| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 5 |
| Birleşim: | 6 |
| Tarih: | 14.10.2026 |
DEM PARTİ GRUBU ADINA ONUR DÜŞÜNMEZ (Hakkâri) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Yalnız 3 arkadaş oturuyor iktidar sıralarında, 3 arkadaşa konuşacağım. Öyle bir konuşmayı da açıkçası içime sindiremiyorum çünkü Kızılay gibi önemli bir kurumun kanununu yapıyoruz ama ciddiyetimiz 3 kişi.
Değerli halkımız, sayın milletvekilleri; önümüze getirilen 9 maddelik Kızılay Kanunu Teklifi'nin yalnızca bir sivil toplum kuruluşunun hukuki statüsünün güncellenmesi olarak değerlendirilmesi eksik ve yanlış olur çünkü bu teklif Kızılayın görev, yetki ve haklarını genişletmekte, kuruma yeni ve ayrıcalıklı bir hukuki alan açmaktadır. Kızılay Kanun Teklifi'yle yalnızca bir derneğin yetkilerini konuşmuyoruz; kamu yararı taşıyan bir kurumun nasıl yönetildiğini, nasıl denetlendiğini, halka karşı ne kadar hesap verdiğini ve Kızılayın ayrıca bugün geldiği noktayı konuşmak zorundayız.
Şimdi, bakıldığında Kızılay Derneği kuruluşundaki bağımsız, tarafsız ve kamu yararına çalışan gönüllülük anlayışından uzaklaştırılmış, iktidarın arka bahçesine, liyakatsiz kadroların istihdam merkezine ve milyarlarca liralık kaynağın kullanıldığı devasa bir ticari yapıya dönüştürülmüştür. Üstelik 2019 yılında "Kızılay Yatırım Holding" adıyla kurulan bir yapı var ve bu yapı üzerinden çadır fabrikalarından maden suyu tesislerine, lojistik şirketlerinden sağlık kuruluşlarına ve gayrimenkul şirketlerine kadar uzanan bir ticari düzen kurulmuş. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bu şirketler ne kadar denetlenmektedir? Büyük yatırımlar ve mülk satışlarına dönük karar verme süreçleri nasıl işletilmektedir? Kamuoyu bunlardan ne kadar haberdardır? Bunlara dair net bir açıklama yapılmazken bir de bu kuruma bu kanunla imtiyazlı zırh verilmeye çalışılmaktadır. Oysa Kızılay 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında faaliyet gösteren, kamu yararına çalışan bir kurumdur. Yani Kızılayın hukuki sınırları bellidir ancak son yıllarda bu sınırların ötesine taşan köklü değişiklikler sivil toplumun bağımsızlığı ve evrensel ilkeleri açısından ciddi bir sorun yaratmıştır. Bakın, kamu yararına çalışan bir kuruma daha fazla ayrıcalık değil, daha fazla denetim gerekir. Kamu yararı statüsünün karşılığı şeffaflık ve halkın parasının hesabını verebilmektir çünkü kamu kaynakları yönetenlerin değil, halkındır. Şimdi, yıllardır var olan bu kurumun önceliğini kamu yararı ve halkın sağlığına vermediğini pratiklerinden görüyoruz. Mevcut uygulamada halkın gönüllü bağışladığı kanları Kızılay test edip hazırladıktan sonra devlet ve üniversite hastanelerine teslim ediyor. Hastaneler de bu kanların taşıma ve test masraflarını devletin belirlediği belli fiyatlar üzerinden Kızılaya ödemekle yükümlü ama Kızılay halkın bağışladığı kanlar üzerinden devlet ve üniversite hastanelerinden alacağı ödeneği alamıyormuş. Neden mi? Çünkü hastanelerin borçları fazla olduğundan Kızılaya olan borçlarını ödeyemez durumda kalıyor ve bu düzenlemeyle Kızılay hastanelerden alacağını doğrudan SGK'nin hastanelere vereceği paralardan alacakmış. Başka bir yaşam için halkın verdiği kan üzerinden hesap yapıldığı yetmiyormuş gibi şimdi alacak derdine düşmüşler. "Hastanenin borcu niye var? Bunu halledelim." diyen var mı? Yok. Hastaların ve hastanelerin kan temini sorununa dair bir çözüm getiriliyor mu? O da yok. Getirilen bu düzenleme de bir çözüm değil, başka sorunların var olması ve hastanelerin daha kötü koşullarla karşı karşıya kalmasına neden olacaktır. Onun için, Kızılayın finansal açıklarını hastanelerin bütçesini kısarak değil, doğrudan genel bütçeden karşılayın. Bu şekil hastanelerin yükü de biraz azalmış olacaktır. Bakın, kan tedariki başta olmak üzere hiçbir sağlık hizmeti kâr amacı güdülmeden sunulması gereken temel bir kamusal haktır. Kızılayın finansal açıkları kamu hastanelerinin sırtından değil, şeffaf, denetlenebilir ve doğrudan merkezi bütçe ödenekleriyle çözülmelidir. Neden mi? Çünkü yaşam ile ölüm arasında kalan insanların yanında olması gereken bir kurumun ticari çıkarlarını ön planda tutması vicdansızlıktır. 6 Şubatta soğukta binlerce insan yaşam mücadelesi verirken "Buradan nasıl kâr ederiz." hırsıyla hareket edildi ve depremzedelere çadır satıldı. Bu halk yapılan bu gözü dönmüşlüğü asla unutmayacaktır. Şimdi, Kızılay depremde, selde, yangında ve tüm afetlerde her kesimin güvendiği ve yanında olması gereken bir kurum olmak zorundadır. Peki, bugün sokağa çıkıp "Kızılay Derneği" denildiğinde insanların aklına ne geliyor? Güven mi, şeffaflık mı yoksa 6 Şubat depremlerinde satılan çadırlar, "huzur hakkı" adı altında verilen maaşlar, derneğe ait taşınmazların komik rakamlara satılması ya da "Verdiğim kan nereye gidiyor?" gibi konular mı? Bu kurumun hesap vermekten uzak ve dokunulmazlık zırhıyla korunduğunu 6 Şubat depremleri de gördük. Daha vahim olanı ise, tüm resmî kurumlara dair olan güvenin zedelendiği bir dönemdeyiz. "Kurumların içi boşaltılmış." diyen sesler ya duymazlıktan geliniyor ya da susturuluyor çünkü gerçeklerle yüzleşmeye bu iktidarın niyeti yok. Şeffaflıktan uzak, denetimsizliğin arttığı ve güvensizlikle anılan kurumların ülkenin geleceğini yok ettiğini ne zaman anlayacaksınız, kurumların tamamen içi boşaltıldığında mı? 6 Şubat depremlerinde yaşananları hafızamızdan silemeyiz. İnsanlar enkaz başında, soğukta ve açıkta çadır beklerken Kızılayın iştiraki Kızılay Çadır ve Tekstil AŞ'nin Ahbap'a 2.050 çadırı 46 milyon lira karşılığında sattığı ortaya çıktı, bu satış dönemin Kızılay Genel Başkanı tarafından da doğrulandı. Barınmanın hayati bir ihtiyaç olduğu, insanların yaşam mücadelesi verdiği bir felaketin ortasında çadırların ticari işlem konusu yapılması toplumun Kızılaya duyduğu güveni ağır biçimde sarstı. Şimdi, soruyoruz: Böyle bir olayın sorumluluğu gerçekten bütün yönleriyle araştırıldı mı? Gerçekleri doğru konuşalım. Kızılay yöneticileri hakkında soruşturma yürütüldü, aralarında dönemin yöneticilerinin de bulunduğu 19 kişi hakkında 29 Aralık 2025'te kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildi. Basına yansıyan bilgilere göre, şüpheli yöneticilerin ifadeleri dahi alınmadı. İnsanların barınma hakkını ilgilendiren böylesine ağır bir olayın bu şekilde kapanması kamu vicdanında yanıtlanması gereken sorunları ortadan kaldırmadı. Şimdi, aynı kurumun görev ve yetkilerini genişletmeyi, yeni ayrıcalıklar tanımayı tartışıyoruz. Peki, geçmişte yaşananların hesabı verilmeden bu yeni yetkilere hangi güvenceyle onay vereceğiz? Ahbap adına deprem sonrasında toplanan bağışların akıbetine ilişkin soruşturma da bu tartışmanın bir başka boyutunu gösteriyor. 2026 yılında bağışların şüpheli kişilerin hesaplarına aktarılması iddiaları ve para hareketleri üzerinden yürütülen soruşturma genişledi, onlarca kişi tutuklandı ancak ortada tartışmasız bir ilke var: Depremzedeler için halkın kendi cebinden gönderdiği her kuruşun, yapılan her yardımın ve satın alınan her malzemenin hesabı açıkça verilmelidir. İnsanlar en ağır günlerinde dayanışma göstermek için bağış yaparken bu kaynakların akıbetini öğrenmek de en doğal haklarıdır. Buradan açıkça soruyoruz: 6 Şubat depremlerinde çadır satanlara dair neden etkin bir soruşturma ve gereği yapılmadı? Bu derneğe bağlı şirketlere neden hesap sorulmadı? Sorulduysa çıkın açıklayın. Yaşam mücadelesi veren halka çadır satılmasına karşı önlem alınmazken şimdi ise Kızılayın olağanüstü durumlarda yetkilerinin artırılması isteniyor. Yetkisi olanların yaptıkları ortada. Yetkileri artırmak kolaysa hesap sormak niye zor? Çadırın hesabı sorulmadan fatura yine halka kesiliyor. Kriz üstüne kriz yaşayan yine yoksul halk, sizler değil. Yetki artacaksa denetim nasıl yapılacak, hesabı kim soracak? Kaynakların nereye harcandığını halk nasıl bilecek? Hesap vermeyen bir kuruma sınırsız yetki vermek denetimsizliği daha da büyütmektedir.
Sayın vekiller, bu teklif sıradan bir düzenleme değildir. Bu teklif, anayasal haklar, sivil toplumun özerkliği, kamu maliyesinin şeffaflığı ve kişisel verilerin korunması açısından ciddi sorunlar barındırmaktadır. Kamu yararı adına yapılan her düzenlemede şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokratik denetim esas olmalıdır ancak kamu yararı bırakmayan bu iktidar, depremde çadır satılmasına, fakir fukaranın paralarının fonlanıp çalınmasına da göz yumuyor.
Bu nedenle, kamu yararını korumayan, denetimi zayıflatan bu teklife "Hayır." diyoruz.
Teşekkür ederim. (DEM PARTİ ve Yeni Parti sıralarından alkışlar)