GENEL KURUL KONUŞMASI
Konu:
Yasama Yılı:5
Birleşim:6
Tarih:14.10.2026

İYİ PARTİ GRUBU ADINA HÜSMEN KIRKPINAR (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Kızılay Kanun Teklifi'nin geneli üzerine İYİ Parti Grubumuz adına söz almış bulunmaktayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Kızılay, bu milletin yüz elli sekiz yıllık vicdanıdır. Balkan Harbi'nde, Çanakkale'de Sakarya'da, yaralı askerin başucunda Hilal-i Ahmer vardı. Onun için, bugün, burada, bir derneğin mevzuatını değil, milletin emanetini konuşuyoruz.

Değerli milletvekilleri, Kızılaya müstakil bir kanun yapılmasını olumlu buluyoruz. Bu düzenleme bir torba kanunun arasına sıkıştırmadı, olması gereken de buydu. Komisyon öncesinde istişare yolu açıldı. Her ne kadar sonuç çıkmasa da bunu da çok kıymetli buluyoruz. Komisyonda 4 önerge kabul edildi, itirazlarımızın çok az bir kısmı da karşılık buldu. Başından söyleyeyim: Biz Kızılaya değil, Kızılayı denetimsizliğe mahkûm eden anlayışa itiraz ediyoruz çünkü afette, savaşta ilk aranan, kamu adına iş gören bu kurumun en büyük sermayesi kasasındaki para değil, Türk milletinin ona duyduğu güvendir. Bu teklif Kızılaya yetki veriyor, muafiyet veriyor, imtiyaz veriyor. Peki, ne vermiyor? Denetim vermiyor, şeffaflık vermiyor, hesap verme yükümlülüğü vermiyor. Konuşmamda bu eksiklikleri tek tek anlatacağım.

Önce usuldeki iki eksikten başlayayım. İlki, teklif, İçişleri Komisyonunun yanında iki komisyona daha havale edildi: Biri Plan ve Bütçe Komisyonu, öbürü Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu; ikisinde de tek bir görüşme yapılmadı. Düşünün, içinde ihale muafiyeti var, bütçeciler bakmadı; içinde kan hizmeti var, Sosyal Güvenlik Kurumunun yapacağı ödeme var, Sağlıkçılar, sosyal güvenlikçiler bakmadı. Bu Meclisin komisyonları göstermelik değil. Havale edip toplayamayacaksınız neden havale ediyorsunuz? İkincisi de şudur: Bu kanun teklifi görüşülürken Kızılayla omuz omuza çalışan gönüllü kuruluşlar davet edilmeliydi, sahada emek veren dernekler, vakıflar dinlenmeliydi. Hekiminden mühendisine, işin ehli meslek mensuplarının temsilcilerine söz verilmeliydi.

Değerli milletvekilleri, güvenden bahsettim, oradan devam edeyim. Vatandaş kolunu sıvayıp kanını veriyorsa, cebindeki üç kuruşu bağışlıyorsa yerine ulaşır diye inandığı için veriyor. Üzülerek söylüyorum, o inanç sarsılmıştır. Peki, buraya nasıl gelindi? Önemli sebeplerden biri, liyakatsizliktir. Bu iktidar döneminde nice köklü kurum yıpratıldı, Kızılay da onlardan biri oldu. İş, bilene emanet edilmedi. Kurumu yıpratan ne gönüllüsü oldu ne de kan veren vatandaşı; Kızılay yukarıdan yıpratıldı. Bize deniliyor ki: "Kızılaya bütçeden doğrudan para gitmiyor." Siz neyin hesabını soruyorsunuz? Bir şey var atladığınız: Bağış kutusuna atılan para da kan torbasına dolan kan da bu milletin emanetidir. Milletin emaneti devletin kasasındaki para kadar hesap ister. Bugünkü mevzuat Kızılayın hesaplarına Sayıştayın doğrudan bakmasına izin vermiyor. Biliyoruz ki asıl boşluk da buradadır. Adına ne derseniz deyin, Kızılayın gelirini, giderini milletin gözünün önüne sereceksiniz, milletin içini rahat ettirecek bir denetim bu kanun içinde yer almalıydı. Denetim olmayınca ne olduğunu uzakta aramaya gerek yok, fon krizinde yaşananlar ortada. Kanun, görevdeki insanın niyetine göre yazılmaz. Kişiler gelir geçer, kanun kalır.

Değerli milletvekilleri, Kızılay milletin gözünde hiçbir gün 6 Şubat 2023'teki kadar küçülmedi. Kızılayın elinde çadır vardı, yapılacak iş belliydi. O çadırlar hemen yola çıkacak, tek kuruş alınmadan depremzedenin başına kurulacaktı. Öyle olmadı, depremin üçüncü gününde, işin en acı anında 2.050 çadır Ahbap Derneğine satıldı, bedeli 46 milyon lira. Bunu dönemin Kızılay Başkanı kendi ağzıyla ifade etmiştir. Sonra bu satışa gerekçe arandı, mevzuat gösterildi, usul gösterildi.

Değerli arkadaşlar, bazı işler vardır ki kitabına uydurulsa da vicdana sığmaz. Burada AFAD'ı da ayrı tutalım, afetin koordinasyonu AFAD'ın işidir. Kızılayın deposunda kaç çadır var, nerede duruyor, nereye gidecek? Bunu ilk saatten itibaren bilmek, toplamak ve sevk etmek AFAD'ın göreviydi. O çadırlar satılabildiyse koordinasyon masası da görevini yapmamıştır. Sormamak elde değil, önümüzdeki 9 maddenin hangisi yarın bir afette çadırın yine satılmayacağı teminatını veriyor? Hangi madde o gün yaşananı bir daha yaşatmayacak zihniyet değişikliğini gösteriyor? Biz aradık, bulamadık.

Değerli milletvekilleri, burada bir parantez açmak isterim, bir buçuk asırlık Kızılay elbette tek bir çadır satışına sığdırılamaz. O gün yeleğini giyip enkaza koşan gönüllünün, gece gündüz çalışan görevlinin alın teri bu tartışmaların dışındadır. Kusur zaten onların da değildir. Peki, neden hatırlatıyorum? Çünkü asrın felaketinde Kızılay maalesef sınıfta kaldı. Gönüllülükle, dayanışmayla, açıklıkla ayakta kalması gereken bir yardım kurumu olmaktan çıkıp bir holdinge, bir ticari işletmeye dönüştü. Şirket gibi düşünmeye başladı, çadır satan da bu düşüncedeydi. Size bir tarih vereceğim, 9 Şubat 2023, depremden üç gün sonra; o gün Kızılay portföyü şirketin Kamuyu Aydınlatma Platformu'na bir bildirim yapıyor, şirketin girişim sermayesi, yatırım fonunun ihraç belgesi değiştiriliyor. Belgede şöyle bir hüküm var: "Fon altına, diğer kıymetli madenlere, diğer kıymetli emtialara yatırım yapamaz." İşte o hüküm metinden çıkarılıyor. Bir hayır kurumunun girişim sermayesi fonuyla, gayrimenkul fonuyla ne işi olduğunu sormayacak mıyım? Ben başka bir şey daha soruyorum: O gün o binada masaya önce hangi dosya konuldu? Deprem dosyası mı, fon dosyası mı? Millet çadır beklerken altın yatırımının önünü açmakla uğraşan bir yapıya "dernek" demek zordur, buna "şirket aklı" denir. Aynı dönemde kurumda koltuklar yakınlara dağıtıldı, liyakat kapıdan çıktı, hısım akraba içeri girdi. Bu kadar rahat davranılmasının bir sebebi var, yapanın yanına kâr kalacağı inancı, yargı siyasetin gölgesinde kaldıkça bu inanç güçleniyor. Geçmişten değil günümüzden bir örnek daha vereceğim: Kızılay Genel Başkanı bir kadındır, bu ülkede kadın tarlada çalışır, fabrikada, hastanede çalışır, bu Mecliste de çalışır. Kızılayın bir İl Şube Başkanı, kadının çalışmasını, emeğini, kamusal alandaki varlığını hedef alan paylaşımlar yaptı, gizli saklı yapmadı, herkesin gözünün önünde yaptı, tepki gelince yanlışlıkla yaptığını söyledi. Genel merkez bir özür açıklaması ve inceleme sözüyle yetindi. O kişi ancak üç ay sonra tepkiler dinmeyince görevden uzaklaştırıldı.

Değerli milletvekilleri, konuştuk, liyakati konuştuk, denetimi konuştuk. Peki, önümüzdeki metin bu dertlerin hangisine çare oluyor? Önce bütününe bakalım, sonra 3 maddesi üzerinde ayrıca duracağım. Bugüne kadar Kızılayın kendine ait bir kanunu yoktu, işleri Türk Medeni Kanunu ve Dernekler Kanunu olarak 2 kanuna göre yürüyordu. Önümüzdeki teklif ise Kızılaya ilk kez müstakil bir kanun getiriyor. Teklif 9 maddeden oluşuyor: 1'inci madde amacı ve kapsamı belirliyor; 2'nci madde metninde geçen terimleri tanımlıyor; 3'üncü, 4'üncü, 5'inci maddelere birazdan ayrıntısıyla gireceğim, şimdilik geçiyorum. Bu kanun teklifinde hüküm bulunmayan hâllerde yine Türk Medeni Kanunu ile Dernekler Kanunu'nun ayrı uygulanacağı söyleniyor. 7'nci maddede, afet ve çatışma bölgesinde canını ortaya koyan Kızılay personeline nakdî tazminat ödenmesi ve aylık bağlanması getiriliyor; bunu destekliyoruz, hatta geç bile kalındı diyebiliriz. Aynı madde, Kızılayın il ve ilçe şube başkanlarını sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının mütevelli heyetlerine üye yapıyor. Bu metinde en çok tartıştığımız nokta şudur: Okuyan, Kızılayın ne olduğunu çıkaramıyor; bir madde dernek, bir başkasında kamu kurumu, bir yerde gönüllülerin kuruluşu, bir başka yerde şirketleriyle ticaret yapan bir yapı. Özel hukuka tabi kalacak ama kamu kurumlarına tanınan yetkileri, ayrıcalıkları kullanacak. Yetkiyi kamu kurumu gibi alıp hesabı dernek gibi vermek olmaz.

İlk itirazımız 3'üncü maddeye. Bu madde Kızılayın görev ve yetkilerini sayıyor. Önce olumlu olanı söyleyeyim; ilk metinde Kızılayın vatandaşa ait verilere erişimi geniş tutulmuştu, itiraz üzerine Komisyonda kabul edilen önergeyle bu erişim Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'na bağlandı. Doğru olan yapıldı ama aynı maddede iki mesele daha hâlâ duruyor. Biri şu: Kızılaya esir değişiminde ve aile birleşiminde aracılık yetkisi veriliyor. Esir değişimi, devletin güvenliğine ve dış siyasetine dokunan bir iştir. Bu yetki hangi ihtiyaçtan doğdu? Sınırı nerede başlar, nerede biter? Yarın bir aksilik çıkarsa sorumlusu kim olacak? Bu yetkinin faydası bize göre tartışmalıdır, cevabını kürsüden duymak isteriz. Ötesi şu: (7)'nci fıkra, başka ülkelerin Kızılay ve Kızılhaç cemiyetlerinden Türkiye'ye gelecek ayni ve nakdî yardım almak da kullanmak da Kızılaya aittir. Tek yetkili kuruluş sayıyor, "tek" kelimesi kanunda ağır bir kelimedir. Büyük bir afette dışarıdan uzanan el bazen AFAD'a uzanır, bazen başka bir kamu kurumuna siz "Tek yetkili." derseniz yarın o yardımın önüne kendi elinizle kanunundan bir engel koymuş olursunuz. Afet günü yetki tartışması olmaz, bu ifade değişmelidir. Teklifin en sakıncalı maddesi bence 4'üncü maddedir. Kızılaya hakları ve muafiyetleri tanıyor, 4 noktasına itirazımız var. İlki, ihale muafiyeti. Komisyonda eleştirilerimiz üzerine bir daraltma yapıldı, muafiyet Kızılayın yarıdan fazla hissesine sahip olduğu şirketlerle sınırlandı; güzel. Peki, o şirketin kalan yüzde 49'u kimin olacak? Bir örnekle anlatayım isterseniz: Çadır üreten bir şirketi düşünün, yüzde 51'i Kızılayın, yüzde 49'u bir iş adamının. Devlet çadır alacak, normalde ihale açar, firmalar yarışır, en uygun teklif kazanır. Bu kanunla ihaleye gerek kalmıyor, devlet doğrudan o şirketten alabiliyor. Şirket bu işten 10 milyon lira kâr etsin, yaklaşık 5 milyonu o iş adamına gider. Hiçbir ihaleye girmeden, kimseyle yarışmadan, öbür üreticiler teklif bile veremeden bu kolaylık Kızılaya bir hayır kurumu olduğu için tanınıyor. O ortak ise hayır kurumu değil, tüccardır; o neden yararlansın? Sebebi ne? Bugün "Böyle bir ortak yok." denenebilir ama kanun bu kapıyı açık bırakıyor. Biz bu ihtimali görmezden gelemeyiz. Bir de metinde "Afetlere hazırlık." diye bir ibare var. Afet anında acele vardır, bunu anlarım. Hazırlıkta ne acele var? Hazırlık dediğiniz iş planla, programla, ihaleyle yapılır. Kaldı ki acil hâller için Kamu İhale Kanunu'nun kendi yolu zaten vardır; 21'inci madde pazarlık usulü, 22'nci madde doğrudan temin orada duruyor. Bu yollar yetmiyor mu diye bakılmadan doğrudan muafiyete gidilmesi keyfîliğe kapılar açar arkadaşlar.

İkincisi, bedelsiz devir. Kamu kurumları elindeyken makineyi, teçhizatı, gereci Kızılaya bedelsiz devredebilecek. Oysa aynı fıkra o malların Kızılaya tahsis edilmesine zaten imkân tanıyor. Tahsis varken devir niye, niçin? Farkını söyleyeyim: Tahsis edilen mal devletin malı olarak kalır, devredilen mal Kızılayın olur, Kızılay onu satabilir. Çadırın satıldığını gördükten sonra bu kapıyı açık bırakmak hiç de akıl kârı değildir.

Üçüncüsü, veri. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığındaki sosyal yardım verileri Kızılayla paylaşılabilecek. Gerekçe olarak "mükerrer yardımı önlemek, daha çok kişiye ulaşmak" deniyor. Bu, kulağa hoş geliyor ama ucu açık. Hangi verinin ne kadarının, kimin eline geçeceği belli değil. Kimin yoksul olduğunu, kimin yardım aldığını gösteren liste yanlış ele geçerse onun adı "fişleme"dir. Yoksulun listesinin kimsenin elinde koz olması doğru değildir. Bu fıkra, bu belirsizlikle geçmemelidir.

Dördüncüsü, kan. Hastanelere verilen kan bileşenlerinin bedelini bundan sonra Sosyal Güvenlik Kurumu ödeyecek. Bu millet yıllardır "Kızılay kan satıyor." sözünü duyuyor. Siz bu maddeyi vatandaşa açık açık anlatamazsınız. O söz yarın daha yüksek bir sesle söylenir, karşılıksız verdiği kanın parayla el değiştirdiğini düşünen vatandaş bir daha kolunu uzatmaz, sıvamaz. Bu hüküm kimsenin aklında soru bırakmayacak şekilde açıklıkla yazılmalı ve millete öyle anlatılmalıdır.

Bu 4 hükmü yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo da şudur: Kamunun parasıyla, kamunun malıyla büyüyen ama kamunun denetimine girmeyen bir yapı. Rakibi ihaleye girerken kendisi ihalesiz satan, alacağını devlet eliyle kaynağından tahsil eden bir yapı, bir yardım derneğini kanunun koruduğu ve piyasada kimsenin yarışamayacağı tek satıcıya çevirirsiniz, bu millete iyilik etmiş olmazsınız.

5'inci maddeye göre Kızılayın kuruluşu ve işleyişini belirleyen tüzük Cumhurbaşkanının onayına tabi olacak. Küçük bir usul hükmü gibi duruyor ama değil Kızılayın dünyaca bilinen ilkeleri vardır, önemli ikisi bağımsızlık ve tarafsızlıktır. Kızılay görevlisini savaşın, çatışmanın ortasına girdiğinde onu koruyan silah değildir, üstündeki ihlaldir. Karşısındaki taraf bu insan hiçbir Hükûmetin adamı değil diye bildiği için ona dokunmaz. Kurumun anayasası sayılan tüzüğünü siyasetin en üst makamının onayına bağlarsanız, üzerine siyasetin gölgesini düşürürseniz, içeride vatandaşa Kızılay kimin diye sordurursanız, dışarıda yardım ortaklarına bu kurum bağımsız mı, yoksa iktidarın bir uzantısı mı diye sordurursunuz. O makamda kim oturursa otursun aynı şeyi söyleriz, Kızılay hiçbir iktidarın olmamalıdır ki her vatandaşın olabilsin. Bu hüküm metinden çıkarılmalıdır.

Değerli milletvekilleri, sözlerimi toparlıyorum. Sözümün başında sormuştum "Bu teklif Kızılaya ne vermiyor?" diye, cevabını madde madde anlattım: Kızılayın bugün en çok muhtaç olduğu şey itibardır, itibar da Resmî Gazete'de yayımlanmaz; işi ehline teslim ederek, yanlış yapanı korumayarak kazanılır. (İYİ Parti sıralarından alkışlar) Kızılayın ihtiyacı yeni bir mevzuat değil, yeni bir zihniyettir. Bu teklifte o zihniyeti göremedik, bu hâliyle samimi bulmuyoruz.

Kızılayın yeniden milletin Kızılayı olması dileğiyle, bu uyarılarımızı Türk milletinin huzurunda kayda geçiriyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (İYİ Parti ve CHP sıralarından alkışlar)