GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:5
Birleşim:7
Tarih:15.10.2026

DEM PARTİ GRUBU ADINA BERİTAN GÜNEŞ ALTIN (Mardin) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ayrıca, Sayın Başkan, yeni görevinizde hayırlar diliyorum. Sizinle Komisyonda çok zorlu ve uzun bir mesai gerçekleştirdik. Umuyorum ki bir daha böyle günler yaşamayız ve hem yeni yasama yılı hem de sizin göreviniz hayırlara vesile olur.

Hayır dilemişken bir hayır da Kızılay Kanunu'na dileyelim ama bazen hayır dileyebilmek için "Hayır." demek gerekir. Eduardo Galeano'nun da dediği gibi, bizler "Hayır." diyoruz çünkü "Hayır." diyebilmek demokrasinin gereği olan cesaretin, ferasetin ve sorumluluğun en önemli göstergeleridir çünkü demokrasi "Hayır." denilen yerlerde büyür ve gelişir.

Neden "Hayır." dediğimizi elbette kanun teklifi içerisinde detaylandıracağız fakat öncesinde bu bir tesadüf müdür bilmiyorum ama ben öğrenciyken staj yapmak için... Ki tam o esnada Suriye'de savaş vardı ve Türkiye'ye yoğun bir göç dalgası gelmişti, insani yardım çalışmaları bütün derneklerin en önemli gündemlerinden biriydi ve bu vesileyle Kızılay'da bir dönem ben de staj yaptım. Tabii, staj yaptığımız dönemde Kızılay yüz elli yıllık geçmişiyle ve insani yardım iddiasıyla çok önemli bir yer tutuyordu fakat ifade etmem gerekir ki o zaman da Kızılayın mevcut gidişatına "Hayır." diyenlerdendik; tarih ve yaşananlar doğruladı ki bugün de Kızılayın mevcut gidişatına "Hayır." demeliyiz.

Çok basit bir örnek vereyim: Suriye'de bir savaş yaşandı ve savaş sonrasında milyonlarca göçmen Türkiye'ye geldi. İnsani yardım iddiası taşıyan en önemli kurumlardan biri de Kızılaydı -şu anda Genel Müdürü de burada- fakat Kızılay Suriyeli mültecilere o dil bariyerini aşabilmek için Arapça hizmet vermeyi kabul ederken milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçe dilinde hizmet vermeyi reddetti fakat insani yardımın en önemli kanunu, kuralı şudur: Ayrımcılık yapmamak. O günde dahi Kızılay ayrımcılık yaparak aslında çok büyük bir skandala imza attı. Bununla sınırlı kalsaydı keşke ama kalmadı, tarihin akışı gösterdi ki Kızılay yolsuzluğu ve insani yardımı bir araya getirerek "insani yardım" adı altında yolsuzluğu tekelleştirdi. Biz bugün bu gidişata, bu şekilde, Kızılayın bu hâliyle yetkilerle donatılmasına "Hayır." diyoruz. Yoksulluk başta olmak üzere yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı değil, tabiri caizse yoksulluğu sürdürmeyi, bir muhtaçlar sistemi kurmayı arzuladığı açıktır Kızılayın. Gün itibarıyla partizan kadroların yerleştirildiği, milyarlarca liralık kaynağın denetimsizce eritildiği, kimin neden işe alındığının ve kimin neden işten çıkarıldığının asla bilinmediği, kimin neden yükseldiğinin, kimin neden mobbinge maruz kaldığının ise bir sır olduğu; nepotizmin, niteliksizliğin organizasyonuna dönüşmüş durumdadır Kızılay. Bir de emek sömürüsü boyutu var ki burada hiç kimse bahsetmedi ama Kızılaya emek veren emekçilerin, çalışanların kendi ifadeleriyle; Kızılay, afetzedelere afetlere yardım amaçlayan bir kurumken afet yardımı için kurulmuşken ne yazık ki emekçinin emeğini sömüre sömüre "Kızılayzede" bir emekçi grubu yarattı. Sormak isterim Sayın Genel Müdüre: Kaç çalışanınız size dava açtı bu sebeple, mobbing sebebiyle, emek sömürüsü sebebiyle? İnsani yardım kuruluşu kimliğinden çıkıp ticari bir aygıta dönüşmüştür Kızılay, deyim yerindeyse, neoliberal politikaların "insani yardım" denen olguyu bile piyasanın bir parçası hâline getirmiş şeklidir Kızılay. Bir yardım kuruluşunun neden "Kızılay Yatırım Holding" adı altında şirketleştiğine biz bir anlam veremiyoruz. Verdiğimiz anlam şudur... "Nasıl kâr peşinde koşan koca bir ticari aygıta dönüşmüş?" sorusu ise oldukça önemli bir yer tutuyor. Kâr peşinde koşmak kapitalizmin gözlüğüyle insani yardıma bakmak demek. İşte bütün o üstün yararı dezenformasyona yol açan bir anlayış biçimini de kendiyle birlikte getirdiğini açıkça ifade edelim.

Kızılayın afet anlarında sergilemesi gereken insani refleksler tamamen körelmiş, kurumun en tepesinden en alt şubesine kadar yardım ulaştırma amacı bilanço kârlılığı ve gelir yaratma hırsıyla yer değiştirmiştir. "Asrın felaketi" dediğimiz depremin ardından bir tüccar misali halkı can derdindeyken çadır satan bir kuruma dönüşmüştür. Kızılayın çadır sattığı bir Türkiye'ye "Hayır." demeyenler ise bugünkü fon kriziyle Türkiye'yi sarsanların ta kendisidir. Ve işte herkes mi sessiz kaldı peki Kızılay çadır satarken? Hayır, sessiz kalmadılar; halk bu utanca, bu rezalete karşı çıktı fakat siz çadır satanları yargılamak yerine bu rezalete karşı çıkan depremzedeleri adliye koridorlarında süründürerek toplumsal muhalefeti de köreltmeye çalıştınız. Dönemin Kızılay Başkanı çadır sattığı için görevden alındı, yerine dönemin Başkan Yardımcısı getirilerek bu kurumsal rezaletle mücadele edildiği söylendi fakat bunu açıkça söyleyelim: Bizler değişen başkanlara değil, değişen mekanizmalara bakarız. Soruyoruz: Bu başkan değişikliği olduktan sonra neoliberal politikalardan arındı mı Kızılay? Hayır. Nepotizmden ayrıldı mı? Hayır. Kayırmacılığa son verildi mi? Hayır. Formasyona sahip olmayan kişilerin işe alımları durdu mu? Hayır. Nitelikli kadrolara dönük mobbing devam etti mi? Evet. Dolayısıyla bizim için değişen pek bir şey olmadı.

Birileri yüz elli yıllık tarihî mirasın altını oyuyor, içini boşaltıyor, kara gün, afet günü için tutulanları holding iştiraklerine aktarıyor, bir Allah'ın kulu da çıkıp demiyor ki "Ne oluyor? Halkın olana ne oluyor? Halkın olanı kim gasbediyor, kim kaçırıyor? Kim halkın olanı tekrar halka satıyor?" İşte, bu sorunun cevabı bugünkü bütün krizlerin cevabında saklıdır. Kızılayın ise mevcut tablosu budur. Kâr amentüsü ve denetimsizlik birleşince sivil toplum demeye bin şahit isteyen bir şirket ve STK arası tekelleştirilmiş biçimsiz bir yapı ortaya çıkıyor. Kamunun kaynaklarını semirip büyüyen ama devlet denetiminden azade olan bir ara yapı meydana geliyor. Yurttaş bir sorumluluk ve dayanışma gereğiyle kuruma kan bağışlıyor ama Kızılay ne yapıyor? Tıpkı depremde çadır sattıkları gibi "Hastanelere verdiğim kanın parasını nasıl daha çabuk alırım?"ın peşine düşüyor. İşte, kapitalizmin kana işlemesi de tam olarak böyle bir şeydir sayın vekiller.

Önümüzdeki teklif tam olarak bunu düzenliyor. Ne diyor? "Kızılay şirketleri kamu ihale kurumlarından muaf olsun." diyor. Bu da yetmiyor, yurttaşlara ait kişisel verileri kamu denetiminden uzak, holdingleşmiş, partizan bir derneğin kullanımına açıyor. Bu verilerin hangi odaklarla, hangi saiklerle paylaşılacağına dair hiçbir şey söylemiyor. Kuru ekmeğe ihtiyaç duyar hâle getirilmiş yurttaşlar üzerinden bir politik haritalandırma amaçlanıyor. Görülen o ki yoksullukla mücadele etme muradı ne yazık ki mevcut değil. Eğer öyleyse neden devletin merkezî sosyal yardım sistemine bizim belediyelerimizin erişemediğinin sorusunu buraya bırakalım? "Neden bu verileri partizan bir dernekte merkezîleştiriyorsunuz?" sorusunu da ardına ekleyelim? Yine biz cevap verelim çünkü siz, sözde yoksullukla mücadele etmeyi bir köşeye bırakın bunu merkezileştirerek kendi tekelinize almak istiyorsunuz, yoksulluğu yönetmek istiyorsunuz çünkü buradan bir siyasi rant devşirmek istiyorsunuz ama biz ise tamamen yoksullukla mücadele etmek istiyoruz. Siz yok edilmiş yoksulluk istemiyorsunuz, yönetilmiş yoksulluk istiyorsunuz.

Peki, bu teklif başka ne diyor? Bu teklif çok önemli bir şey söylüyor. Bizim için bu teklifin en önemli bam teli niteliğindeki kısmı ise burasıdır. Şöyle diyor: "Hiçbir ayrım gözetmeksizin -yurt içinde ve yurt dışında- ihtiyaç sahibi insanların ihtiyaçlarının giderilmesi, afet ve acil durumlar ile savaş zamanlarında hastalıkların önlenmesi ve sağlık koşullarının iyileştirilmesi, insanların yaşadığı olumsuzlukların ortadan kaldırılması amacıyla..."

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BERİTAN GÜNEŞ ALTIN (Devamla) - Bitiriyorum Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Tamamlayın lütfen.

BERİTAN GÜNEŞ ALTIN (Devamla) - Yurt içinde ve yurt dışında savaş esirleri ve sivillerin tutulduğu yerleri ziyaret etme, koşulları izleme, aile haberleşmesini sağlama, kayıpları araştırma ve insani yardım ulaştırma üzerinden bir aile birleşiminden bahsediyor.

Peki, ben size sormak istiyorum: Bu ülkede onlarca yıl bir çatışma yaşandı ve bu çatışma tarihten, hafızadan, kayıplardan ve hakikatten bahsedilmeden geçilecek mi? Peki, bizler yıllardır yakınlarının bir mezar taşı için her gün meydanlarda olan barış annelerinin, Cumartesi Annelerinin sesini de duyacak mıyız? Bütün kayıpları gerçekten hiçbir ayrım gözetmeksizin arayacak mıyız? Bütün mezarları, Kilyos'taki mezarlıkları... Binlercesi olan ama kimsesiz olarak defnedilenlerin de -kayıplarının- aileleriyle buluşmasını sağlayacak mıyız sorusunu buraya bırakmak istiyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DEM PARTİ sıralarından alkışlar)