| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 121 |
| Tarih: | 06.08.2026 |
SEVDA ERDAN KILIÇ (İzmir) - Teşekkür ediyorum Başkanım.
Konuşmama bundan tam bir yıl önce Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışanı, bu Meclis çatısı altında birlikte çalıştığımız Saliha Aktaş'ı anarak başlamak istiyorum. 6 Ağustos 2025 tarihinde aramızdan ayrılmıştı, boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından bıçaklanmıştı; burada o dönem onun için yürüyüşler yapılmıştı, basın toplantıları, basın açıklamaları yapılmıştı. Saliha'nın elinde devletin verdiği bir koruma kararı vardı fakat yanında o kararı gerçekten bir güvenceye dönüştürecek etkili bir koruma mekanizması yoktu. Kâğıt üzerinde "Uzak dur." denilmişti ama Saliha'nın yaşamı ile fail arasına yeterince güçlü bir kamu iradesi de konulamamıştı. Ne yazık ki aradan geçen bir yılda değişen bir şey olmadı. Değişen tek şey, sadece kaybettiğimiz kadınların sayısı oldu. 2026 yılının ilk altı ayında yüzde 150 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 151 kadın ise şüpheli biçimde ölü bulundu. Bir kadın ayrılmak istediği için öldürülüyorsa orada yalnızca bireysel bir suç değil, kadınların özgür iradesine yönelmiş sistematik bir şiddet vardır. Kadın cinayetleri artık bu ülkede bir anlık öfkenin, bir aile meselesinin ya da bir tartışmanın sonucu değil; kadın cinayetleri, tehditlerin küçümsenmesinin, koruma kararlarının etkili bir şekilde uygulanmamasının ve şiddetin önlenmesinde geç kalınmasının sonucudur. İşte, tam da bu nedenle İstanbul Sözleşmesi çok anlamlıdır ve çok yaşamsaldır çünkü sözleşme, şiddet ortaya çıktıktan sonra değil riski önceden görmeyi, kadını etkin biçimde korumayı ve bütün kamu kurumlarına açık bir sorumluluk yüklemeyi öngörmektedir. O yüzden İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması kadınların yaşam hakkını koruyan bütüncül bir güvenceden vazgeçilmesi anlamına gelmiştir, bir an önce bu yanlış karardan dönülmesi gerekmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz İstanbul Sözleşmesi'ni her yerde anlatmaya, savunmaya ve bir an önce de bu yanlıştan dönülmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Çalışma arkadaşımız Saliha Akkaş'ı sevgiyle ve özlemle anıyorum tüm Meclis adına. Saliha'nın ardından bize düşen sadece, yalnızca yas tutmak değildir; bize düşen, hiçbir uzaklaştırma kararının bir kâğıt parçası olarak kalmadığı, hiçbir kadının yardım çağrısının cevapsız bırakılmadığı ve hiçbir kadının ayrılma kararının ölüm cezasına dönüşmediği bir ülkeyi birlikte kurmaktır diyorum.
Sayın Başkanım, bir diğer konu: Roman yurttaşlarımıza sözüm vardı, geçtiğimiz 2 Ağustos Roman yurttaşlarımızın anma günüydü, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarının birinin yıl dönümüydü. Nazi rejimi tarafından yüz binlerce Roman yalnızca kimliği nedeniyle sistematik olarak katledildi ama acı olan şudur: Biz Roman yurttaşlarımızı 2 Ağustosta anıyoruz, 8 Nisanda kutluyoruz, geriye kalan üç yüz altmış beş gün ise sorunlarını görmezden geliyoruz. Her yıl aynı cümleleri kuruyoruz bu kürsülerde. Bakın, "eşitlik" diyoruz, "kardeşlik" diyoruz, "birlik" diyoruz; peki, ne değişiyor? Hiçbir şey. Roman mahallelerindeki yoksulluk değişmiyor, çocukların eğitimden kopuşu değişmiyor, işsizlik değişmiyor, barınma sorunları değişmiyor, ayrımcılık hiç değişmiyor çünkü iş, çözüm üretmeye gelince vicdanlar konuşmuyor, makamlar konuşuyor, sorumluluk almaya gelince de herkes koltuğunun arkasına saklanıyor. Roman yurttaşlarımızın ihtiyacı yılda iki gün hatırlanmak değil, yılın üç yüz altmış beş günü eşit yurttaş olarak yaşamak, nitelikli eğitime, insanca işe, güvenli konuta ve ayrımcılıktan uzak bir hayata erişebilmektir. Bu yüce Mecliste Roman yurttaşlarımızın bugün yaşadığı eşitsizlikleri sona erdirme iradesini hep beraber ortaya koymamız gerekiyor çünkü gerçek anma, gerçek kutlama bir-iki fiyakalı sözle olmaz; gerçek anma sorunları görünür kılma ve onları çözmekle olur diyorum. Buradan da tüm Roman yurttaşlarımızı anma günü vesilesiyle selamlamış olayım.
Sayın Başkan, dün akşam biz burada Çocuk Koruma Kanunu'na başladık, geneli üzerinde de konuştuk, bugün de büyük bir ihtimalle devam edeceğiz. Ama biz bunu, bu kanunu burada tartışırken İzmir Karabağlar'da iki grup arasında, çocuklar arasında çıkan kavgada 15 yaşındaki bir evladımız bıçaklanarak hayatını kaybetti. Henüz adını tüm Türkiye bile bilmiyor ama bir evde onun yatağı bu sabah boş kaldı. Bir anne daha çocuğun kapısından girmesini bekledi, bir baba hayatı boyunca taşıyacağı bir acıyla baş başa kaldı. Adı Mehmet'di kaybettiğimiz çocuğumuzun. O yüzden, aslında dünden beri de konuşuyoruz, çocuklarımızı hayattayken koruyamıyor, öldürdükten sonra da onlar adına yeni yeni cezalar yazıyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Buyurun devam edin.
SEVDA ERDAN KILIÇ (İzmir) - Teşekkür ederim Başkanım.
Ahmet Minguzzi'yi, Atlas Çağlayan'ı, İkbal Uzuner'i, Ayşenur Halil'i, Hakan Çakır'ı ve şiddetin aramızdan kopardığı bütün evlatlarımızı rahmetle anıyorum. Her birinin adı sadece bir soruşturma dosyasının kapağında kalmamalıdır. Her biri bize aynı soruyu soruyor: "Biz öldürülmeden önce bu devlet neredeydi?" diyorlar. Bir ülkede aileler çocuklarının geliş saatini değil de hayatta olup olmadığını merak ediyorsa orada sadece bir asayiş sorunu yoktur; orada çocukları koruması gereken kamu düzeni ağır biçimde yara almış demektir. Suç örgütleri artık yalnızca sokaklarda da değil; sosyal medyadalar, kendilerine vitrin kurmuşlar; silahlar, lüks arabalar, tehdit videoları, kolay para ve sahte bir suç gösterisi var. Şiddet sanki bir cesaret gibi sunuluyor maalesef. İşte, burada da çocuklara neden yoksulluk -hedef, kolay para; araç, sosyal medya üzerinden parlatılan çeteler, uyuşturucu ağları ve suç örgütleri- var? Sonuç ise suçla tanışmış küçücük çocuklar, toprağa verilen evlatlar ve maalesef dağılan aileler var. Peki, iktidar ne yapıyor? Çocuklar okuldan koparken ortada yok, madde bağımlılığına sürüklenirken iktidar ortada yok, aile yardım isterken yok, mahallelerde çeteler büyürken yok ama olay yeri şeridi çekilince, kameralar açılınca, toplum ayağa kalkınca birden iktidarın sorumlulukları aklına geliyor. Ardından yine aynı reçete geliyor: Daha ağır ceza, daha uzun hapis, daha yüksek duvarlar. İktidar suçun köküne değil, maalesef yankısına müdahale ediyor, olduktan sonra.
Yaş küçüklüğü... Değerli milletvekilleri, yaş küçüklüğü bir lütuf değildir, hepimiz biliyoruz, af da değildir, cezasızlık hiç değildir. Çocuğun zihinsel, ruhsal ve sosyal gelişiminin henüz tamamlanmamış olmasının bir hukuki sonucudur. Siz bu güvenceleri kaldırıp çocuğu yetişkin ceza sistemine yaklaştırdığınızda yalnızca cezayı artırmış olmuyorsunuz; devletin kendi sorumluluğunu da bir oranda aslında küçültmüş oluyorsunuz. Biz mağdurun acısını görmezden asla gelmiyoruz tam tersine, kaybettiğimiz çocukların ailelerinin adalet talebini de sonuna kadar savunuyoruz bu yasa geçerken de.
Sosyal medyada suç propagandasını önlemeden, okulu terk eden çocuğu geri kazanmadan, mahallede sosyal hizmeti güçlendirmeden, aileyi yoksullukla baş başa bırakmadan ve uyuşturucu ağlarını çökertmeden yalnızca ceza miktarını artırmak evlerdeki ve ülkedeki bu yangını asla söndürmez Sayın Başkanım. Çocuk adaletinde başarı kaç çocuğun daha uzun süre cezaevinde kaldığıyla ölçülmez? Kaç çocuğun okula döndüğüyle kaç çocuğun çetelerin elinden kurtarıldığıyla kaç ailenin yeniden ayağa kaldırıldığıyla ve kaç çocuğun bir daha adli sistemle karşılaşmadığıyla ölçülür.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Tamamlayın, buyurun.
SEVDA ERDAN KILIÇ (İzmir) - Teşekkür ediyorum Başkanım.
Ahmet'in, Atlas'ın, İkbal'in, Ayşenur'un, Hakan'ın, dün gece Karabağlar'da kaybettiğimiz 15 yaşındaki Mehmet'in ve şiddet tarafından bizden alınan bütün çocukların hatırası bize şunu söylüyor: Daha çok duvar değil, daha erken koruma daha çok gösteri değil, daha etkin kamu görevi yalnızca daha ağır ceza değil, gerçek ve bütünlüklü bir adalet. Çocukları koruyamayan bir devlet, güçlü bir devlet değildir sayın milletvekilleri, sadece geç kalmıştır diyorum, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)