GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu: KANUN TEKLİFLERİ İLE KOMİSYONLARDAN GELEN DİĞER İŞLER
Yasama Yılı:5
Birleşim:14
Tarih:05.11.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA SEZAİ TEMELLİ (Muş) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime Afyon'da yitirdiğimiz 9 yurttaşımı rahmetle anarak başlamak istiyorum. Gerçekten çok vahim bir olay, üzüntümüz çok büyük. Ailelerine sabırlar diliyorum. Gelen son notta failin yakalandığı söyleniyor. Gerçekten olay çok vahim ama bu olaya baktığımızda şunu da aslında tespit etmemiz gerekiyor: Neden bu kadar kolay insanlar silaha ulaşabiliyor? Bu bireysel silahlanma meselesini, bu silahın bu kadar pazar bulmuş meselesini artık tartışmak, konuşmak zorundayız. Bakın, Maraş olayı hâlâ aklımızda, bugün de 9 insanımızı bu yüzden yitirdik. Dolayısıyla, bu silah pazarına artık son vermek gerekiyor, bunu ısrarla dile getirmeye devam edeceğiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Mekke Anlaşması üzerine konuşuyoruz, neredeyse her şey söylendi fakat ilginç bir şeyle başlamak istiyorum. Bu anlaşma Komisyona geldiğinde -ki yürürlüğe çoktan girmiş, anlaşmanın tarafları belli, her türlü şey yol almış, en son Komisyona gelmiş, Komisyon çalışmaya başlamış, Dışişleri Komisyonu- Komisyondaki bir üye soruyor, diyor ki: "Bunun tali komisyona gitmesi gerekmez mi? Ortada bu kadar silah var, asker var, bunlar konuşuluyor." "Tali komisyona biz yazı yazdık ama onlar oralı olmadı." gibi bir yanıt geliyor. Oralı olmamışlar, o kadar oralı olmamışlar ki "Bizi ilgilendiren bir şey yok." diye bakmış Millî Savunma Komisyonu. İlginçlik burada bitmiyor, buraya geliyoruz, Genel Kurula geliyoruz -kara mizah gibi- Mekke Anlaşması'nın üzerine yirmi dakika Millî Savunma Komisyonunun Başkanı konuşuyor. Dışişleri Komisyonu konuşmuyor, o Komisyondan geçmiş, tali komisyon ilgilenmemiş, Millî Savunma Komisyonu Başkanı geliyor burada yirmi dakika konuşuyor. Peki, bize ne anlatıyor? Yirmi dakika boyunca dinledik, Mekke Anlaşması'yla ilgili hiçbir şey söylemedi; hatta, yanılmıyorsam "Mekke" bile demedi, meseleye bu kadar yabancı bir Komisyon. Ne anlattı bize? Mesela, kuantum anlattı, değil mi? Buzdolabı anlattı, çağrı cihazı anlattı, her şeyden bahsetti, bir tek, anlaşmadan bahsetmedi. Neden 15 Temmuz darbe kalkışması denk gelmiş, ben anladım orada, bu kadar olur. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar) Sonra Lüksemburg'dan bahsetti, Lüksemburg'u biliyorsunuz, dünyanın en küçük ülkelerinden biri. Sonra "Herkes yapıyor, biz de bir ittifak yapalım, ne olacak?" dedi. Yani bu kadar aslında ilginç bir şeyle karşı karşıyayız. Bu anlaşma kabul edilebilir bir anlaşma değil zaten kabul görmemiş. Bu anlaşmanın ne için yapıldığına aslında jeopolitik analizlerle, biraz da stratejik analizlerle bakmak gerekir. Bir kere her şeyden önce neden karşıyız? Biz DEM PARTİ olarak savaşa karşıyız, her türlü bu türden anlaşmalara da karşıyız ama bu anlaşmaya iki defa karşıyız çünkü biz hem NATO'ya karşıyız hem NATO'nun taşeron anlaşmalarına da karşıyız. Dolayısıyla bunu bir kere doğru tespit etmek gerekiyor çünkü Millî Savunma Komisyonu Başkanı dedi ki: "Bu NATO'ya aykırı bir şey değil, NATO'nun icazetiyle zaten olan bir şey, niye karşı çıkıyorsunuz?" Sanki hepimiz NATO'yu destekliyormuşuz gibi. Hayır, biz NATO'ya da karşıyız. Dolayısıyla dünyayı savaşa sürükleyen, bütün insanları aslında o savaş girdabıyla zaptürapta almaya çalışan biz bu kapitalist sisteme karşıyız. Evet, şimdi, dönüp baktığımızda en temel meselemiz aslında daha 1900'lerin başından bugüne kadar kendi dış politikasını var edememiş bir ülke olmamızdan kaynaklanıyor. İşte, dün Ceylan Vekilimiz dile getirdi, birinci büyük savaşa giderken ki yanlış kararların kaynağı nasıl Almanya'ysa bugün de almış olduğumuz yanlış kararların kaynağı Londra'dır. Tıpkı Sykes-Picot'tan bugüne aynı Orta Doğu coğrafyası üzerinde tepinip duruyorsak bunun aklı burada üretilmemiştir, bunun aklı, işte, Londra'da üretilmiştir, işte, biraz da Washington'da üretilmiştir. Dolayısıyla Atlantik Paktı'nın üzerinden tasarlanmış, düzenlenmiş, dizayn edilmiş bir Orta Doğu'nun aslında bize biçtiği rol üzerinden konuşuyoruz. Kendi stratejimizi, kendi dış politikamızı üretemiyoruz. Bir ülkenin kendi dış politikası üretmesi için iç politikasıyla barışık bir hatta durması lazım, oysa Türkiye iç politikasında da sürekli kaos içinde bugüne kadar geldi. Dolayısıyla, Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? Kürt meselesidir. Türkiye yüz yıl boyunca Kürt meselesini çözemedi çünkü bu yanlış dış politika o yanlış hatta durduğu için kendi içine, kendi esas meselesine, kendi coğrafyasına hiçbir zaman odaklanamadı ki. Bugün Kürt meselesinin demokratik çözümünü konuşuyoruz, bir sürecin içindeyiz ama dış politika olarak aynı yerde durmaya devam ediyoruz. Oysa Türkiye'nin bütün etrafı Kürdistan; işte Rojova'sı işte Başûr'u, işte Rojhilat'ı. Dolayısıyla, bu sınıra baktığınızda sınırın ötesinde ne görüyorsunuz? Aslında bu ortak vatanda bir arada yaşadığımız -eşit yurttaşlar olarak- Kürtler ve Türklerin aslında orada da nerede olduğunu görüyorsunuz. Fakat siz bunu atlayarak bir dış politikayı, bu kendi hinterlandının aslında gerçek dinamikleri üzerine oturtmak yerine, bunu görmezden gelen, hâlâ yüz yıl öncenin aklıyla oluşturulmuş bir yapı üzerinden dış politika üretmeye çalışıyorsunuz. Öyle olunca ne oluyor? Öyle olunca işte sonuçları bizi aslında bugünden kestiremediğimiz maceralara sürüklüyor, sürükleme olasılığı da çok yüksek.

Bakın, şimdi, bu antlaşmaya baktığınızda neyi görüyoruz? Şimdi, düşünün, Türkiye'ye baktığınızda, Türkiye ile İsrail'e herhangi bir paktın içinde bir arada olabilir mi? Olamaz değil mi, kıyamet kopar. Hepimiz İsrail'e karşıyız ama İsrail'le bir paktın içinde olmamız mümkün mü? Değil. Çok güzel ama İsrail'le çatışmadan İsrail'le aynı hizaya nasıl geliriz? Mekke Anlaşması'yla geliriz çünkü İsrail kendi için bir alt paktla orada duruyor, NATO'nun bir başka taşeronudur; biz de Mekke Anlaşması'yla başka bir paktta duracağız, biz de bir taşeron hizmeti vereceğiz. Kime vereceğiz bu hizmeti? NATO'ya. Peki, NATO'nun Orta Doğu'daki hikâyesi nedir? Orta Doğu'yu dizayn etmek mi sadece? Sadece Orta Doğu'daki enerji kaynaklarının üzerine mi konmaktır? Yok, bununla yetinir mi? Kapitalist sistem bununla doyar mı? Doymaz. Nereden nereye uzanıyor? Akdeniz'den aslında Hindistan'a kadar. Nereden nereye uzanıyor? Ege'den Afrika Boynuzu'na kadar dolayısıyla bütün bu coğrafyanın, bütün bu geniş hinterlandın kontrol mekanizmasının nasıl geliştiğini tam da dönüp buradan okumak mümkün. Şimdi, dünyanın neresinde kelebek kanadını çırpsa Orta Doğu'da kıyamet kopar. Dünyanın neresinde siyasete dair bir karar alınsa onun yansıması muhakkak Orta Doğu'da olur çünkü Orta Doğu bu zemini yüz yılı aşkın süredir dünya siyasetinin, dünya sisteminin hizmete sunuyor. Biz neredeyiz? Orta Doğu'dayız. Biz Orta Doğu'daki gücümüzle Orta Doğu'yu sağlıklı bir dış politikayla yönetmek istiyorsak eğer bir kere her şeyden önce kendi iç barışımızı güçlü bir şekilde var etmeli, bu iç barışını var eden dinamiklere uygun bir Orta Doğu tasarrufu hayata geçirmeliyiz. Bu mümkün oluyor mu? Olmuyor. Biz hâlâ terör konuşuyoruz. Mekke Anlaşması üzerine konuşulurken içinde en az 10 kere "terör" lafı geçiyor oysa mesele bir terör konseptiyle bakmak değil, güvenlikçi politikalara indirgenmiş bir dış politikayla yürümek değil, tam tersine Orta Doğu halklarının geleceğini düşünen, barıştan konuşan ve onların refahını önceleyen bir yerden bakmamız gerekiyor. Bunu yapabiliyor muyuz? Hayır. Ne yapıyoruz? Paktlar kuruyoruz; Bağdat Paktı, CENTO. Peki bunları kurduk da ne oldu? Bugüne kadar kurulmuş bütün paktlar sonucunda Orta Doğu'da barış mı var ya da herhangi bir sorunu silahsız çözebilmiş mi? Hayır. Tam tersine daha fazla silahlanma, daha fazla savaş, daha fazla vekâlet savaşları, daha fazla çatışmalar. Şimdi dönüp baktığınızda bu kıyametin en temel nedeni işte bu anlayıştır. Peki buna nasıl son verebiliriz? Buna son verebilmek için içerden başlayacağız. Önce bu ülkede her şeyden önce barışı ve demokrasiyi güçlü bir şekilde var edip ondan sonra buna uygun bir dış politikayla kendi çevremize yaklaşacağız. Biz bunu var edemediğimiz için dönüp dolaşıp aynı döngünün içinde aynı sözlerle aynı siyasetle bu devrin içine sıkışıp kalıyoruz.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın.

SEZAİ TEMELLİ (Devamla) - Buradan çıkmanın bir fırsatını yakalamış durumdayız. Barış ve demokratik toplum süreci, 27 Şubat 2025'te başlayan süreç sadece Türkiye'de bir silahsızlanma ve Türkiye'nin iç meselesine dair değil, aslında Orta Doğu'nun da dünyanın da geleceğine dair çok güçlü bir adımdır. Evet öyledir. Eğer dünyayı, Orta Doğu'yu değiştireceksek şimdi buradan değiştireceğiz. Bu öz güvenle hareket etmeliyiz. Artık onun bunun paktlarıyla, Pakistan'ın nükleeri, bizim asker sayımız, Arabistan'ın parasıyla hareket eden bir anlayışla değil. Tamamıyla halkların geleceğini önceleyen; emekçilerin, kadınların, gençlerin geleceğini önceleyen bir barış aklıyla, bir demokrasi aklıyla hareket etmeliyiz. O yüzden nerede silah varsa, nerede savaş varsa onu besleyen her şeye karşı çıkmalıyız.

Savaşa "Hayır!" diyoruz, Mekke Anlaşması'na "Hayır!" diyoruz. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)