bugün "Cumhur İttifakı" denilen ve 7 Haziran gecesi bizzat çözüm sürecinin bitirilmesi, tekçi devlet yapısının yeniden şekillendirilmesi için kuruldu. Masanın devrilmesi süreci 5 Nisan 2015'te İmralı'da Sayın Öcalan'a yönelik uygulamaya sokulan tecritle başlatıldı. Sürecin bitirilmesiyle neler olduğunu herkes biliyor. Erdoğan "Gerekirse baldıran zehri içeriz." demişti, iktidar çözüm sürecini bitirerek baldıran zehrini topluma içirdi. Sürecin bitirilmesi 15 Temmuzda yaşanan darbe girişiminin de ne yazık ki önünü açtı. Sayın Erdoğan 15 Temmuz için "Allah'ın lütfu" demişti, bu lütuf sonra anlaşıldı. Darbe girişimi fırsat bilinerek demokratik siyasete ve toplumsal muhalefete resmen darbe yapıldı.
15 Temmuz AKP'ye karşı bir darbe girişimiydi, doğrudur; 22 Temmuzda OHAL ilanıyla başlayan süreç ise AKP iktidarının demokratik siyasete bir darbesidir. Dokunulmazlıkların kaldırılması; Demirtaş'ın, Yüksekdağ'ın, Baluken'in, milletvekili ve belediye başkanlarımızın rehin alınması; halk iradesinin gasbedilerek belediyelere kayyum atanması, KHK'lerle 100 binlerce insanın kamudan tasfiye edilmesi; muhalif kurumların, medyanın kapatılması; gazetecilerin, aydınların, siyasetçilerin tutuklanması herhâlde demokratik açılım olmasa gerek. Bu, düpedüz çözüm sürecinin ve 7 Haziranın intikamının alındığı bir darbe açılımıdır. Eğer 15 Temmuz başarılı olsaydı, iktidarın tam da iki yıldır yaptıkları zaten yaşanacaktı.
Soruyorum size: Çözüm süresinde önemli rol ve risk alan İdris Baluken neden rehin olarak tutuluyor? Geçen hafta Sevgili Sırrı Süreyya Önder de cezası onaylanarak cezaevine girdi. Her iki arkadaşımız da bu ülkede ölümler yaşanmasın diye İmralı, Kandil ve devlet arasında benimle birlikte mekik dokudu. Ölümleri durdurmak suç mudur? Bu neyin intikamıdır? Halkın, kamuoyunun bunu bilmesi ve görmesi gerekir. O süreçte bu görüşmelerin tamamı bizzat dönemin Başbakanı Erdoğan'ın Hükûmetinin ve devletin bilgisi, onayı ve talebi doğrultusunda yapıldı. Eğer bu görüşmeler suç ise -ki asla değil- peki, buna onay veren Erdoğan dâhil, Hükûmet ve devlet yetkililerinin de içeride olması gerekmez mi? Suç olmadığına göre arkadaşlarımızın derhâl serbest bırakılması gerekir.
LÜTFÜ TÜRKKAN (Kocaeli) - İtiraflar havada uçuşuyor yahu!
PERVİN BULDAN (Devamla) - Bugün arkadaşlarımızı rehin tutarak barış sürecini mahkûm etmeye çalışanlar şunu unutmasınlar: Barış sürecini bitirerek anaların gözyaşı dökmesine sebep olanlar, bu ülkeyi darbe ve krizlerin içine sürükleyenler er geç yargı önüne çıkacak ve hesap verecektir. Bugün barışı yargılayanlar, yarın barış tarafından yargılanacaktır. (HDP sıralarından alkışlar)
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; İmralı'da Sayın Abdullah Öcalan'a karşı üç yıldır kesintisiz, ağırlaştırılmış bir tecrit uygulanıyor. 5 Nisan 2015'ten bu yana İmralı'dan haber alınamıyor. Hukuka aykırı bir biçimde, avukat ve aile görüşüne izin verilmiyor, tüm görüşme talepleri reddediliyor. Sayın Öcalan'ın devrede olduğu süreçte demokrasi, özgürlükler, demokratik anayasa, demokratik cumhuriyet, barışçıl dış politika konuşuluyordu. İmralı'nın kapısına kilit vurulduğu günden bu yana demokrasi de kilitlendi. O gün bugündür, kriz, baskı, şiddet, ölüm, gözyaşı, darbe, OHAL; adaletsizlikler, hukuksuzluklar ülkenin temel gündemi oldu. Bu yönüyle tecrit, sadece İmralı'ya değil tüm ülkeye uygulanıyor. Demokrasi, adalet, özgürlükler, barış umutları ve bir arada yaşama iradesi tecrit altındadır, bu Parlamento tecrit altındadır. Meclisin bir etkisi ve gücü kaldı mı? Her şey saraya devredildi ne yazık ki. Çözümsüzlüğün ve tecridin ülkeyi getirdiği nokta kriz ve çöküştür, darbelere açık bir ortam oluşmasıdır. Ne zaman çözüm bitirildi, ülke çözülmeye başladı.
Değerli arkadaşlar, yüz yıllık tarihsel geçmişi olan Kürt sorunu, bu ülkenin kanayan bir yarasıdır ve bu sorunun içeride çözülmesi gerekir, çözüm geliştirilmediği sürece de bu yara kanamaya ve kanatılmaya devam edecektir. İşte bu yara büyümesin, barış umutları sönmesin diye Leyla Güven rehin tutulduğu Diyarbakır Cezaevinde açlık grevine başladı, bugün otuz üçüncü gününde. Acaba, haberiniz var mı, merak ettiniz mi hiç veya sorguladınız mı "Bir milletvekili niye bedenini açlığa yatırır?" Leyla Vekilimiz sorunlara gözünü kapatan bir parlamentonun yapmadığını yapmak için otuz üç gündür eylemde. Bu Meclis torba yasalarla uğraştırılırken vekilimiz ise tecridin kaldırılması, barışın ve çözümün gelmesi için mücadele ediyor. Parlamentoya seslenmek istiyorum: Vekilimiz kendi özgürlüğü ve koşulları için değil, barış için, Türkiye halklarının geleceği için açlık grevindedir.
Sayın Meclis Başkanı ve değerli milletvekilleri; bu sesi duymalısınız. Bu Parlamentonun bir üyesi açlık grevi gibi ciddi bir direnişin içine girmişse bunu görmezden ve duymazdan gelemezsiniz, kayıtsız kalamazsınız. Buradan bir kez daha iktidara çağrı yapıyorum: Bu hukuksuz tecride derhâl son verilmelidir, Parlamento görev almalıdır, Meclis, Leyla Vekilimizle görüşerek niye açlık grevinde olduğunu mutlaka dinlemelidir.
Ben bu kürsüden şunu açık ve net vurgulamak istiyorum: Eninde sonunda bu ülkede barış ve çözüm masası mutlaka yeniden kurulacaktır. AKP Genel Başkanı "Kürt sorunu yoktur." diyor. "Yoktur." deyince bir sorun yok olmuyor. Bu tutumla ancak çözümü erteleyebilirsiniz, erteledikçe de sorun daha da büyüyecek ve uluslararası bir boyut kazanacaktır. Kürt sorunu vardır değerli arkadaşlar, çözümü de müzakere ve barıştır, bundan asla kaçamazsınız. Siz kaçsanız da barış ve çözüm peşinizi bırakmayacaktır çünkü barış milyonların talebidir. Barışı getirecek olan da işte bu milyonların iradesidir ve gücüdür. "Barışa giden yol yoktur, barışın kendisi bir yoldur." der Gandhi. Evet, barıştan yana olan milyonlar bu barış yolunda yürümeye devam edecektir, ta ki barışa erişinceye kadar.
Buradan şunu hatırlatmak isterim. Kendi iç sorunlarını çözememiş, halklar arası diyaloğu doğru kuramamış bir ülkenin dünyada saygınlığı da olmayacaktır. Şu gördüğümüz bütçeye bakıyoruz, insana ve yaşama değil, silaha, savunmaya, savaşa bütçe ayrılıyor. Oysa bu ülkenin gençlerine yakışan toprağın altına düşmek değil, toprağın üzerinde fidan gibi yetişmektir, yeşermektir. Bugün çözümsüzlüğü hem içeride dayatan hem de Suriye'ye taşıyan, Suriye halklarının kendi çözüm çabalarını ve kazanımlarını berhava etmeye çalışan AKP iktidarı bu politikasında başarıya ulaşamayacak. Çözümsüzlüğü derinleştirdikçe iktidarın kendisi de çözülecektir. Bu Meclis bugüne değin çözümsüzlük siyaseti yürüten ne iktidarlar gördü, koridorlar onların arşiviyle doludur. Çözüm üretmeyen AKP'nin yer alacağı yer de tasfiye olan siyasi iktidarların fotoğraf arşivi olacaktır.
Değerli milletvekilleri, sorunlara çözüm üretmek yerine sorunu yok saymaya, çözüm arayışında olanları da tasfiyeyle meşgul olan mevcut iktidarın baskı politikasından en fazla nasibini alan bir partiyiz. Eski eş başkanlarımız, milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız, binlerce yönetici ve üyemiz bugün cezaevlerinde rehindir. Kadrolarının neredeyse yarısı cezaevinde olan bir siyasi partinin Eş Genel Başkanı olarak burada konuşuyorum. Binbir türlü engellemelere, tehditlere ve baskıya rağmen halkımızla birlikte barajları yıkarak 24 Haziranda Parlamentoya girdik. Seçimlerde valisinden polisine varıncaya kadar tüm devleti ve devlet imkânlarını kendi seçim çalışmaları için seferber eden AKP'yle eşitsiz koşullarda yarışarak buraya gelmeyi başardık. Bu hazmedilmediği için her gün bize saldırı yapılıyor. Partimize yapılan saldırılar, operasyonlar hukuki değil, tamamen siyasidir. İktidar, partimizi sürekli hedef gösteriyor, yargı da bunu talimat olarak alıyor ve düğmeye basıyor.
Sayın Demirtaş hakkında AİHM tahliye kararı verdi, AKP Genel Başkanı kendisini mahkeme yerine koyarak "Kararı tanımıyoruz." dedi. Ardından, Demirtaş'ın istinaftaki hukuka aykırı cezası jet hızıyla onaylandı. İşte size talimatla çalışan siyasal yargı örneği. Demirtaş hakkındaki uyduruk fezleke ve iddianameleri hazırlayan polis ve savcıların FETÖ'cü olduğunu biliyor musunuz? Çok net söylüyorum, bu iddianameye sahip çıkan siyasiler FETÖ'nün siyasi ayağıdır. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bir tarafıdır. AİHM kararı bağlayıcıdır. Kararı tanımıyorsanız çıkın dürüstçe deyin ki: "Biz bu sözleşmeden imzamızı geri çekiyoruz, Avrupa Birliğiyle de ilişkileri bitiriyoruz." İşinize gelince "Avrupa Birliği", gelmeyince de "Tanımıyorum." demek tam anlamıyla tutarsızlıktır. AİHM kararını uygulamamak açıkça hukuk gasbıdır. Bu tutum bağımsız yargının kalmadığının da bir kanıtıdır. Saray mahkemeleri gibi çalışan yargı şunu bilmelidir ki bu iktidar yarın arkanızda durmaktan vazgeçtiğinde -ki örnekleri var- ne yapacaksınız, soruyorum. Kelli felli yargıçların nasıl kaçtığından biraz ders alın. Sizin rehberiniz sarayın talimatları değil, evrensel hukuktur.
Bakınız, aynı gaspçı anlayış belediyelerde de yaşandı. AKP, OHAL süreciyle birlikte 96 DBP'li belediyeye hukuksuz bir biçimde kayyum atadı. Bu belediyelerin sınırları içinde 6 milyonu aşkın insanımız yaşamaktadır, oralarda ikamet etmektedir. Kayyum atamak, bu 6 milyon insanın iradesini hiçe saymak, gasbetmektir. AKP sandıkta kazanamadığı yerleri kayyum atayarak ele geçirme yoluna girmiştir. DBP'li belediyelerde tek bir kalem dahi yolsuzluk tespit edilememiştir. Yolsuzluklar asıl kayyumlarla başlamıştır. Sayıştay raporları da bu durumu belgelemiştir. Kayyumların görevlerindeki ilk icraatları ise Kürtlerin dilleri, tarihleri, bellekleri ve hakikatleriyle bağını kesmek olmuştur. Diyarbakır'ın Kayapınar ilçesindeki Roboski Anıtı, Cizre'de Orhan Doğan, Kızıltepe'de Uğur Kaymaz, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinde Ahmedi Hani Anıtı kayyumlar tarafından yıkılırken Van'ın Çatak ilçesinde "Tahir Elçi" adı parktan kaldırıldı. AKP kayyumlarının marifeti işte budur; yolsuzluk ve halkın değerlerine saldırı. Kayyum siyaseti Kürtlerin ret ve inkârı çizgisinin bir devamıdır. Kayyumlar Şark Islahat döneminin bugünkü umumi müfettişleridir. Merak ediyoruz, AKP ne ara ittihatçıların çizgisini öğrendi ve buna sarıldı. Kayyum politikasının halkta nasıl bir kırılma ve öfke yarattığını göremeyen zihniyet, ektiğini 31 Martta mutlaka biçecektir, o gaspçı kayyumları sahibine iade edecektir. (HDP sıralarından alkışlar)
Tutuklamayla, baskıyla, kayyum gaspıyla halk iradesinin engellenemeyeceğini bu iktidar bir türlü anlamıyor ve göremiyor. Bu operasyonların onda 1'i AKP'ye yapılsaydı şimdiye çoktan tuz buz olurdu. Ama biz halkımızın gücüyle dimdik ayaktayız, buradayız, burada olmaya da devam edeceğiz. (HDP sıralarından alkışlar)
İktidarın ayrıştırma politikalarına rağmen bugün toplumun bir arada yaşamasının teminatı ve güvencesi Halkların Demokratik Partisi ve onun demokratik ilkeleridir. Kürt, Türk, Arap, Alevi, Ermeni, Süryani, Ezidi, Çerkez, Laz, Sünni, kadın, genç yani bu ülkenin toplumsal ve inançsal tüm renklerini temsil eden, çatısı altında bir araya getiren bir siyasi hareketiz. Yok edilmeye çalışılan demokratik alanı ve özgürlüklere olan inancı koruyan Halkların Demokratik Partisidir. HDP, tıpkı 1920 ruhu gibidir, rengârenk halklar bahçesidir. Bu renkleri soldurmaya kimsenin gücü yetemeyecektir. HDP'ye bu denli saldırıların amacı, bir arada yaşama iradesinin ortadan kaldırılmasıdır. HDP'yi terörist olarak göstermek, bizlere oy veren 6 milyon seçmenin terörist olarak görülmesidir, böyle göstermektedir iktidar. İktidar öyle bir mekanizma yarattı ki AKP muhalifi herkes terörist ilan edilmiş durumdadır. Unutmayın, bu mekanizma gün gelir kendi sahiplerini de aynı tanımın içine oturtur.
Soruyorum size: HDP'nin karşısına siyasetle değil, yargı, ordu, polis gücüyle çıkmak mertlik midir? Biz, tüm baskılara rağmen, herkesin hakkını, hukukunu, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet talebini savunmaya, bunların gerçekleşmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz, ilkelerimizden asla geri adım atmayacağız. Bizi yok etseniz de ilkelerimiz yaşamaya devam edecek. İktidarın tüm müdahalelerine rağmen demokratik siyaset bitirilemeyecek, tasfiye edilemeyecek. Siyasette, Parlamentoda, meydanlarda, yaşamın her alanında halkın içinde olan HDP'nin varlığı bunun teminatıdır.
Sevgili kadın arkadaşlarım, toplumun yarısını oluşturan kadınlara bu ülkede yaşam hakkı reva görülmüyor ki kadına bütçe hakkı tanınsın. En nihayetinde, kadınlar "Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum." diyen bir zihniyetle karşı karşıya. Bu zihniyetin sokaktaki yansıması da kadına şiddettir. Devletin şiddetini yaşayan kadın, erkeğin şiddetini yaşayan kadın, ekonomik, sosyal krizin şiddetini yaşayan yine kadın. Kadına yönelik şiddette sürekli işleyen üçlü bir mekanizma var; devlet, yargı, erkek. Dolayısıyla şiddetin nedeni kişisel değil politiktir. Yaratılan tekçi iktidar olgusunun sokaktaki yansımasıdır şiddet. Dikkat edilirse kadına yönelik şiddete cezasızlık bu iktidar döneminde sistemleşmiştir. Bu bütçe de şiddetten besleniyor. Kadının adı yok ki bütçede pay ayrılsın. "Nasıl olsa kadınlar her gün öldürülüyor, ne gerek var bütçe ayırmaya." diyen bir anlayışı görüyoruz. Bütçenin mantığı işte budur.
Değerli kadınlar, erkek devlet ve erkek iktidar kadına hiçbir zaman, yaşamda, adalette, çalışma hayatında eşit hak ve temsiliyet sağlamayacaktır. Kadınlar haklarını ancak örgütlenerek, mücadele ederek, kadın ittifakı kurarak elde edebilir. Tüm kadınlara buradan çağrı yapıyorum: Haykırın, sesinizi yükseltin, itiraz edin, size dayatılan köleliği asla kabul etmeyin sevgili kadınlar. (HDP sıralarından alkışlar) Buradan siyasi parti ayrımı yapmaksızın tüm kadın parlamenter arkadaşlarıma da seslenmek isterim: Kadına yönelik şiddete karşı daha güçlü birliktelik oluşturalım. Sorunlarımızın çözümü için bir araya gelelim. Ortak çözümler üretelim. Parlamentoyu en etkin şekilde işletelim.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlayın lütfen Sayın Buldan.
PERVİN BULDAN (Devamla) - Tamam Başkanım.
Kadının hakkını, hukukunu ve eşitlik taleplerini yasal güvenceye alacak kanunları birlikte yasalaştıralım. Gelin, bu Parlamento, kadınların umudu ve sesi olsun.
Değerli kamuoyu, Türkiye bir yol ayrımındadır. Faşizm ile demokrasi arasındaki bir ayrımdır bu. Eğer özgürlüğe, demokrasiye, adalet ve eşitliğe sahip çıkmazsak hep beraber faşizmin girdabında boğulacağız. Halklara nefes aldırmayan bu otoriter, baskıcı rejim karşısında sessiz kalamayız. Bize dayatılan diz çöktürme politikalarına boyun eğemeyiz, eğmemeliyiz. İnanın ki bu rejim toplumu korkuttuğu oranda ayakta kalabilmektedir. Korku biterse iktidar da biter. Ve bu sistem fazla uzun sürmeyecektir. Demokrasi mutlaka kazanacaktır. Bunun için cesur olmalıyız, korkmamalıyız, umutsuzluğa asla kapılmamalıyız. Barış için, özgürlük için, demokratik cumhuriyet için, emek ve adalet için yan yana durursak, hep birlikte mücadele edersek bu karanlık günleri aydınlığa çevirebiliriz. Türkiye halkları bunu mutlaka başaracaktır. Bu ülkede barış umutları asla söndürülemeyecek, özgürlük türküleri asla susturulamayacaktır. Saidi Nursi "Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam." demiştir. Evet, insanca, onurluca ve özgürce yaşayabilmek için, halklar olarak, HDP'nin amblemindeki koca çınar ağacı gibi olacağız. Derinlerine inen köklerimiz, semalara yükselen dallarımız gibi dimdik duracağız, güçlü olacağız. Para, pul, rant, makam, şan muktedirlerin olsun, insanlık onuru bizim olacak ve bu onur asla yere düşmeyecek.
Bugün 10 Aralık İnsan Hakları Günü. Bu vesileyle, tüm insan hakları savunucularını ve mücadelelerini selamlıyor, dayanışma mesajlarımı gönderiyorum.
İnsan haklarına, eşitlik anlayışına, barışa, demokratik yaşama, toplumsal cinsiyet eşitliğine aykırı olan bu bütçeye karşı olduğumuzu, bu bütçenin geçmemesi için tüm ezilenler adına burada en etkili muhalefeti yapacağımızı belirtiyor, Parlamentoyu saygıyla selamlıyor, teşekkür ediyorum. (HDP sıralarından alkışlar)