| Konu: | |
| Yasama Yılı: | 4 |
| Birleşim: | 120 |
| Tarih: | 05.08.2026 |
YENİ PARTİ GRUBU ADINA İSMAİL ATAKAN ÜNVER (Karaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; teklifle ilgili genel olarak şu söylenebilir: Çocuk adaleti genel ceza adaleti sistemi içinde yalnızca yaş küçüklüğüne bağlı bazı indirimlerin uygulandığı talihi bir alan değildir; çocukların gelişimsel özelliklerini, hak öznesi olma durumlarını, korunma ihtiyaçlarını ve toplumsal yaşama yeniden katılmalarını esas alan bağımsız bir hukuk dalıdır. Bu nedenle, teklif hükümlerinin değerlendirilmesinde yalnızca isnat edilen fiilin niteliği veya toplumda yarattığı tepki değil, çocuk adalet sisteminin çocuğun üstün yararı, sosyal devletin pozitif yükümlülükleri, ölçülülük, yeniden topluma kazandırma ilkeleri bir bütün olarak esas alınmalıydı. Bu yöntem uygulanmamış, teklif eksik kalmış, Komisyondaki olumlu katkılarımız da dikkate alınmamıştır.
Hukuksuzluklarını "adalet yüzyılı" sloganıyla kapatmaya çalışan AKP ülkede temel hak ve özgürlükler açısından hiç sorun yokmuş gibi davranıyor, herkes de öyle yapsın istiyor ama AKP'nin rahatlığında olmak mümkün değil çünkü AKP iktidarının hukuksuzlukları milletin canını yakmaya devam ediyor. AKP Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmamasını sorun olarak görmüyor, aylarca iddianamesi yazılmamış tutukluları görmezden geliyor. Tedbir olan tutukluluğun cezaya dönüştürüldüğü, baskı aracı olarak kullanılıp etkin pişmanlık adı altında kişilerin iftiraya zorlandığı bir yargısal işleyişle adaletten bahsetmek mümkün değildir. Maalesef, son zamanlarda özellikle görüyoruz ki bu, sadece tek tük karşılaşılan bir yargı pratiği olmaktan öte yargının bir sistematiği hâline dönüşmüş durumdadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyası ibretliktir mesela. 16 milyonluk bir şehrin Belediye Başkanını tutukluyorsun ama iddianamesini dokuz ay sonra yazıyorsun ve ancak bir yıl sonra mahkeme önüne çıkarıyorsun, mahkemede de savunma yapmasına bile fırsat tanımıyorsun. Hangi adalet yüzyılı? Adalet Bakanı savcıyken Türkiye başsavcısı gibi davranıyordu, başsavcılığının yetki alanı dışındaki olayları dahi soruşturma konusu ediyordu, Türkiye'nin her yerindeki kişiler hakkında gözaltı kararı ve arkasından da tutuklama talepleriyle soruşturmaları yönetiyordu. Şimdi ise Adalet başsavcısı gibi davranıyor; dosya takip ediyor, delil inceliyor, kameralar karşısına çıkıyor, mahkemece verilen butlan kararını savunuyor. Hukukçu olanlar bilir ki savcılık nosyonuyla Adalet Bakanlığı yapılmaz. Maalesef, ülkemizdeki soruşturma pratiğinde savcıların şüpheli lehine delilleri toplamak ve toplanan delilleri şüpheli lehine yorumlamak alışkanlığı pek yoktur. Savcı iddianameyi düzenler "Mahkeme değerlendirsin." der. Hatta öyle ki yargılama aşamasında ortaya çıkan çok açık durumlarda bile aynı düşünceyle iddianamenin dışına çıkmadan mütalaa verir. İşte, bunu nosyonla hep suç arayan, suçlu kovalayan, iddiada bulunmak için şüpheyi yeterli gören, iddianın sübut bulması ihtiyacı dahi hissetmeyen bir anlayışla Adalet Bakanlığı yapılamaz. Anayasa Mahkemesi kararına uymayan Adalet Bakanı olabilir mi? Olmaz ama AKP'nin adaletsizlik yüzyılında olur. Mevcut Bakan yerel mahkemede kürsü hâkimiyken Anayasa Mahkemesinin verdiği hak ihlali kararına uymamıştır. Şimdi, Bakanlık koltuğunda ülkeye adalet dağıtılmasına aracı olacak. Vah bu ülkenin hâline vah adalet bekleyenlerin hâline! AKP Genel Başkanının Cumhurbaşkanlığına heveslenenlerin telef olacağı yönündeki açıklaması ile "Bu ülke yargı ülkesidir." açıklamasını hatırlayarak şu tespiti yapmaktan çekinmeyelim: Bugün Türkiye'de bürokratik yargısal vesayet kurulmuştur. Vesayetçi yargı ana muhalefet partisinin seçilmiş yönetimine müdahale ederek, Cumhurbaşkanı adayını tutuklayarak mıntıka temizliğine soyunuyor. Bu yargı tavukçulara kayyum atayarak enflasyonla mücadele edilebileceğini sanıyor, trajikomik! Hukuk devletinde bunlar olabilir mi? Elbette olmaz ancak yargı devletinde olur.
Bugün demokrasimiz en büyük krizlerinden birinin içerisinde, serbest seçimlerin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Halkın desteğini kazanmaktan, rıza üretmekten vazgeçmiş, bu yolda artık umudunu da yitirmiş olan iktidar ve bileşenlerinin ancak muhalefetin yok edildiği bir otoriter rejimle iktidarda kalabileceğini düşünüyor olması en önemli açmazıdır. Bugünkü mücadele demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşamak isteyen milyonlar ile baskıcı, tahakkümcü, bir otoriter rejim kurmak isteyen muhteris azınlık arasındaki mücadeledir. Yargının ana muhalefet partisinin yönetimine müdahale kararıyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının demokrasi ve hukuk dışı bir rejime doğru yürüyüşü yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu rejimin temeli muhalefet partilerinin etkisizliğine dayanmaktadır. Bu yeni aşamada muhalefet partilerinin seçim kazanma umutları olmayacak, varsa da yok edilecektir. Hepimiz eski dönem alışkanlıklarımızdan, temel hak ve özgürlüklerden, hukuk devletinden bahsediyoruz ama bu dönemde maalesef bunların hiçbir geçerliliği yoktur. Adalet ve Kalkınma Partisi bunların hepsini yok saymaktadır. Mutlak butlan kararı ve Anayasa Mahkemesi ile AİHM kararlarına uyulmaması dâhil son dönemdeki yargısal uygulamalar bağımsız yargı kararı değildir. Her biri, ne olursa olsun, koltuğu korumayı hedefleyen saray projesinin bir parçasıdır. Türkiye'de kurulmakta olan bu rejimin en önemli özelliklerinden biri de vicdansızlığıdır. Bu anlamda zaman zaman iktidara yapılan vicdanlı olma çağrısının da bir anlamı yoktur. Otoriter rejimler sadece muhalefetin ve halkın itiraz etmediği ve itaat ettiği bir yönetim kurmaz; aynı zamanda, insanın değersiz olduğu, halkın temel ihtiyaçlarının, barınma, gıda, eğitim gibi ihtiyaçlarının görmezden gelindiği vicdansız bir yönetim inşa eder yoksa emeklilere düne kadar 20 bin lira, bugün 23.550 lira verilerek "Bir ay geçinin." denilebilir mi? Bu, vicdansızlığın bir tezahürüdür. Vicdan olsa yoksulluk sınırı altındaki bir maaşla memura yaşa denilebilir mi? Asgari ücret açlık sınırının altında bırakılabilir mi? Şu veya bu sebeple meydanlarda hak arayan vatandaşlar sürekli kolluğun sert müdahalelerine maruz bırakılıp acımasızca yerlerde sürüklenebilir mi? 50 bini aşkın vatandaşımızı kaybettiğimiz bir deprem sonrasında iktidar yıllar boyu almadığı deprem önlemlerinin hesabını vermekten kaçınabilir mi? Kartalkaya'da 78 vatandaş yangında ölmüşken ya da maden facialarında yüzlerce can kaybedilmişken bakanlıklar sorumlu bürokratların yargılanmalarına engel olabilir mi? Örnekleri çoğaltmak mümkün, bunların hepsi inşa edilen rejimin vatandaşın temel hak ve özgürlüklerine ve ihtiyaçlarına kayıtsızlığının yani vicdansızlığının göstergesidir. Otoriter rejimlerde insanın değeri olmadığından insanları kötü ve insanlık dışı muameleye tabi tutmak bir suç olarak görülmez; suç, rejime karşı gelmek, demokratik yollardan iktidarı ele geçirmeye çalışmaktır.
Yeri gelmişken, İBB iddianamesinde örgüt lideri olduğu iddia edilen Ekrem İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanı adayı olmak için CHP'yi ele geçirmek amacıyla desteklediği Özgür Özel'in Genel Başkan seçilmesini sağladığının ileri sürüldüğünü hatırlatmak isterim. Bu ifade, kurulan otoriter rejimde demokratik yollardan iktidarı değiştirmeye çalışmanın suç olarak görüldüğünün en somut göstergelerindendir. Demokrasilerde parti içi mücadele rakip partileri ilgilendirmez. Ayrıca, iktidarı sandıkta değiştirmek istemenin suç olarak görülmesi akla ziyandır. Tüm bunlar, Türkiye'nin demokrasisizleştirilmesinde yargının oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Yaşananlar ortada dururken siyasi iktidarın olayların dışında olduğunu ve yargının bağımsızlığına dair sözlerine de inanan tek bir kişi bile bulmak mümkün değildir.
"Ülke yargı ülkesi." diyenlerin kurduğu bürokratik yargısal vesayet dünün FETÖ'lü günlerini hatırlatmaktadır. İktidarınızın dün her şeyi FETÖ'ye havale edip günün sonunda da "Aldatıldık, Allah affetsin." diyerek işin içinden sıyrılma yolunu seçtiği hâlâ akıllarda. Unutulmasın ki millet artık yalandan ve aldatandan da aldatılandan daha bıktı; hepsinden kurtulmak istiyor. Kurtulmak için de kendisine bir yol bulmuş ve Yeni Partiyi bizatihi kendisi kurmuştur. Demokrasiyi rafa kaldırma, muhalefeti dizayn ederek etkisizleştirme ve serbest seçimleri yok etme merakında olanlar bilsin ki iki şeyin önünde durulmaz; birincisi, akan selin önünde durulmaz; ikincisi, milletin önünde durulmaz. Hele hele millet sel olmuş akıyorsa hiç önünde durulmaz. Kuruluş aşamasında Yeni Parti'mize yönelik sahiplenmeyi taraflı, tarafsız herkes gördü, görüyor; millet âdeta sel olmuş Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel'in liderliğinde, Yeni Parti'yle birlikte akıyor. Kim ne yaparsa yapsın, kim hangi kumpası kurarsa kursun sel olup akan milletin önünde kimse duramaz, duramayacaktır.
Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Yeni Parti sıralarından alkışlar)